Erkek şiddetinden korkuyor, kendimiz için endişe duyuyor olmamız böyle bir ülkede ve hukuksuzluk ortamında anlaşılabilir bir şey ama bu endişeyi duyuyor olmak tek başına bizi feminist yapmaz. Kendi deneyimimizi, endişemizi, öfkemizi nasıl örgütlüyor, kime yönlendiriyoruz, kimi sorumlu tutuyoruz ve ne öneriyoruz, ne talep ediyoruz, sokakta ne diyoruz, günlük hayatta başa çıkma yöntemlerimiz neler, başka kadınlara nasıl temas ediyoruz? Patriyarkanın ezilenlerini, feminizmin öznelerini nasıl tarif ediyoruz? Dışlayıcı bir dilimiz var mı? Özeleştiriye ve eleştiriye açık mıyız? Anti-otoriter, anti-faşist miyiz? Devletin ne kadar erkek olabileceğini biliyor muyuz?

Feminizm: Ben ne alaka?

Türkiye gibi bir ülkede yaşamak kadınlar için başlı başına bir mücadele demek, hele ki bugünün Türkiye’sini düşündüğümüzde. Yaşamanın, evde ya da dışarıda olmanın kendisinden başlamak üzere, hayatın her alanında, günün her saatinde ayrımcı, cinsiyetçi durumlara, olaylara tanıklık ediyor, bunlarla temas ediyor, bunlara maruz kalıyor, şiddetin ve yoksulluğun, hukuksuzluğun ayyuka çıktığı 2022 Türkiye’sinde (ya da dünyanın başka herhangi bir yerinde), patriyarkanın tüm ezilenlerinin duyduğu tedirginliği, korkuları, endişeleri yaşıyoruz. Üstelik İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, 6284 No’lu yasanın uygulanmaması, başımıza gelecek bir cinsel saldırı ya da şiddet halinde devlet ve toplumun muhtemel tutumu nedeniyle yaşayabileceğimiz ikincil mağduriyetleri düşünmek bile bazen ağır geliyor. Hepimiz tedirginiz, hepimiz bir korkuyu paylaşıyoruz.

Bu kümülatif de bir durum; hepimiz, kendimizi bildik bileli kadınların ekseriyetle yakınlarındaki erkekler tarafından nasıl öldürüldüğüne tanık oluyor ve sürekli olarak kendimizi tehdit altında hissediyoruz. Devlet kadınlardan koruma mekanizmalarını esirgeyip kadınlar için tek adresi aile olarak gösterdikçe bu güvensizliğimiz artıyor. Sosyal sorunlar ve yoksulluk kadınlar olarak bizim de belimizi bükmeye devam ediyor. Kadınlar olarak feminizm üzerine düşünmeye devam ediyoruz. Bu bağlamda feminizm bir ideoloji olarak kadınlar için bir tür sığınak haline gelmeye de devam ediyor. Özellikle sosyal medyada kadınların, kız çocuklarının maruz kaldığı şiddet türleri bir tür pornografi, ağıt yakma, profanlaşan feryatlar şeklinde, dikkatsizce yaygınlaşıp ertesi gün en hızlı biçimde yine feryat edenlerce unutulduğunda, tüm bu şiddet bizim için travmatik hale de geliyor.

Kadınlar olarak bunca şiddet ve patriyarka baskısı karşısında birbirimizi bazen sosyal medyada buluyoruz: ama bazen antagonizma halinde. Son yıllarda feminizm ve kadın hakları savunuculuğu alanı, sokakta ve daha yoğun olarak sosyal medyada bir tür kitleselleşme/poplaşma tecrübe ediyor. Feminizm öncelikle tüm kadınlar için bir ihtiyaç, dolayısıyla kadınlar feminist harekete güveniyor ve sempati duyuyor.

Bu kitleselleşme ile ilgili, durum tespitini gerekli kılacak kadar yoğun gerginlikler, kavgalar da yaşanıyor sosyal medyada ve bunlar kadın hareketinin daha önce deneyimlemediği türden kadınlararası karşılaşmalar.

