Anneme, annelere, tüm demans ve Alzheimer hastalarına, hasta yakınlarına, tutuklu hastalara ve Aysel Tuğluk’a ithafen

2013 yılında ufak unutkanlıkları başlamıştı, doktora gitmek isteyen, “Alzheimer mı oldum ben?” diyen annem olmuştu. Değildi, hepimiz çok rahatladık, depresyon dediler. Yaklaşık bir sene sonra bu kez yeniden gittiğimizde beyinde küçülme görüldü, teşhis kondu. 52 yaşındaydı ve çok gençti. Annem müthiş üzüldü, kalbi ve tüm güveni kırıldı. Tüm hayatı boyunca bu hastalıktan korkmuştu, neyle karşı karşıya olduğunu biliyordu. 

2021’in son günlerinde Aysel Tuğluk’un demans olduğunu öğrendim. Tepkilerim haberi duyan başkalarından belki biraz farklı olmuştur, benim gibi yakını demans ya da Alzheimer olanların yaşayabileceği türden bir üzüntü, isyan, koca bir ah, bitmeyen yasın katmerlenmesi, onu ve yakınlarını bekleyenler… Yalnızca bir hasta mahpus, düşünceleri nedeniyle tehlike olarak görülüp haksızca içeride ömrünü geçirmek zorunda bırakılan biri olduğu için değil bu yazı; Aysel Tuğluk, bildiğimiz anlamıyla artık olmadığı için. Annemin üzüntüsü ve yası Aysel Tuğluk’un üzüntüsü ve yasıyla kardeş olduğu için. Bu yüzden ilk kez annemden bahsetmeye çalışacağım. Kelimeler yedi yıldır boğazımda düğüm düğüm ama aynı yaşta, farklı tür kötülüklere maruz kalan biri annem biri Aysel Tuğluk olan bu iki kadın kaderin cilvesi hemhal oldukları için, bizi saran tüm düğümler çözülsün diye yazmak istedim.

***

Annemden bahsederken bazen hangi kipi kullanacağımı bilemiyorum. Geçmiş zaman kullanınca annem ölmüş gibi tınlıyor, şimdiki zamanı kullansam artık annemi anlatmıyor. Yapardı, ederdi demeliyim belki ama denk gelmiyor annemin ve bizim yaşadığımız zaman kipine. Annem sağ ama yaşamıyor. Aynı insan olarak yaşamıyor. Kimse aynı insan olarak yaşamadığını söyleyebilir burada belki. Ama annemde anneme dair ne varsa artık yok. Bir tek nefis gözleri, sevinci ve şimdilerde çok şiddetli ifade bulan hırçınlığı ve öfkesi var, güzel şefkatli dudakları, hep yakındığı cılız kaşları ve lepiska saçları var, artık yabancılaştığı vücudu, elleri, bacakları ve ayakları var. Sözcükleri yok, cümleleri yok, bakışları ve ifadesi değişik. Bu yüzden burada bazen geçmiş zaman kullanırsam bu artık annem yaşamadığı için değil, artık olmadığı için. Delirmemi engellediği için, bazen geçmiş zaman.

Önce bazı bilgiler: Nörodejeneratif hastalıklar grubunun yaklaşık %60-70 kadarını oluşturan Alzheimer ve demans hastalıkları, çok basitçe, beynimizin işlevlerini yerine getirebilmesini sağlayan sinir ağının bozulması ve kopması neticesinde beynin küçülerek işlevini yavaş yavaş yitirmesi ve aynı yavaşlıkta zihinsel, bilişsel, fiziksel her türlü özelliğimizin ölmesi demek. 

