Yaşadıkları kulübenin yakılarak annesinin ölümüne yol açması ile Mizu, intikam alma sözü verir. Bir demircinin yanında yaşamaya başlar.

*Uyarayım, spoiler’dan spoiler’a acımadan atlayan bir yazıdır.

2023’ün sonunda yayınlanan Blue Eye Samurai (Mavi Gözlü Samuray)’la ilgili epey yoruma, övgüye denk gelmiş olabilirsiniz. Hem hatırı sayılır bir izlenmeye ulaşan hem de çoğunlukla olumlu eleştirilen animasyonun senarist ve yönetmeni, oyuncuları (seslendirenler) ve fikrin çıkış noktası ile ilgili birçok yerde çokça yazıldı çizildi 1. Dövüş, samuray, aksiyon kelimeleri yan yana gelince gözü dönen biri olarak ben de hem sahnelerin detaylarını, renk paletini; karakterleri ve çizimlerini hem de muhteşem kent ve doğa manzaralarını, hikayesi ve kurgulanış biçimiyle birlikte çok beğendim. Dizi hem intikam hikayesi hem de çeşitli sahnelerin bıraktığı tat ile Kill Bill’e benzetilse de benim baştan sona aklıma gelen, Ghost of Tsushima oyunu oldu. Sahnelerin ve manzaraların güzelliği, tarihsel bağlantısı, Japon gelenekleri ve samuray efsanelerini yansıtması ile benzer bir tat bıraktı bende de bu animasyon (anime olmadığını senaristi ve yönetmeni de belirtiyor).

Ghost of Tsushima’dan oyun içi bir sahne

Hikaye kısaca “yarı beyaz yarı Japon melez” bir kadın, iyi bir kılıç kullanıcısı ve dövüşçü olan Mizu’nun çocukluktan beri içinde taşıdığı intikam arzusunu ve bu yolculuğa çıkışını anlatıyor. “Erkek gibi” giyinerek kadın olduğunu ve taktığı gözlükle de mavi gözlerini, yani melezliğini gizleyen Mizu, 17. yüzyılda, ülkenin dışarıya kapatıldığı Edo döneminde, ülkede varlığını koruyabilen Avrupalı birkaç beyaz adamdan (şimdilik böyle biliyoruz) birinin kızı olduğunu öğrenir. Çocukluğundan beri annesi ile birlikte saklanmak zorunda kalan Mizu, Japonlar tarafından dışlanmış, hor görülmüş, şiddete uğramış bir çocuktur. Mizu, Japonlara göre canavar, hortlak, şeytandır. Annesinin kararı ile “erkek çocuğu” gibi yetişmiş, erkek çocuğu gibi davranarak büyümüştür. Bu yaşamının suçlusu da annesine saldırarak Mizu’nun bir canavar olarak dünyaya gelmesine sebep olan babasıdır. Yaşadıkları kulübenin yakılarak annesinin ölümüne yol açması ile Mizu, intikam alma sözü verir. Bir demircinin yanında yaşamaya başlayarak orada hem samuray gibi (her ne kadar dizi boyunca diğer karakterler Mizu’ya ‘samuray’ dese ve dizinin adı böyle konmuş olsa da Mizu kendisine ‘samuray’ demediği gibi diyenlere de karşı çıkar) kılıç kullanmayı, dövüşmeyi hem de kılıç yapmayı öğrenir. Artık hazır olduğunu düşündüğünde de intikam yolculuğuna çıkar.

Dizi boyunca Mizu’nun yanında ve karşısında gördüğümüz pek çok karakter var. Mizu’nun peşini asla bırakmayan, kendisi de toplum tarafından dışlanan, önemsiz görülen aşçı Ringo, samurayların okul gibi eğitim aldıkları bir dojo’nun şampiyonu olan Taigen, babasının zorla evlendirme çabalarına karşı çıkan prenses Akemi, Mizu’nun düşmanlarından İngiliz Fowler, genelev sahibesi Madam Kaji ve daha birçoğu.

