Cidden çok merak ediyorum, söz konusu yazı, camiasında ismi olan bir erkek veya titri doçent, profesör olan biri tarafından yazılsaydı aynı tepki, yine bu şiddetle verilir miydi diye.

Maze Sürer, Hiçbir Yerin Ortasında, 2021

Bianet’te yayınlanan yazımı gerekçe göstererek eski bir meslektaşın kişisel Facebook hesabından, ismimi, pek çok haksız ithamla birlikte, açık seçik vererek yaptığı paylaşımdan ortak dostlar vesilesiyle haberdar oldum. Herkese açık söz konusu sosyal medya paylaşımındaki maddi bir hatayı düzeltmekle başlamak isterim. İddia edildiği gibi Mersin’de arkasına bakmadan kaçan ilk imzacıydım belki, evet: 16 Nisan 2016’da Mersin Üniversitesi rektörlüğü tarafından imza nedeniyle hakkımda yürütülen adli-idari soruşturmalar gerekçe gösterilip sözleşmem yenilenmeyerek görevime son verildiğinde Mersin’de kirada oturduğum evi, artık kirayı karşılamaya yetecek gücüm olmadığından boşaltıp İzmir’e, ailemin yanına döndüm.

Yurt dışına, söz konusu paylaşımda tabir edildiği gibi, dört nala kaçış hikâyeme gelince… İmza metni, kamuoyuyla paylaşıldıktan yalnızca birkaç ay sonra sözleşmem yenilenmeyerek görevime son verilmesinin ardından yürütmenin durdurulması talebiyle, benimle aynı durumdaki diğer arkadaşlarım gibi, rektörlüğe dava açtım. İdare mahkemelerinden şaşırtıcı olmayan; ama, yine de ümit kırıcı biçimde rektörlük lehine kararlar çıktı. Bu arada hem akademide hem yerel yönetimlerde bir iki iş başvurusu girişiminde de bulundum. Ancak imzacı olduğumu duyan ürküp geri çekildi. Daha KHK’lanmadan tüm bu yaşananlar, siyasi konjonktür değişmediği sürece göreve geri dönmeyi bırakın, başka bir yerde iş bulmanın bile neredeyse imkansız hale geldiğini açık seçik gösteriyordu. Ben de bir senelik bir bursla, bu arada memlekette işler bir nebze de olsa normale döner ümidiyle, 19 Nisan 2017’de Londra’ya gittim. Sözleşmem yenilenmeyerek atıldıktan yaklaşık bir yıl sonra, 689 sayılı KHK çıkmadan on gün önce yani…

Velev ki arkasına bakmadan ilk kaçanlardandım. Bu neyi ispatlar, daha da önemlisi neyi değiştirir ki? Henüz bir doktora öğrencisi olarak en güvencesiz kadrolardan birinde, uzman kadrosunda çalışırken Barış Bildirisi’ne imza attığım gerçeğini mi, zaten atıldığım bir yerden ikinci kez, bu sefer bir KHK ile pasaport iptali ve tüm kamu görevlerinden men edilme gibi ekstralarıyla ikinci kez kovulduğumu mu, pasaportu hem iptal olmuş hem de süresi dolmuş biri olarak yurt dışında karşı karşıya kaldığım onca zorluğu mu, konsoloslukların KHK’li olduğum için hiçbir işlemimi yapmadığını; ihtiyacım olan hiçbir belgeyi vermediğini mi, ailemden, sevdiklerimden yıllarca ayrı düştüğümü mü, genellikle en fazla acımalarına mazhar olduğum, son derece rekabetçi ve piyasa kurallarına teslim olmuş Britanya akademisinde, “geçici” bir misafir olarak görüldüğümü ve bununla birlikte gelen güvencesizliğe ek olarak hissettiğim yetersizlik ve değersizlik duygusunu mu, bir yandan yabancı bir diyarda kimliksiz bir şekilde var olmaya çabalarken bir yandan da Türkiye’deki davalar, pasaport iptalinin kaldırılması, Ohal Komisyonu başvurusu gibi sonu gelmeyen pek çok prosedürle uğraştığımı mı, bir Fransız ile evlendiğim için artık “güvende” olduğum varsayımıyla bursumun uzatılmayarak eşimin geçim araçlarına terk edildiğimi mi, yıllardır hem burssuz hem işsiz olduğumu mu, çoktandır kronik kaygı bozukluğuyla cebelleştiğimi mi…

