“Fatma” dizisinde şiddeti psikolojikleştirme: bir tür apolitize etme stratejisi / Kumru Berfin Emre ile söyleşi

0
789

Söylem analizi politik metinleri ve konuşmaları çözümlememizi, eleştirel bir mesafeyle bakmamızı sağlayan, oldukça geçerli ve verimli bir yöntem. Ne var ki söylem analizi siyasetin tek ve yegâne aracı haline geldiğinde, siyaset sürekli bir çözümleme ve mesafelenme halini alır, eylemek güçleşir. [Bu söyleşi Fatma adlı diziyle ilgili sürpriz gelişmeler (spoiler) içerir.]

Son zamanlarda, televizyon ekranlarından izlemeye alışık olmadığımız konuların dijital platformlar aracılığı ile ele alındığını görüyoruz. Feminist politikanın alanına giren bazı konular da bu vesileyle daha sık ele alınıyor. Feminist gündemin nasıl temsil edildiği ve ekranda nasıl sunulduğu üzerindeki etkimizi artırmak için bu sunum biçimlerini anlamak ve eleştirisini üretmek gerekiyor. Netflix’te yayınlanan ve erkek şiddeti ile birlikte pek çok farklı konuya değinen Fatma dizisi bu sunum biçimleri üzerinde feministlerin etkisini artırabilmesi için önemli bir tartışma zemini sunuyor. Bu nedenle diziyi University of the Arts London’da İletişim ve Medya programında çalışan Kumru Berfin Emre ile birlikte tartışmak istedik.

Genel bir soru sorarak başlamak istiyorum. Netflix platformunda Türkiye üzerine yapılan dizi ve filmlerde bir yandan renkler parlatılırken, bir yandan da kamusal ve özel alanların yani kentlerin, sokakların ve ev içi dekorasyonların sunumu değiştiriliyor. Bir turizm reklamı izlercesine sürekli bazı yapıları ve mekanları görüyoruz, bol bol kuşbakışı tarihi yarımada izliyoruz. Yine, örneğin Azizler isimli filmde Erbil’in salonundaki duvar kâğıdı ya da Atiye dizisindeki tahta kasalardan yapılmış olan yatak filan hiç bizim evlerimize benzemiyor. Sen de böyle bir şey fark ettin mi? Ekranda kimin ne şekilde temsil edileceğine kim karar veriyor? Bu durumun hem bizim açımızdan hem de bizi izleyenler açısından ne gibi sonuçları var?

Netflix’te yayınlanan Türkiye yapımlarının ya da orijinal Netflix Türkiye dizilerinin hepsini izlemedim. Ama görebildiğim kadarıyla Netflix’te kimin hikayesini izlediğimizle Netflix’in hedeflediği izleyici profili arasında doğrudan bir ilişki olduğunu varsayabiliriz. Türkiye televizyonlarına egemen olan uzun, tekrarcı ve genel itibariyle aile draması olarak adlandırabileceğimiz yapımları takip etmeyen, yabancı dizilerle daha haşır neşir, bir biçimde yurtdışı deneyimi olan, eğitimli, kentli, orta ve üst sınıf izleyiciye hitap ettiğini söyleyebiliriz Netflix’in. Dolayısıyla sınıfsal ve kültürel temsil tercihlerinde bu hedef kitleye ulaşma arzusu önemli. Diğer yandan Netflix’in sağladığı görece ‘liberal’ alan, anaakım televizyonlarda baskıcı kimlik politikaları nedeniyle göremediğimiz kimliklere de yer açtı. Örneğin hem Bir Başkadır’da hem Fatma’da Kürtçe konuşan ve engelli karakterleri görüyoruz. İki dizide de alt sınıf kadınların hayatları odakta. Diğer yandan temsil konusunda yer yer sakil kalan bir tarz da var. Fatma’daki Kürtçe diyalogların altyazısının olmamasını nasıl açıklayacağız? Benzer biçimde Bir Başkadır’daki Kürt ailenin hikayesi de epey bölük pörçüktü. Ekranlarda, özellikle televizyon ekranlarında kimin hikayesinin anlatıldığı politik bir mesele. Zira bu referanslar kimin hikayesinin anlatılmaya değer olduğu, kimin önemli, öncelikli, ayrıcalıklı olduğuna dair bir iddia taşıyor. O nedenle Bir Başkadır’da Alevi bir karakterin olmayışı epey eleştirildi mesela. Çünkü Alevi, trans ya da eşcinsel karakterin yokluğu ‘Türkiye ethosunda’ böyle bir kimliğe yer olmadığının da bir ifadesi. Bu bize hikayeleri anlatanın kim olduğuyla da ilgili bir şey söylüyor, Kemalist bir ailede yetişmiş orta sınıf birinin yarattığı bir dizide Türkiye ethosunun ana aksı Kemalist-İslamcı çatışması olabilirken, Kürt biri tarafından yazılan bir dizideki ana çatışma ekseni pekâlâ farklı olabilir. Ekranlarda kimin hikayesinin, nasıl anlatıldığı, kesinlikle o hikayeyi anlatanların kim olduğuyla ilişkilidir. Sınıf meselesinde çok haklısın, bu dizilerde gördüğümüz zenginler, üst sınıflarla televizyon kanallarında gördüğümüz üst sınıf yaşam tarzlarının çoğunluğu arasında bir fark var. Yine de bu farkın televizyon yapımları açısından bir parça kapandığını söyleyebiliriz, korumalı siteleri, villaları, plaza dairelerini daha çok görüyoruz televizyon dizilerinde. Diğer yandan Netflix yapımlarının hakkını vermek gerekirse alt sınıf yaşam alanlarını, gecekonduları daha çok, bir parça estetize edilmiş de olsa daha ‘gerçekçi’ bir perspektiften izleyebiliyoruz. Buradan yola çıkarak orta-üst sınıf izleyicilerin alt sınıfların yaşamlarına bakmaya çalıştığını söyleyebilir miyiz, sen ne dersin?

