Kamusal alanda görülmesi gereken kadın saçı, yemekte zinhar görülmemeliydi.

Etiğin filozofu olarak tanınan Emmanuel Levinas, felsefesini insanın kendisinden başka insanlarla olan ilişkilerinin doğası üzerine yoğunlaştırmış ve Batı felsefesinin hemen her zaman bir ontoloji olarak kendini gösterdiğini ortaya koyarak, bu anlamda başkasının dışlandığını iddia etmiştir. Felsefesini başkasına karşı bir açıklık olarak oluşturan Levinas, başkası karşısındaki sorumluluk ekseninde etiği ilk felsefe olarak konumlandırır. Gerçekten insanca olan bir yaşamın, ancak yaşamın başkasına uyanmasıyla olanaklı olabileceğini dile getirir.

Bu açıdan Levinas’ın eleştirel duruşu, Batı felsefesinin totaliter düşünce tarzına karşıdır. Ona göre Batı felsefesi, şimdiye kadar farklılıkları ve çoklukları hep aynılığa ve birliğe indirgemeye çalışmış ve bir bütünlük (totality) oluşturma motivasyonuyla düşünmüştür. Aynılığın ve birliğin dışında kalan her şey, görmezden gelinmiş, yok sayılmış ya da yok edilmiştir. İnsanlar arası ilişkiler söz konusu olduğunda, bu kavrama biçimi, insanlar arası farklılıkların bir sorun olarak görülmesine, tahakküm ilişkilerinin ve düşmanlıkların üretilmesine zemin hazırlamıştır. Levinas’ın karşı çıktığı şey; başkanın başkalığından ödün verilmesi, yani onun ontoloji yoluyla aynılaştırılarak farklılıklarını yadsıyan bir bütünlük içine kapatılmasıdır.1

Sürpriz! Ben de sıkıldım, ziyâdesiyle hem de. Biraz da şiştim. Kadınlara bakarak sadece başörtüsü gören ya da görmeyen insanlar şişirdi beni. Duydum ki siz de sıkılmışsınız, sıkıntılarınıza kulak veriyorum bayım, hem de uzun zamandan beri, işe yarar ve geçerliliği olan tek bir cümle duymuyorum. Sizi anlamaya çalışıyorum. Mevcut iktidardan önce de sıkılıyordunuz bizi görmekten, öyle çok sıkılıyordunuz ki, kamusal alanda görmeye tahammülünüz yoktu. Sahi hiç aklınıza geliyor muydu, bunlar nerede, ne yapar? Sanmıyorum! Levinas yukarıda açıklıyor zaten, zihin açıcı olabilir, bir bakın derim. Peki biz neredeydik, iktidar şekillenimleri nereye buyur etmişti bizi? Evlerimize, tabii ki evlerimize! Biz evlerde olmalıydık, hatta başörtüsüyle olmamız gereken en münasip yer, mutfaktı. Zira başörtüsü takmak, hijyen sağlıyordu. Malum yemekten çıkan kadın saçı da, başörtünün altından görünen saç ya da görünmeyen saç kadar canınızı sıkıyordu. Mahalleleriniz farklı olsa da canınızı sıkan şey konusunda ontolojik olarak anlaşıyordunuz aslında. Kamusal alanda görülmesi gereken kadın saçı, yemekte zinhar görülmemeliydi.

Son olarak; yazılarını takip ettiğim, kitaplarını okuduğum, anlamaya çalıştığım bir düşünür ve akademisyenin, her konuda düşünmediği için olsa gerek, sıkıldığı birçok şeyin yanında, öncelik verdiği cümlesine sıkıldım. Aynen şöyleydi; “Başörtülü görmekten sıkıldım.” Okuduğumda aklımdan geçen cümle; evet, ben de sıkıldım! Bu konudan, ‘başörtüsü’ kelimesinin telaffuzundan bile sıkıldım. Bir başörtülü olarak, insanlara ne gibi sıkıntılar verdiğimi düşünmekten sıkıldım. İnsanlara verilen sıkıntıların, başörtüsü ile ilgili olmadığını anlamaktan sıkıldım. Başörtülülerin sırf o sıkıntılı günlere geri dönmemek, kazanımlarını kaybetmemek için, inandıkları her değerden kendi kendilerini yoksullaştırmalarından sıkıldım. Kendilerine yapılan muamelenin bin beterini karşı tarafta konumlandırdıkları insanlara yapmalarından, buna rıza göstermelerinden sıkıldım. Tüm bunları düşünürken geçtiğimiz haftalarda telefonuma gelen bir mesajı hatırladım, daha da sıkıldım. Mesaj oğlumun servisinde hostes olarak çalışan Zekiye Hanım’dan gelmişti. Kendisi işten çıkarılmıştı, işten çıkarılma gerekçesi ise başörtülü olduğu için rahatsız olan velilerin şikayetiydi, e onlar da sıkılmış! Bu elbette hiç kimsenin umrunda olmayan bir yardım çağrısıydı, diyordu ki; haksızlık bu! Ve elbette bu mesaj benimle birlikte en az yirmi veliye ulaşmıştı, ama ne çare, elbette kimse umursamadı. Artık herkes daha fazla kutuplaşmanın sonucu olarak, bu kesimi mevcut iktidarın müsebbibi olarak gördüğü için, aldırmadı bile. Kimse üzülür gibi yapmaya bile gerek duymadı, önceden gerek duyuyorlar mıydı bilmiyorum.