Müzeyyen’in sebepsiz kederinin hikayesi

Annem hayatı boyunca en çok Alzheimer olmaktan korkmuştu. 90’ların şimdiye kıyasla canlı gazete ve dergi ortamında ne zaman Alzheimer hakkında bir haber ya da yazı yayınlansa, yazıyı içer gibi okumayı bitirir, hemen yanında kim varsa ona dönüp üzüntü ve korku dolu gözlerle ne kadar korkunç bir hastalık olduğunu anlatırdı. Öyle ki bir süre sonra gazete kupürlerini de biriktirmeye başladı. Ailemizde kimse daha önce bu hastalıktan mustarip değildi, kimse bugünkü kadar bu hastalıktan haberdar da değildi. Korku ruhu kemirir. Sürekli geriye dönüp, o acı kötü tohumun annemin içine ilk düştüğü zamanı arar oldum. Annemi demansa sürükleyen yolun hafızası nasıl ve neden örüldü? 

Kaderin bir cilvesi mi, annemin hayatı boyunca en çok sevdiği şarkı bir Sabahattin Ali şiirinin Nükhet Duru’nun buğulu sesinden söylenen şarkısı “Melankoli” idi. Albümün çıktığı 1978’de 16 yaşındaki annemi “beni en güzel günümde/ sebepsiz bir keder alır/ bütün ömrümün beynimde/ acı bir tortusu kalır” dizelerine yakınlık duymasını sağlayan “beynindeki acı tortu” neydi?

Acaba, hayatındaki iki olumlu şeyden biri, TİP’e Alifuatpaşa’da tek oy veren kişi olduğu için lakabı Komünist Fuat’a çıkan dedemin, Bulgaristan’da bıraktığı sevgilisinin adını, doğan ilk kızına vermesi miydi neden? Annem dedemin unutmak istemediği sevgilisinin adı Müzeyyen’le sarmalanırken annemin ismini pek sevmemesinin nedeni bu muydu? Ya da daha 4-5 yaşından itibaren kasabanın ahlakçı, son derece dedikoducu tozlu sarı sokaklarında çocuk annemin kulağına çalınan dedemin “çapkınlık” hikayeleri mi, eve uğramayı bırakması mı, anneannemi o zaman henüz iki çocuğuyla beş parasız bırakması mıydı neden? Yoksa peşinden İstanbul’a sürüklediği ve artık teyzemin de aralarına katıldığı beş kişilik ailesini Tarlabaşı’nda bir evde sevgilisiyle birlikte yaşamaya zorlaması mı? Şimdi düşününce çok garip geliyor. Annem gülmekten, ağlamaya ve sonra öfkeye geçen bir duygu nöbetinde dayımla birlikte dedemi sevgilisiyle kaldığı odada dikizlediklerini anlatırdı. Annem 8, dayım 11 yaşında ve sene 1970. Tarlabaşı’nın maceralı sokaklarında koşuşturan çocuk annemin, üst kat komşuları Yeşilçam’ın kötü adamı Coşkun Göğen’den deli gibi korkarken son derece kibar biri olduğunu fark etmeleri ve mahallede dedemin beş para etmez bir insan olduğunu anlayarak anneannemle dayanışan Roman kadınlara annemin hayatı boyunca sürdürdüğü sevgisi bu dönemle ilgili bize sürekli anlattığı hikayelerdi. 

Sonra annemin amcası Süpermen gibi gelip aileyi dedemin yanından Küplüce’ye taşıyor. Küplüce’yi sarı Alifuatpaşa izliyor, yeniden. Annem babasına kırgınlığı dışında bir teyzesi ve bir amcası hariç tüm akrabalarına da kırgındı. Ne anneannemin ve ne dedemin aileleri yoksulluk ve yalnızlıkla kıvranan genç Bahriye’ye (anneanneme) hiç ama hiç yardım etmiyorlar. Annem akrabalarının onları dışladığını, anneannemin kendi babasından yardım istediğinde “Çocukları bırakırsan eve geri dönebilirsin” cevabıyla çaresiz düştüğünü anlatır dururdu. Ailenin ya da akrabalığın çoğunlukla ne kadar içi boş, acımasız ve sevgisiz, abartılı bir birliktelik olduğunu en iyi annemin ailesi ve yakın akrabaları anlatabilir sanırım. Düşene bir tekme de biz vuralımlar, dolandırıcılıklar, arka dönmeler. Annem hep söyleyecek sözlerle doluydu, dayılarına, yengelerine, teyzelerine, kuzenlerine. Acaba boğum boğum boğdu mu içindeki sözcükler onu? 