Yani bir yandan da son derece örgütsüz ve dağınık bir hak savunusu, feministlik icrası, ya da öyle olduğu sanılan bir tür konuşma tecrübesi, reaksiyonlar bütünü söz konusu sosyal medyada.

Daha önce TERF tartışmaları, 8 Mart gece yürüyüşü polemiği, cinsiyetsiz tuvalet gibi gündemlerde gördüğümüz üzere sosyal medya tartışmaları, polemikleri, atışmalar, kavgalar kişiselleşmeye başladığı ölçüde hem feminist yöntemden, hem de feminizmin patriyarkayla mücadeleyi hangi biçimlerde politize ettiği bilgisinden ve feminizmin kolektivist yapısından uzaklaşılmaya başlanıyor.

Bir de Twitter’da feminizmi benimseyen kadınlar arasında (bio kısmına feminist yazanlarımızın bazıları özelinde düşünürsek) yalnız kurtluk, bilirkişilik ama örgütsüzlük, hareketin geneline, geçmişine dair, feminist pratiğe ve yönteme, protesto biçimlerine, sokağa, kadın örgütlerinin yapısına, kadın dayanışması fikrine, kolektivizme, kadın güçlenmesine ve kadınların birbirlerini güçlendirme biçimlerine, patriyarkanın ne’liğine ve günlük yaşamda yaşanan ayrımcılığın nasıl politize edilebileceğine dair bir habersizlik (hatta yabancılık ve kayıtsızlık) göze çarpıyor. Örgütsüzlükten kastım tam da bu. Sadece fiziksel (yani bir örgütte yer alma anlamında) değil, zihinsel ve politik bir örgütsüzlükten bahsediyoruz.

Takipçi sayısı ve alınan onay, tüm bu bilgi ve deneyim eksikliğini örtemediği gibi bir feminizm sempatizanını yukarıda bahsettiğimiz anlamda (örgütlü/örgütsüz) bir feminist yapamıyor. Bu, atılan tweetlerde gördüğümüz ayrımcı-dışlayıcı, hatta kadın düşmanı ifadelerden kolayca çıkarsanabilir bir gerçek.

Hatta bazı durumlarda, translarla ilgili birçok konuda hemfikir olan trans dışlayıcıların, içlerinden bir TERF mültecileri savunduğunda ve milliyetçi güruh tarafından teşhir edildiğinde, o ‘kız kardeşleriyle’ bir feministin dayanışacağı şekilde dayanışmadıklarına da, daha ileri gidip hatta aynı lince katıldıklarına da tanıklık ediyoruz. Örgütsüzlükten kastımız tam da bu. Sıfır dayanışma deneyimi ve bilgisi, ama çoğu zorba ve cinsiyetçi ifadelerle dolu binlerce çöp tweet. Bahsettiğim kadınlar, (radikal) feminizmin sınırlı ve yer yer yanlış ve eksik bir yorumuna sempati duyan, ancak yazdıklarından anladığımız kadarıyla feminist yaşamlar sürme konusunda çok da iddialı/istekli olmayan, feminist teori ve praksisi içselleştirme aşamasında da olmayan, tekrar ediyorum, örgütsüz ve maalesef apolitik kadınlar. İcra ettikleri şey de maalesef feministlik değil, aşağıda açıklamaya çalışacağım başka (yani birçok konu ve gündemde feminizm dışı olarak tabir edebileceğimiz) bir tepkisellik hali.

Peki onları sosyal medyada şimdiye dek bir araya getiren, hemfikir yapan örüntüler neler? Birlikte reaksiyon verdikleri konular, onları ortak reaksiyon vermeye teşvik eden şey ne?