Sonrasında; bir yıl kadar önce, bir hocamla yaptığım, çok içten, çok samimi bir konuşma aklıma geldi, yine sıkıldım. Şöyle başlamıştı söze; “Hilal’ciğim, seninle artık bazı şeyleri konuşma vaktimiz geldi.” Hemen anlamıştım sözün nereye geleceğini, devam etti; “Sen çok zeki, entelektüel bir kadınsın, artık şu örtüyü çıkar. Bunu erkeklerin şehvetinden korunmak için takıyorsun, vs.” Şunu belirtmeden geçmemeliyim ki hocamın samimiyetinden dolayı, ona saygım ve sevgim sonsuzdur. Bunları karşılıklı konuşabilmek son derece önemli. Bunu sorun olarak gören birçok insanın; haline, tavrına, saçma sapan kelimelerine, olumsuzluğuna her ân maruz kalabiliyorsunuz, üzerinizdeki baskı gün geçtikçe çoğalıyor ve paranoid bir hâl alıyor. Birisi yan baksa altında bunu arıyorsunuz, oysa biz iki kadın, karşılıklı oturup birbirimizi çoğalttık, anlamaya çalıştık. Şimdilerde ise başörtüsü takmayan birçok kadının, özünde aynı, görünüşte farklı bu çirkinliğe maruz kaldığını görüyorum ve bundan da çok sıkıldım. Bu ülkede başörtülü olun ya da olmayın, kadınsanız sıkılırsınız. Fakat bir kadın, bir erkek gibi facebook’a; “Başörtülü görmekten -ya da görmemekten- sıkıldım.” şeklinde bayağı bir cümle yazmaz ve söylemez! Peki ama neden?

Nedeni basit, yıllar içinde sizin için belirlenmiş yerinizi kanıksamak, Spivak’a referansla2, bu bir tür madunlaşma hali değil de nedir? Kendisi gibi düşünenlerin, kendi kendileriyle oluşturdukları asamblajlara* kendinden olmayanı dahil etmek istememe durumu, her kesimin iliklerine işlemiştir. Sonuçta kimse kimsenin asamblajına ‘kışt!’ demiyorsa sorun yoktu. Birileri evinde, mutfakta, içinden saç çıkmayan mis gibi yemekler pişirdi, diğerleri sosyalleşti. Toplumsala katkıda bulundu. Kültür üretti, düşünce üretti, farkındalar mı bilmiyorum ama, hepsi de erkeklerin belirlediği şartlar altında hayatlarına devam etti. En iyi niyetlileri, meselâ; ‘ikna odaları’ dedi. İkna etmek önemli geldi, ama sadece okullardakiler ikna edilebilir olanlardı, zira sınavlardan önce ikna etme lütfu ve keremi diğer mahalleye aitti. Şimdilerde mutfaklar biraz terk edilmiş gibi, ah! Hani o güzelim yemekler, saç bile çıksın, bazıları çoktan razı!

Peki niye sıkılıyorsunuz bu başörtülülerden? Üstadım sıkılmayınız, hayatınızda tanıyabileceğiniz en eğlenceli insanlar onların arasındadır, aynı zamanda sabırlıdırlar, fakat şu sıralar sabırsız olabilirler, yeni kimlik inşasında bu normaldir, hak verin. Hayatın her alanından dışlanmış, tutucu bir formasyona tâbi kalmış, başörtülü kızları önünüze gelen her fırsatta yerme hakkını size kim veriyor kuzum, bir düşünün bakalım. Düşünebilir misiniz gerçekten, bir başörtülü gibi bakabilir misiniz hayata, meselâ Füreya Koral’ı gezerken üzerinize yapışan o iğreti bakışlara tahammül edebilir misiniz? Hangi cümleyle edersiniz? Hiçbir cümleyle edemezsiniz, ta ki bir başka kadının, harika sarı saçlarıyla gözünüze bakıp, ‘çok pardon’ demesine kadar inanılmaz sıkılırsınız.