Ergenliğinde o zaman sapsarı olan saçları ve güzeller güzeli mavi gözleriyle endam ederken ve kendi endamından utanırken, iğrenç Alifuatpaşa’nın yalabık esnafının tacizleri mi, memesini sıkan bakkal mı, yoksa o pis yapışkan bakışları gören dayımın anneme hayatı zindan etmesi mi neden. Erkeklerle çevrili, düzeni ve kuralları onların koyduğu, dayanışmanın ve yardımlaşmanın olmadığı bir dünyada annem o küçük kasabadan nasıl kurtulabilirdi? 

Okula gitmek için çıktı o kasabadan. Annem, zincirlerinden kurtulduğu, benliğini ve ilgilerini keşfettiği, kadın arkadaşlığının ve dayanışmasının tadına vardığı, idealleriyle içinde bulunduğu yaşamın çelişkilerini iyiden iyiye hissederken, o açmazlara karşı savaşmak için güç topladığı ve her zaman çok sevgiyle bahsettiği Bursa İlk Öğretmen Lisesi’ne yazılıyor. Ufku genişliyor, müthiş bir edebiyat öğretmeni var: şair İhsan Üren. Dans ediyor, bol bol şiir okuyor, dönemin siyasi angajmanlarından haberdar oluyor, bilinçleniyor, dedemin kitaplığından gayrı başka kitapların tadına varıyor (dedemin kitap sevgisi ikinci ve son iyi özelliği idi). Fakat sene 1979 ve mezun oluyor. 

O zamanlar yemyeşil olan Bursa’nın tarihi ve çok güzel Muradiye semtindeki bir üniversite kampüsünü andıran Bursa Öğretmen Lisesi’nden Alifuatpaşa’ya, Sakarya Nehri’nin sarı yeşil suyuna, toprak yollara, karayoluyla ikiye bölünmüş boğucu kasabaya dönmek işkence gibi. Dayım anneme hayatı zindan ediyor. Pantolon giyse vücut hatları belli olduğu için, elbise giyse Cannes’daki artistlere benzediği için eve tıkılı kalıyor ama o çalışmak ve öğretmenlik yapmak istiyor. Dedemin tüm maddi ve manevi eziyetleriyle anneannem daha 40 yaşında kalp hastası oluyor. Abisiyle kavga eder etmesine ama ya annesi kalp krizi geçirirse peki ya elinden kayıp giden hayatı? Derken babamla evlenme ihtimali belirince babamın anneme baktıkça eriyen benliği ve güzel gülümsemesi annemin de aklını çeliyor. Bu korkunç aile sarmalından başka bir aile sarmalına geçerek kurtuluyor. Ya da henüz çok iyi bilmediği ama savaşması daha kolay gibi görünen zincirlere atıyor kendini. Bu arada anneannem Bahriye’nin kalbi daha fazla dayanmıyor ve 49 yaşında önce o, sonra da şaibeli bir trafik kazasında dayım daha 28 yaşındayken hayatını kaybediyor.

Annemle babamı hiç değilse çocukluğumun bir kısmına dek çok mutlu hatırlıyorum. Yine de annem sürekli babamla didişirdi. Sonunda çalışmaya başlayabilmesi 1992 yılında babamın iflas ettiği o kış bitiminde mecburiyetten olabiliyor. Fakat öncesinde babamın “İzin vermem, hayır çalışamazsın”lı cümlelerinin, annemin “Karışma bana. Bana karışmaya hakkın yok”lu cümleleriyle çarpıştığı nice sahne hâlâ aklımda taptaze. Üstelik “izin vermem”in anlamının ne olduğunu çok sonra anladığımda özellikle, müthiş üzülmüş, devlet eliyle patriyarkanın nasıl beslendiği, erkeklerin nasıl güçlü kılındıkları kafama dank etmişti. Medeni Kanun’un kadının çalışmasını, kocasının iznine bağlayan maddesinin 1990 yılında iptal edildiği tarihe kadar olan zamanın, hatırlayabildiğim kısmından bahsediyorum. Yani tüm bu hikâyede bir neden varsa annemin beynini tüketen, devletin de pay sahibi olmaması mümkün mü?