Beni kaçmak ile itham etmek, o ya da bu sebeple; ama, çoğunlukla sadece iktidarın yapıp ettiklerine muhalif oldukları için ülkeyi terk etmek zorunda kalmış, içlerinde akademisyenlerin, gazetecilerin, yazarların ve daha nicelerinin olduğu binlerce, on binlerce insanı da yaftalamak anlamına gelmiyor mu? Ya da ekonomik veya politik nedenler yüzünden kendilerine bir gelecek gör(e)medikleri için ülkeden ayrılan veya ayrılmak isteyen milyonlarca genci? Ya elinde avucunda ne varsa çocuklarını yurt dışında okutmak için kullanan anne babaları? Bu insanları suçlamak yerine onlara, doğdukları yerleri ve sevdiklerini geride bırakmayı, ve kimi zaman dilini dahi bilmedikleri bir ülkede kendilerini sıfırdan var etmeyi göze aldıracak koşulları sorgulamak ve tepkimizi bu koşulların mağdurları yerine faillerine yöneltmek gerekmiyor mu? Peki ya bir göçmen, özellikle “Üçüncü Dünya”dan (!) gelen bir göçmen olarak bu insanların her gün yeniden karşılaştıkları önyargılar, ayrımcılık, güvencesizlik, belirsizlik ve sömürü üzerine biraz olsun düşünmek lazım değil mi?

Bir soru daha sormak isterim: Arkasında herhangi bir topluluğun ya da kurumun desteği olmadığı gibi akademide ya da sivil toplumda bir ismi olmadığı, daha doğrusu bir isim yapmaya zaman ve imkan bulamadan yerinden yurdundan edilmiş, hayatı alt üst olmuş, son derece güvencesiz genç bir kadını eleştiri kisvesi altında itibarsızlaştırmak ve hedef göstermek, tam olarak nasıl bir politik söyleme ve hassasiyete denk düşüyor? Bu bağlamda, ilgili paylaşımda başka kişi ya da kurumlardan isim vermeden muğlak bir biçimde bahsedilirken, benim, doğrudan ismim verilerek hedef gösterilmemin gerekçelerinin açıklanmasını talep ediyorum. Zira, Mehmet Fatih Traş ile ilgili yazan ilk kişi olmadığım halde şahsıma yönelik bu şiddetli tepkinin arka planını merak ediyorum. Cidden çok merak ediyorum, bu yazı, camiasında ismi olan bir erkek veya titri doçent, profesör olan biri tarafından yazılsaydı aynı tepki, yine bu şiddetle verilir miydi diye.

Söz konusu sosyal medya paylaşımında, kişisel ikbalim ve uluslararası akademik camiada var olmak için Mehmet Fatih’in adını ve hikâyesini kullandığım iddiası da var. Bu noktada şunu sormak gerekiyor: Kendisinin anısını yaşatmak amacıyla ölüm yıldönümünde dijital bir haber platformunda yayınlanan, yayınlanmadan önce de pek çok hassasiyet ve endişe, elden geldiğince gözetilerek defalarca revize edilen ve akademik bir niteliği olmayan tek bir yazıyla, kişisel ikbal nasıl sağlanır ya da akademik camiada nasıl var olunur?

İlgili paylaşımda bir de, barış akademisyenlerinin Eğitim-Sen ile ilişkilendirilmesine dahi tahammülü olmayanlardan muğlak bir şekilde bahsedilmiş. Söz konusu ifadenin ilerleyen cümlelerinde adım geçtiği için buna da bir cevap vermek zorundayım. Eğitim-Sen’li olmaktan her zaman gurur duydum. Hatta benimle birlikte iki diğer imzacı meslektaşımın da atıldığı gün, tüm dayanışma yemeklerinde olduğu gibi bizim dayanışma yemeğimiz de Eğitim-Sen çağrısıyla yapıldı. Eğitim-Sen’in süreç boyunca verdiği maddi, manevi ve hukuksal desteği de her zaman çok kıymetli buldum. Tabii ki her kurum gibi eksikleri, yanlışları olabilir ve bunlar yeri geldiğinde eleştirilebilir de. Ama hiçbir zaman ne Eğitim-Sen’li olmaktan ne de adımın Eğitim-Sen’le anılmasından bir çekince duyduğumu belirtmem gerek.

Hiç kimse, sevdiklerini, hatıralarını, dilini öyle zannedildiği gibi kolayca geride bırakıp gitmiyor. Yurt dışı da dikensiz bir gül bahçesi değil ne yazık ki. Kalmanın olduğu gibi gitmenin de bedelleri var… Ama gidenler, bir gün geri dönecekler elbet… İş, günün sonunda hâlâ yüz yüze bakabilmekte…

* Bianet’te 25 Şubat 2022’de yayımlanan öyküm gerekçe gösterilerek sosyal medyadaki itibarsızlaştırılma çabalarına cevabımdır.

 

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × two =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.