Dizideki kadınların hikayeleri de birbirinden ilginç ve farklı şekillerde ilerliyor. Mizu’nun hikayesi dışında prenses Akemi, Japon geleneklerine ve kültürüne uygun şekilde yetiştirilen, bu gelenekler doğrultusunda toplumun beklentisini karşılaması için sürekli zorlanan soylu bir kadın. Dizi boyunca pek çok yerde genelevler, seks işçileri (dizide fahişeler olarak geçiyor tabii) ve onların güçlü hikayeleri ile karşılaşıyoruz.

Dizinin kendisi, kurgulanış biçimi, karakterlerle ilgili olumlu olumsuz eleştirileri bir kenara bırakıp iki şeye odaklanmak istiyorum ben.

Ronin mi diyeyim yoksa sen mi gerçek ismini açıklamak istersin kırılgan erko?

Birincisi; hikaye anlatımını, kurgulanış biçimini çok sevdiğim “The Tale of the Ronin and the Bride” (Ronin ve Eşinin Öyküsü) bölümündeki kırılgan erkoluk.

Bu bölümde hem Mizu’nun güncel hayatı hem geçmişi anlatılırken arkada da Japon kukla tiyatrosu (bunraku) biçiminde bir ronin’in hikayesi akıyor. Mizu “Bin Pençe” adlı bir örgütle savaşırken biz de ara ara onun geçmişine gidip Mizu’nun bir noktada evlenmiş olduğunu öğreniyoruz.

Geçmişte Mizu, annesinin ölmediğini tesadüfen öğrendikten sonra ikisi tekrar birlikte yaşamaya başlar. Bu süreçte annesinin duygusal baskısı sonucu bir adamla evlenmeye razı olur. Bu adam eski bir ronin’dir (efendisi olmayan samuraylara deniliyor) ve yaptığı bir hata yüzünden lordu tarafından kovulmuştur. Artık yaşlanmaya başladığı için evi çekip çevirecek güçlü bir kadına ihtiyacı vardır. Kendisi de ötekileştirilmiş, dışlanmış bir kişi olduğundan Mizu’nun mavi gözlü canavar suratı, onun için kabul edilemez bir durum olmayacaktır. Zaman içerisinde birbirini tanıdıkça seven, sevişen, anlaşan bir çifte dönüşürlerken bir gün bu aşk roninin “ihanetiyle” biter. Ronin Mizu’yu askerlere ihbar edince (Mizu’nun annesi mi yoksa ronin mi ihbar ediyor tam bir sonuca bağlanmasa da gidişata göre muhtemelen muhbir ronin) ev askerler tarafından basılır. Adamın Mizu’yu ihbar etmesinin sebebini söylüyorum, sıkı durun: Mizu’nun ondan daha iyi kılıç kullanması. Evet. Yani roninin kırılgan erkoluğu. Mizu ondan daha iyi kılıç kullandığı için “Sen gerçekten canavarsın” diyor ve sonraki sahnelerde askerlerin evi bastığını, adamın uzaktan bu sahneye bakarak arkasını dönüp gittiğini görüyoruz.

Biraz başa alayım. Mizu ve annesi adamın evine ilk geldiğinde adam onun yüzüne bakmıyor, konuşmuyor, önemsemiyor. Mizu’dan beklenen, bir kadının yapması gerektiği gibi yemek yapması, çamaşır yıkaması, ev işlerini halletmesi, ahırla ilgilenmesi. Mizu ev işlerinde başarılı değil ama adam bunlar karşısında iyi ya da kötü pek tepki vermiyor. Bir gün adam atlarla ilgilenirken Mizu da atın yanına geliyor ve o zaman ikisi iletişim kurmaya başlıyor. Adam lordu için iyi atlardan oluşan bir sürü yetiştirerek onu tekrar samuray yapmasına izin vermesi için uğraşsa da son bir atı evcilleştirmekte zorlandığını anlatıyor. Zaman içerisinde ikili daha da yakınlaşıyor. Mizu yine kötü yemek yapıyor ancak adam bunu sevecenlikle karşılıyor, gülüyor. Birlikte at sürüyorlar, zaman geçiriyorlar. Atlarla ilgileniyorlar ve hatta Mizu, yabani olan atı evcilleştirebiliyor da. Sonunda birbirini seven iki kişiye dönüştüklerini görüyoruz, daha doğrusu düşünüyoruz.