Erkeklerin kadınların yaşamına bu kadar yük ve tehdit arz ettiği bir dünyada ve ülkede, güvenli alan, güvenlik talebi, kendini güvende hissetme isteği son derece anlaşılabilir bir hal ve tepki. Kadınlar olarak erkeklere karşı devletten doğru politikaları uygulamasını, kadınları erkek şiddetine karşı korumasını talep etmek de son derece haklı bir tavır. Buraya kadar aslında sosyal medyada fikir beyan eden kadınların tamamı aslında birbirimizle hemfikiriz. Hepimizin kadın olmaktan dolayı bu tedirginliği yaşıyor olduğumuz da gerçek. Üstelik ülkedeki siyasi iklim de bu tedirginliği arttırıyor.

Ayrıldığımız nokta, erkeklere, erkek şiddetine karşı duyduğumuz endişeyi politikleştirme biçimlerimizde. Kadın bedenini, cinsiyet ifadesini ya da toplumsal cinsiyet rollerini, patriyarkayı ve etkilerini tarif etme ve politikleştirme biçimimizde. Mülteci meselesini kadınlar açısından okuma biçimimizde. Özellikle kendi sosyal medya deneyimimde, bu gündemlerle ilgili herhangi bir ayrımcılık karşıtı tweet attığımda aldığım karşılıklar, gayet kategorize edilebilir endişe ve korku alanlarından oluşuyor. Tipik olarak bu endişe, (8 Mart, tuvaletler) güvenli alanımız, mülteci erkeklerin tecavüz etmeyeceğini nereden bileceğiz, eyleme erkekler gelirse nasıl ayırt edeceksiniz gibi mutlak cevapları feministlerden, muhatap gördükleri kadınlardan talep eden soru kalıplarına dönüşüyor ve mutlaka ama mutlaka hedefin ve hesap sorulan muhatabın şaşırılmasıyla sonuçlanıyor. Bir anda komplo teorileriyle, fonculuk, liberallik, erkekseverlik suçlamalarıyla ya da dümdüz white-burjuva bazı reflekslerle (yürüyüşte polislik talebi gibi) karşı karşıya kalabiliyoruz. Bizden mesela mutlak bir kadınlık tarifi yapmamız da istenebiliyor. Sürekli olarak ‘beğenilmeyen feministlere ve kadın örgütlerine’ yönelen bu tür suçlamalardan cesaret alan erkeklerin de koroya katılmasına dehşetle tanıklık da ediyoruz (söz konusu erkeklerin bazıları da tacizci bu arada).

Örneğin Diken’de, İleri Haber’de yayınlanan, normalde bir erkek yazsa cinsiyetçi oldukları için reddedilecek iki yazı, ‘kadın bedeni nasıl olmalı ve patriyarkaya hizmet etmemeli’ üzerine, feminist yaklaşımdan çok uzağa düşerek, kadınlar için norm belirlediğinde, buna erkeklerin alkış tuttuğuna da tanıklık ediyoruz. Burada da yine aynı tedirginlik göze çarpıyor: ‘ya herhangi bir tavır ve davranışımızla, örneğin fazla femme görünerek erkek fantezisine hizmet edersek?’ Bu örneklere ilişkin de iki tespit yapmak gerekiyor. Birincisi tüm kadınlar için belirlenmeye çalışılan bu cinsiyet ifadesi bir otosansür ve aslında cinsiyetçi bir şey. İkincisi erkeklerin ne düşündüğü, ayrımcı ve saldırgan olmadıkları sürece kadınları ırgalamıyor çünkü kadınlar kendilerini istedikleri şekilde ve kimseye kulak asmadan tarif ve ifade etmeye başladıkça aslında erkeklerin koyduğu sınırların, patriyarkanın çizdiği çerçevenin bir ehemmiyeti kalmıyor.