Siz başörtülüleri ne sanıyorsunuz kuzum? diye soruyorum şu an, Filiz Akın gibi buruk bir sesle soruyorum, bu hıncınızın nedeniyle yüzleşir misiniz lütfen? Bu semptomlar ne kadar zamandır var? Son on beş yılla sınırlı mı, yoksa bu hayaletlerin öncesinde olmadığını mı söylüyorsunuz? Ah! Yapmayın ama, vardık biz, vardık! Kapılarda kaldık, mutfaklara döndük, çocuklar büyüttük… Önceden daha az sıkılmanızın sebebi budur bayım.

Sürpriz, biz geldik!

Peki neden geldik, evdeki konfor inanın hiçbir şeyde yok bayım, lâkin; eril tahakküme mutfaklardan çomak sokulmuyor ve varoluşsal dürtüler vardır iyi bilirsiniz, ‘bilme istenci’ mesela, ah bilseniz öyle güzel şeydir ki… Pek tabii sıkılın diye değil, sıkıntılı bakışlarınıza tavırlarınıza maruz kalmak için hiç değil. Yan yana pek güzel olabileceğimizi, sıkılmadan göz göze gelebileceğimizi biliyoruz, çünkü eşitlik ilkesi evrenseldir. Oh mon dieu yoksa değil midir? Kadın bedeni üzerinden belirlediğiniz iktidar şekillenimlerinizin farkındayız, hatta bu şekillenimlerin, bize bu alanı açtığının da farkındayız ve dahası bu şekillenimlerin bizi yerimizden edebileceğinin de farkındayız. Zira kılıcın keskinliğini her kesimin abileri, ablaları fütursuzca ensemizde gezdirmeye devam ediyor.

Judith Butler’ın Kırılgan Hayat adlı kitabında, Afgan kültüründe Burka’nın çözümlemesini yaptığı bir bölüm vardır; “Afganistan’a saldırının gerçekten feminizm adına mı yapıldığını ve sonradan hangi feminizm biçimine büründüğünü sormak zorundayız. En önemlisi de bu imgelerin hangi acı ve keder sahnelerini örtüp gerçeklikten çıkardıklarını sormalıyız.” der. Butler, Burka’nın taşıdığı öneme kafa yorar, “Bir cemaate, bir aileye, geniş bir akrabalık ilişkileri tarihine olan aidiyeti gösterdiğini, bir namus ve gurur meselesi olduğunu, ayrıca ardında kalan kadın failliğinin işleyebileceği ve işlediği bir örtü” olduğundan bahseder. “Burka’nın sanki baskının, geriliğin ya da kültürel modernliğe direnişin bir göstergesiymişçesine imha edilmesinin İslâmî kültürün kayda değer ölçüde yok edilmesine ve Amerika Birleşik Devletleri’nin cinsellik ve failliğin nasıl örgütlenip, temsil edileceğine dair kültürel varsayımlarının yayılmasına yol açacağından korkuyordu3…”

Judith Butler’ın Burka üzerinden yaptığı çözümleme ve feminizm ilişkisi çok önemli ve yerindedir. Bizim ülkemizin aydın kadınları ve erkekleri, entelijansiyası vb. en başından beri, en azından şöyle bir bakış açısı geliştiremediler. Vallahi pes diyorum, o kafaları biraz da buradan yorun ahali, biraz olsun yorsaydınız zamanında, başörtüsü meselesi bu kadar kronikleşmezdi diye düşünüyorum. Kimsenin, kimsenin sırtına basıp yükselme hayâlleri kurmadığı, kimsenin kimseden kılık kıyafeti yüzünden sıkılmayacağı günlere!

Sevgilerimle…

 

 

* Asamblaj terimi ilk defa Jean Dubuffet tarafından 1953’te doğal veya hazır malzemelerin parçalarından oluşturulan sanat eserlerini tanımlamak için kullanılmıştır.

 

Kaynakça

  1. Gültekin, Ahmet Cüneyt (2012) Levinas İle Buber: Ben, Sen ve Başkası. Ankara Üniv. DTCF Dergisi; Cilt 52, Sayı 1.
  2. Yetişkin, Ebru (2010) (der) Madun: Gramsci, Guha, Spivak. Toplumbilim, Postkolonyal Düşünce Özel Sayısı, No: 25, Bağlam Yayınları, İstanbul, s. 75-87.
  3. Butler, Judith (2016) Kırılgan Hayat. Metis Yayınları.

3 Yorumlar

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.