Yani şu savaş denen şey cidden muhteşem bir icat. Tüm memleket meselelerini bir kalemde çözdü, tüm anlaşamayanları bir konuda anlaştırdı.

Düne kadar her an deprem olabilirdi, yarın, hatta bu gece deprem olacaktı, adeta evlerimizde uyumamalı, hemen hasar ve depreme dayanıklılık tetkikleri yaptırmalı, deprem çantası hazırlamalıydık. Gözümüz, kentlerimizde AVM’ye dönüştürülmüş afet toplanma alanlarına, deprem olduğunda toplanacak yer kalmamasına çevrilmişti. Bu nasıl olurdu, canımızın hiç mi değeri yoktu?!

Ama şimdi yarın deprem bile olsa önemli değil, artık umurumuzda değil, çünkü sağ olsun savaş var. Savaş sayesinde biz evlerimizin depreme dayanıklılığını kontrol ettirme, deprem çantası falan hazırlama zahmetinden kurtulduk, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de şehrin olmayan altyapısını afet durumuna hazırlıklı hale getirme ve toplanma alanları var etme sorumluluğundan. Artık televizyonlarda sismolog, deprem bilimci dinlemek, tedirgin olmak, güvensiz hissetmek zorunda değiliz; çünkü güvenlik ve dış politika, güvenlik ve terör, terör ve dış politika uzmanları, emekli bilmem kimler oradaki koltuklarına geri oturdu ve nasıl mağrur bir şekilde başarıdan başarıya koştuğumuzu bildiriyorlar. Yerküre karşısında güçsüz değil, haritalar önünde muzafferiz!

Düne kadar Emine Bulut’un katili Fedai Varan en ağır cezayı almalıydı, Ceren Damar’ın katili nasıl olur da sırf indirim almak için ortaya “ilişkimiz vardı” gibi bir iftira atardı, kocasının bıçakladığı bir kadına hangi hâkim “seni öldürmek istediyse bıçak neden derine inmedi” diye sorabilmişti. Hele Nadira Kadirova’nın ölümü tam bir skandaldı, cinsel tacizden 15 Temmuz’la ilgili bir şey bildiği için öldürüldüğüne dair çokça iddia ortada dolanırken savcı bunlar yerine arkadaşının onu “fahişelik yapmaya” götürüp götürmediğine nasıl odaklanırdı. Her neyse, bir dur demek lazımdı, çok fazla kadın öldürülüyordu artık. Bu şiddet deryasının ve buna yükselen tepki furyasının içinde kadınların haklarına, nafakaya, 6284 sayılı yasaya, İstanbul Sözleşmesi’ne dil uzatmak da biraz zora girmişti.

Ama şimdi kapasite yetersizliğine rağmen, karakola başvuran kadınların sıklıkla “sığınakta yer yok” cevabı almasına rağmen 2019 yılı boyunca neden tek bir kadın sığınağı bile yapılmadığını, neden bunun yerine ülkenin olmayan kaynaklarının silahlanmaya aktığını pek az kişi sorabilecek. Her gün öldürülen kadınları duymamaya, şiddete uğrayanları öyle gereğinden fazla haberleştirmemeye huzurla dönebileceğiz. Zaten epeydir öldürülmelerine rağmen birden girivermişlerdi gündemimize. Şimdi boş yere yok önleyici mekanizma, kreş, sığınak, 6284’ün etkin uygulanması, kadın danışma/dayanışma merkezlerinin açılması gibi tartışmalara, zahmetlere girecektik ki savaş, sağ olsun, hızır gibi yetişti. Düşünmeye gerek kalmadı.

Düne kadar yeterdi artık şu zamlar, en son köprüler ve otoyollar da yüzde 20 zamlanmıştı, hızlı tren fiyatları da. Ekonomik kriz, hayatın bu kadar pahalanması, pazarda gördüğümüz fiyatlar tahammül edilemez hale gelmişti ülkeyi yönetenlerin şaşaası ve zenginliği karşısında. Yeterdi artık, bu kadar da çalınıp çırpılmazdı, bu kadar da yolsuzluk ve israf olmazdı, sonu gelmeliydi bunun.

Ama şimdi “ortak düşman”ın karşısında birlik olduk ve bir baktık ki domates, soğan, patates değil birlikmiş esas karın doyuran, taşıtların deposunu dolduran, akbil olup basılabilen, aile geçindirebilen. Somalı maden işçilerine de biri bunu hatırlatsa rahatlarlar, huşu içinde evlerine dönerler belki. Zafer hayalleriyle süslenen bu “milli birlik” öyle bir şeymiş ki, kendi içinden bazılarını (sesi en yüksek çıkan adamları) kolayca zengin ettiğini, onların sözünü hakikat kabul eden diğerlerini ise aslında yoksullaştırdığını, aslında perişan ettiğini, geleceksiz bıraktığını bile görünmez kılarmış. Savaşla kur yine yükseldi, yarın biraz daha yoksul uyanacağız, birazımız daha işsiz kalacak ama olsun, sonuçta seferberlik böyle bir şey, dertlenmeyelim dedirtirmiş. Başkasının toprağından hiç gelmemiş bir saldırıya karşı kendimizi korumak için fakirleşmeye (daha doğrusu kendimiz fakirleşip SİHA üreticilerini zenginleştirmeye) değer nasılsa.

Daha düne kadar Kazdağları asla Alamos’a bırakılmamalıydı, çünkü siyanürdü bu, zehirdi, suyumuza karışacaktı, doğamız yaban ellere peşkeş çekilecekti, ardından Salda gelecekti, Hasankeyf’in hali belliydi zaten, yeşil diye bir şey kalmamıştı, iklim elden gidiyordu, alacak nefes kalmamıştı.

Ama savaş sayesinde bu sorun da çözüldü! Alamos Gold’un ruhsat yenilemesinin hemen arifesinde yapılacak Su ve Vicdan Mitingi, “milli hassasiyetler gözetilerek” iptal edildi. Tabii Alamos’un gözetecek “milli hassasiyetleri” olmadığı için, aynı savaş onların siyanür havuzu inşaatını durdurmuyor. Onlara ve onlar gibilere parsel parsel bu toprakları satanları, ihaleleri, anlaşmaları, Hasankeyf’i köy köy yutan suyu da durdurmuyor. Ama şimdi konumuz bu değil. Biz yarın bir gün bu konuya dönebildiğimizde dağ, ova, vs. kalmamış olursa, belki o zaman da başka bir savaş çıkar boşuna üzülmek, hatırlamak zorunda kalmayız.

Yani şu savaş denen şey cidden muhteşem bir icat. Tüm memleket meselelerini bir kalemde çözdü, tüm anlaşamayanları bir konuda anlaştırdı. Bunca kadın cinayeti, cinsel istismar, ekonomik kriz, iktidar mücadelesi, yoksulluk, deprem korkusu, kutuplaşma içinde ne kadar çok birbirimizi (o esas düşmanlar var ya adları lazım değil, onlardan biri değilsek tabii) ve ülkemizi sevdiğimizden başka konuşacak konu bırakmadı bize. Hafifledik topyekûn. Öyle hafifiz ki ayağımıza taş değmiyor.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.