Acaba kendinizi feminist olarak tarif ederken feminizmle çelişiyor olabilir misiniz? Çünkü, feminizm kadın bedenine dair bir genellemeden hem bu kadar emin hem de patriyarka karşısında bu kadar çekingen değildir. Örneğin cinsiyet ifadesi belli koşullar altında gayet başkaldırı da olabiliyor. Geçmişimizde bunun birçok örneği, bile isteye politize edilip ortaya konan biçimleri de var. İkinci olarak, Aleyna Tilki ve Gülşen’in yaptıkları müziği görselleştirme ve kendilerini ifade etme biçimleri, hem erkekleri hem de muhafazakarları (2022 Türkiye’sinde) oldukça rahatsız ediyor ve bu iki kadının bunu sürdürdüğünü, sürdürmelerinden dolayı başka biçimlerde (örneğin Cüneyt Özdemir’in yaptığı gibi) yıpratılmaya çalışıldıklarını, ve bu halin politik bir hal olduğunu da görüyoruz. Bu aşamada örneğin, oturup onların bedenlerini didik didik edercesine analizler yaparak ve ‘görülme arzusu’ nevinden şeyler uydurarak mesai harcayacağımıza, onlarla dayanışsak daha feminist bir tutum sergilemiş olmaz mıyız?

Pakistanlı göçmen erkekler örneğinde de, bu hepimizin yaşadığı endişelerin apolitizmde bir araya getirdiği (artık az feminist diyeceğim) kadınların, ırkçı ve mülteci karşıtı operasyon hesaplarıyla aynı koroya katılmalarını acı içinde izledik. ‘Feminizm mülteci karşıtlığıyla ilkesel olarak bağdaşmaz ve belli bir milletten her erkeği tecavüzcü diye yaftalayamayız’ diyen feministler, benzer soruların muhatabı oluverdi: ‘Siz bize tecavüze uğramayacağımızın garantisini verebilir misiniz?’ Birincisi hayır, dünya düzeni patriyarkal olmaya devam ettikçe, veremeyiz. İkincisi de tüm Pakistanlı erkeklere tecavüzcü diyecek kadar saçmalayamayız. Ve patriyarkanın ya da cinsel saldırının dinamiklerini analiz ederken dikkatli olmalıyız.

Tüm bu örneklere baktığımızda, (az feminist) kadınların hepimizin yaşadığı ayrımcılık, hukuksuzluk, adaletsizlik karşısında duydukları öfkenin, manipülatif gündemler karşısında yanlış bir hedefe (translar, mülteciler, femme kadınlar, kuirler, mülteci erkekler) çok kolay yönelebildiğini, bu reaksiyonları hem erkeklerin, hem milliyetçilerin/ırkçıların hem de devletin bir süre sonra ayrımcılık kampanyaları, açlık gündemini unutturma, tepki sönümlendirme ya da toplumsal bir tepkiyi yönetme amaçlarıyla kullanabildiğini ve kullanabileceğini görüyoruz ve göreceğiz.

Feminizmin kadınların korku ve endişeleri karşısında güçlenmeye yönelik çözümler ortaya koyduğu, bunu yaparken kadınlar arası antagonizmayı değil uzlaşmayı, kadın dayanışmasını esas aldığını tarihimizden, pratiğimizden biliyoruz. Bir zamanlar birçok kadın yaşadıkları şeyin şiddet olduğunu adlandıramazken, şimdi kadınlar olarak erkeklerin kadın düşmanlığını, yaşadığımız ayrımcılıkları adlandırabiliyorsak, bunu feminizmin meseleleri anti-otoriter, anti-faşist, dayanışmacı, güçlenme esaslı bir yerden politikleştirebilme, buradan söylem ve dil üretebilme kabiliyetine ve yaklaşımına, sahaya ve sokağa yakınlığına ve diyalektiğine, her şeyden önemlisi de örgütlülüğüne borçluyuz. Bir kadın öldürüldüğünde tüm illerde kadınlar sokağa çıkabiliyor. Çünkü yılların örgütlülüğü ve söylemleri, bir geçmişimiz ve mirasımız var. Bunlar sosyal medya öncesi dönemde, kadınların birbirine karşı beslediği dayanışma ve iyi niyetle, birbirilerine verdikleri emekle gerçek kılınabildi. Feminist hareket budur. Kendinizi istediğiniz kadar fon yalanlarıyla uyutun. Feministlik aslında böyle bir şey.