Mizu kendi hikayesini anlattıktan sonra adam Mizu’nun saklanmamasını, gerçek kimliğini görmek istediğini söylüyor. Mizu’nun nasıl kılıç kullandığını görmek için antrenman yapmaya hazırlanırlarken adam kendinden oldukça emin. Ancak dövüş sırasında Mizu’nun çok iyi kılıç kullanması, adamı alt etmeye başlaması ve sonunda da onu yere serip üstüne çıkması, yani adamdan çok daha iyi olması adamı fena hâlde şaşırtıp korkutuyor. Sonrası askerler, dövüş, kılıç, kan, Mizu’nun kalp kırıklığı.

Mizu, kadınlık görevlerini yerine getiremeyen bir kadın olsa da adam bunu sorun etmiyor. Çünkü bir kadının bir şeyleri iyi yapmasındansa kötü yapması normal olan. Ev işlerini iyi yapıyor olması da bir başarı değil, görevi. Aynı şekilde atı evcilleştirmesi de atla erkeğin/erkekliğin ilişkilendirilmesini düşündüğümüzde bir kadından beklenebilecek bir şey. Erkeği evcilleştirmek, erkeğin (veya çocuğun) bakımını yapabilmek, yetiştirebilmek kadınlıkla uyumlulaştırılabilen bir nitelik. Ancak erkeklerin kendi çizdikleri alanlara kadınların girip girmekle de kalmayıp onlardan daha iyi olması ile alarm zilleri çalmaya başlıyor. Mizu “normal” bir kadın gibi eviyle ilgilenen, kocasını bekleyen biri olmak yerine bir şekilde kılıç kullanmayı öğrenmiş, hem de gayet iyi öğrenmiş. Roninin bir kadın tarafından alt edilmesi de minnoş kırılgan erkoluğuna zeval getiriyor tabii.

“Nikah kıymak kadar hızlı”

İkinci olarak bahsetmek istediğim şey ise dizi boyunca kadınların evlilik-fahişelik ikiliği arasında geçen, başka bir alternatifi olmadığı ısrarla söylenen ve erkeklerin çizdiği “kaderi”. Kadın ya evlenir iyi bir kadın olur ya da geneleve düşer, fahişe olur, kötü kadın olur. Akemi, onun için seçilen adamla evlenmek istemediğini belirttiğinde babası direkt söylüyor bunu:

Seni evlendirmezsem geneleve düşeceksin. Karısı mı olmayı fahişesi mi olmayı tercih edersin?

Dizi boyunca birçok erkek kadınlara ya evlenirsin ya fahişe olursun diyor. Mizu hikayesi itibarıyla bu ikiliğin, bu çatışmanın çok da içinde yer almazken Akemi evlenmeye zorlanan biri olarak tam da bu ikiliğin ortasında. Hatta Akemi’nin hikayesi, alternatif sunulmayan bir hayatta kendine alternatif bir hayat arayışının hikayesi. Ancak benim dikkatimi çeken esas şey, erkeklerin bu ikiliği hem tek seçenek hem bir tehdit olarak kullanmasından ziyade kadınların buna verdiği cevabın evlilikle fahişeliği aynı noktaya getirmesi. Akemi evlenmek istemediğini anlatırken, genelev sahibesi Madam Kaji Akemi ile konuşurken kullandıkları sözler, bir noktada ikisini yan yana getiriyor. Erkeklerin “ya evlilik ya fahişelik” dayatmasına karşı evlilikle fahişelik arasında ortaklık kuran yerlerden cevap veriyor kadınlar.