Annem 2014 yılında emekli olana dek önce anaokulu öğretmeni olarak sonra da ev öğretmeni ve dadı olarak çalıştı. Sabahları hepimizden önce kalkıyor, kardeşimle bana sandviç hazırlıyor, işe gidiyor, işten dönüyor, yemek yapıyor, mutfağı topluyor, çay yapıyor, ütü yapıyor, ortalığı topluyor, çamaşır yıkıyor, çamaşırları katlıyor, bizimle ilgileniyor, biraz televizyon izliyor, hep televizyon karşısında uykuya dalıyor ve gece yarısını biraz geçe yatağına giriyordu. Çalıştığı 20 sene hep aynı rutinde geçti. Anneme hep yardım etmeye çalışıyordum ama nihayetinde “o annem”di ve sanki tüm o yığınla görev “annem”indi. Teyzem arada çıldırıp bize çok kızardı, annenize yardım edin diye. Tam ne demek istediğini çok sonra anladım. Bir evin tüm bakımı nasıl olur da sadece annenin, kız çocukların, gelinlerin, kadınların görevi olabilir?

Çalışma hayatının son yıllarında iyice paniklemişti artık. Çok yorgundu. Sabah çok erken bir saatte 5’te kalkıyor, 6’da evden çıkıyor, akşam 8 gibi ancak eve varıyordu. Apartmandan evin kapısına kadar zor varan ayak sesleri bugün dahi aklımda. Emekli aylığını ilk aldığı gün hüngür hüngür ağlamıştı. Bunca sene çalışmasına karşılık devlet ona o kadarcık parayı reva gördü diye sonraki birkaç gün, içine kapanıp uyudu annem. 

Bundan bir sene sonra da anneme teşhis kondu. Annem yine de bir kurban değil. Buradaki hikâye kederinin hikayesi, demansının kısa bir biyografisi. Bir hayat ne de olsa yalnızca kederden ibaret değildir. Annem, kararlılığı, çalışkanlığı ve neşesiyle aştı o erkeklerle örülü dağları. Hayatı boyunca mücadele etti. Hep çok gururluydu, inatçıydı, neşeliydi, çok komikti ve kuvvetliydi. Ama bir kıskacın içinde yaşamına sahip çıkabilmek için tükendi durmadan. Ailenin, babanın, abinin, kocanın, yolların, evin, mutfağın, çamaşırın, çocukların tükettiği bir insan. 40 yaşında eski fotoğraflarına bakıp çok yaşlandım diye ağlıyordu. Annemin gördüğü, görüntüsünün değişmesi değil, hayallerinin sonuca varmasının yollarının bir bir tıkandığını düşünmesiydi. Hayatının elinden alındığını, o hapsin içinden onu kurtaracak kimsenin olmadığını düşünüyordu.

2013 yılında ufak unutkanlıkları başlamıştı, doktora gitmek isteyen, “Alzheimer mı oldum ben?” diyen annem olmuştu. Değildi, hepimiz çok rahatladık, depresyon dediler. Yaklaşık bir sene sonra bu kez yeniden gittiğimizde beyinde küçülme görüldü, teşhis kondu. 52 yaşındaydı ve çok gençti. Annem müthiş üzüldü, kalbi ve tüm güveni kırıldı. Tüm hayatı boyunca bu hastalıktan korkmuştu, neyle karşı karşıya olduğunu biliyordu. 