Dolayısıyla, feministliğimizden bahsederken feminist hareketin geçmişini de, bağımsız duruşunu da, ezilenin yanında konumlanışını da hem bilmek, hem de bunun sorumluluğuyla reaksiyon vermek bir sorumluluğumuz. Yani sadece korku ve endişelerimiz üzerinden feminizm icra edemeyiz. Eleştirilerimiz de sadece kadınlara, feminist politika yapagelmiş kadınlara yönelemez. Erkeklerin bu tip kadınlar arası tartışmalarda izlediği tribünleşme örüntüsünü ve durumdan nasıl fayda sağladıklarını, hatta birkaç yıl önce (kadınların itirazları sayesinde) ağızlarına alamadıkları cinsiyetçi dili tekrar nasıl konuşma cesareti gösterebildiklerini görmeden de feminist olamayız. Ülkenin giderek milliyetçilik belasına saplandığını, otoriter islamcılığın yerini otoriter milliyetçiliğin aldığını ve bunun kadınları eşit şekilde vurmaya devam edeceğini, uğradığımız hak aşınmalarını geri döndürmek için bir de milliyetçilere karşı mücadele vermemiz gerekeceğini görmeden de feminist olamayız. Transları dışlayarak, trans kadınlara ‘sen kadın değilsin kadınlık şudur budur, canım çekil’ filan diyerek de feminist olamayız. Ancak anti-feminist olabiliriz.

Tekrar etmek gerekirse: Erkek şiddetinden korkuyor, kendimiz için endişe duyuyor olmamız böyle bir ülkede ve hukuksuzluk ortamında anlaşılabilir bir şey ama bu endişeyi duyuyor olmak tek başına bizi feminist yapmaz. Kendi deneyimimizi, endişemizi, öfkemizi nasıl örgütlüyor, kime yönlendiriyoruz, kimi sorumlu tutuyoruz ve ne öneriyoruz, ne talep ediyoruz, sokakta ne diyoruz, günlük hayatta başa çıkma yöntemlerimiz neler, başka kadınlara nasıl temas ediyoruz? Patriyarkanın ezilenlerini, feminizmin öznelerini nasıl tarif ediyoruz? Dışlayıcı bir dilimiz var mı? Özeleştiriye ve eleştiriye açık mıyız? Anti-otoriter, anti-faşist miyiz? Devletin ne kadar erkek olabileceğini biliyor muyuz?

Feminist politika sadece korku ve endişeyle, korumacılıkla, güvenlik kaygısıyla reaksiyon vermez çünkü. Feminizm devlet de değildir, polis de değildir, 8 Mart alanını zaten çağırmadığı ‘erkeklersiz bir saha’ haline getirmekle yükümlü de değildir, siz de bir gece yürüyüşünün tüketicisi değilsiniz zaten. Feminizm iddia ettiğiniz gibi fonlarla değil, kadınların binlerce yıllık deneyimleri üzerine düşünülerek, politika üretilerek feminizm oldu, Türkiye’deki kadın hareketi de aynı şekilde. O yüzden iki kuru iftirayla klavye başında yapılan şey, alana podyum diyerek, kadınları kadınlık halinden vurarak feminist politika yapılmıyor. Feminist politika kadınlara belli bir kadınlık ifadesi dayatarak, onları yargılayarak ve patriyarkaya hizmetle itham ederek de yapılmıyor. Zaten patriyarka bu şekilde veya bir coğrafya üzerinden de açıklanmıyor.

Dolayısıyla Twitter bio’muza ‘feminist’ yazarken, yukarıda sayılanların yanı sıra, kadınlara ve ideolojimize karşı bir sorumluluk üstlendiğimizi unutmamalıyız.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

17 + 11 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.