Akemi, bakıcısı Sake’yle konuşurken “Beni zengin bir adamın oğluna sattın. Bunun fahişe olmaktan ne farkı var?” diyor. Madam Kaji ise Akemi ile ilk karşılaştığında kızların geneleve göz açıp kapayıncaya kadar satılmasının “nikah kıymak kadar hızlı” olduğunu söylüyor. Başka bir bölümde ise Kaji Akemi’ye, genelevdeki diğer kızlarla birlikte onun düğünü için gelen erkeklerin cinsel zevk ve taleplerini yerine getirdiklerini, Akemi’nin ise yalnızca bir erkeğin cinsel taleplerine hizmet edeceğini belirtiyor.

Erkekler kadınlar için başka bir mümkünlüğün olmadığını, bu ikisinden birisini olmayı seçmeleri gerektiğine kendilerince karar verirken kadınlar bu iki konumun, yaşamın, bazı koşullarda çok da farklı olmadığını dile getiriyor sık sık. Diziyi izlerken bu durum, apayrı bir coğrafyada da olsa, “Zina ve Fuhuş Arasında Kalanlar: Fahişe Subaşıya Karşı” çalışmasını aklıma getirdi.² Bu çalışmada Osmanlı’da ve İslam hukukunda fahişeliğe verilen cezalar tartışılırken bunun, “zina çerçevesinde ve evlilik kurumunu dikkate alarak yapılandırılmış olduğunun bilindiği” ifade ediliyor. Zinanın koşulları, zinada evli olup olmamanın önemi, evlenirken verilen “mehr” çeşitleri ve bunlardan hemen verilen mehr’in cinsel ilişkinin meşruiyetini sağladığı anlatılıyor. ³ Öte yandan “fahişelik-evlilik” çerçevesindeki tartışmaları, fahişelikle evliliğin birbirinden farklı olmadığı yönündeki söylemleri radikal feministlerde (Kate Millett, Andrea Dworkin gibi) 4, Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde de görüyoruz. Tüm bunları birlikte düşünmek apayrı ve daha katmanlı bir tartışmanın konusu olsa da bence dizideki çarpıcı konulardan birisi. Belki de senaryo yazılırken benzer radikal feminist söylemlerden etkilenilmiştir.

Mizu’nun intikam arayışında çıktığı yolda karşısına çıkan kişilerle ilişkilenme biçimleri, intikam ateşine illa da bir erkeğin aşkını dahil etme klişesi, çeşitli erkeklikler derken üzerine söyleşebileceğim birçok konusu, sahnesi, söylemi olsa da dikkatimi çeken bu iki noktayı paylaşmak istedim. Diziyi tüm bunlarla, kahramanlarla birlikte düşününce Blue Eye Samurai, aslında birçok kadının birbirinden farklı ama birbiriyle kesişen ve toplumsal normların, baskının, dayatmaların birleştirdiği hikayeleri anlatan, bir anlamda belki de bir kadın(lar) serüveni.


[1] Pek çok yazı bulunmakta. Örneğin 1234.

[2] Fikret Yılmaz, “Zina ve Fuhuş Arasında Kalanlar: Fahişe, Subaşıya Karşı”, Toplumsal Tarih, 220, Nisan 2012, 22-31.

[3] Evlilik sırasında erkeğin kadına verdiği mal ve para. İki çeşidi var: Peşin olarak verilen (mehr-i muaccel) ve boşanma veya kocanın ölmesi durumunda kadına ödenecek olan (mehr-i müaccel). Aynı çalışmada şöyle geçiyor: “Peşin ve acil mehr’in içerdiği unsurlardan birisine göre, ‘erkek, kadının cinsel organını satın almakta ve mutlaka ödenmesi’ gerekmektedir. Mehr-i muaccel’in ödenmesinden sonra, koca kelimenin tam anlamıyla eşinin cinsel organına sahip olma hakkı kazanmaktadır (milk/mülk) ve bu mülkiyet sayesinde cinsel ilişki meşru olabilmektedir.” Yılmaz, s. 30.

[4] Tartışmaları hatırlatan femo arkadaşlarıma teşekkür, kıps.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.