Yalnızca hastanın yakınları için değil ama hastanın kendisi için de çok eziyetli bir süreç bu. Her şeyin farkında olarak tüm zihninizi kaybedeceğinizi bildiğinizi, hastalığın en ileri evrelerinde bile bir anda eskisi gibi olmadığınızı fark ettiğiniz bir süreçten bahsediyorum. Bu da daha çok üzülmenize, üzülmek hastalığınızın daha ilerlemesine, hastalığın daha ilerlemesi, sizi siz yapan her şeyin tek tek solmasına neden oluyor. Annem 2015 yılının ilk aylarından bugüne solmaya devam ediyor ve biz her gün yasını tutuyoruz. Geride kalan ise neyse ki sevgisi, sevgiyi hissedebilmesi, sevdiği müzikleri duyduğundaki coşkusu. 

Aysel Tuğluk

Annemin yaşayamadığı hayatları düşünüp isyan etmesi ve o hayallerin bazılarını gerçekleştirmesi bize kaldı. Anneme borcum var. Sadece bu yüzden bile Aysel Tuğluk’a borcum var. Çünkü adaletin ve eşitliğin ne olduğunu annemden öğrendim. 90’lar boyunca yaşanan kayıplara, faili meçhullere, Madımak’a, Metin Göktepe’ye, Uğur Mumcu’ya, Onat Kutlar’a, Susurluk’a, YÖK’ün yıl dönümlerinde oradan oraya savrulan öğrencilere, Hayata Dönüş Operasyonu’yla yaşamını yitirenlere, emekçilere, kadın cinayetlerine, Hrant Dink’e, Gezi’de hayatını kaybedenlere dek annem hep, hepimiz gibi çok üzüldü, memleketi bu hâle getirenlere tü’leyip durdu ama nihayetinde o memleketin hâli de beynini sıkıştırdı durdu. Trajik, ama işte, kelime haznesinin ufala ufala bir avuç kalan sözcükleriyle söyleyebildiği cümlelerden biri hâlâ “Bi’ gitmedi bunlar.”

Türkiye Alzheimer Derneği’nin açıklamalarına göre Alzheimer, kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görülüyor. Toplam hasta sayısının 2/3’ü kadın. Çok sebepli çok değişkenli bir hastalıktan bahsediyoruz ama yine de etrafımdaki hikayeleri toplayınca şuna varıyorum ister istemez: Bu, toplumsal bir çürümenin, hafızanın unutmak isteyecek kadar karanlıkla dolmasının, kadınlar üzerindeki müthiş baskının, şiddetin ve büyük bir travmanın göstergesi değilse nedir?

Bir fotoğrafı var Aysel Tuğluk’un, hapiste, yanında Figen Yüksekdağ ve Sebahat Tuncel, gülümsüyor, saçları beyazlamış, kameraya bakıyor içi boşalmış bakışlarıyla. O bakışları iyi tanıyorum annemden. Artık bildiğimiz Aysel yok ve geri gelmeyecek. Çünkü demansın henüz bir tedavisi yok. Hapisteki tutsak artık Aysel Tuğluk değil, bedeni, sevgisi, karakterinin en uç özellikleri belki kırıntı halinde kalmış biri ama karakterini oluşturan bilinci çoktan hapishane duvarlarının arasından süzülüp gitti. Annem, ailesinin ve evinin hapishanesinde yaşamına sahip çıkmak için mücadele verdi, Aysel Tuğluk halkıyla birlikte kendini evde hissedebilmek için, barış için ve eşit yurttaşlık hakkı için mücadele verdi. Şimdi sıra bizde. Kendi hapishanelerimizin parmaklıklarına vurup isyan çıkarma vakti. Kendi varlığının dünya üzerinde bıraktığı eşsiz izi artık hatırlamıyor olsa da Aysel’in hatırasını, bilincini, hafızasını ve adını aklında mıh gibi tutan koca bir halkların kardeşliği var. Yaşasın!

***

Yine de karanlık kapıp almasın sözümüzü, ne derdimiz varsa Hızır, Kaf Dağı’nın ardına bıraksın. Son söz de Nina Simone’un olsun:

Ama neyim kaldı ki benim?
Neye sahip olduğumu anlatayım sana
Kimsenin benden söküp alamayacağı şeyi
[…]
Hayat var, hayatım var!

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

16 − 5 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.