Çok güzel dedin, “orta-üst sınıf izleyiciler alt sınıfların yaşamlarına bakmaya çalışıyor”, bana göre bu durum biraz da genel anlamda söz konusu izleyicilerin muhalefet konumunda olması, görece solda durması ile ilgili. Fatma isimli diziyi konuşarak yukarıda bahsettiğin sunum biçimlerinin özellikle cinsiyet ve sınıf ilişkilerini nasıl yeniden tariflediğine odaklanmak istiyorum. İlk sorum dizideki erkeklerin nasıl sunulduğu ile ilgili. Bu dizideki erkeklerin Kürt avukat Sidar ve kooperatif üyeliğinden solcu olduğunu anladığımız tır şoförü Serdar hariç tamamının maço halleri ile mafyatik konumları birbiri ile içiçe geçmiş durumda. Senin Kurtlar Vadisi dizisini ele aldığın bir kitabın var.[1] Mafyanın sıkça dillendirildiği şu günlerde Kurtlar Vadisi’ndeki erkekler ile bu dizideki erkekler arasında bir mukayese yapmak ister misin?

Kurtlar Vadisi’ndeki erkeklerin çoğu ‘hikayesiz’. Kurtlar Vadisi Polat Alemdar’ın, yani ana karakterin fetişleştirildiği, diğer karakterlerin derinlik ve hikayeden yoksun olduğu bir yapımdı. Buna rağmen Çakır gibi yer yer tip olacak ölçüde sığ karakterler özellikle erkek izleyiciler tarafından epeyce benimsendi. Güncel olarak Sedat Peker’e yönelen ilgimizde Peker’in yaptığı açıklamaların siyaset-mafya ilişkisine dair politik ağırlığıyla birlikte bıçkın mahalle delikanlısına, mafya babasına duyduğumuz ilgi ve arzunun rolü olduğunu düşünüyorum. Örneğin Polat Alemdar da mafyöz, maço ve oldukça politik bir karakterdi. Aslına bakarsan, Fatma’da bir erkekler dünyası görmekle birlikte, derinlikli erkek karakter görmüyorum. Bunu olumlu bir şey olarak yazıyorum dizinin hanesine, zira bu Fatma’nın hikayesi. Diğer yandan son derece materyal bir zorunluluk, onca karakteri altı bölümlük bir diziye sığdırma ve bunu yaparken ana karakterden uzaklaşmama ihtiyacını da hesaba katmak lazım. İlk sorduğun soruya da bağlanmak isterim burada, alt sınıf erkeklerin hiçbirinden bir hayır görmüyor Fatma. Yani alt sınıf erkeklikler Fatma’ya taciz ve şiddet olarak dönüyor hep. Onu pragmatik bir biçimde de olsa dinlemeye ve anlamaya çalışan tek erkek eğitimli, üst sınıf Yazar. Yani Fatma’daki patriyarka ve erkeklik sorgulamasının sınır çizgisini sınıf çiziyor, sınıf söz konusu olduğunda burada duvara tosluyoruz.

Sınıf konusuna daha sonra yeniden değineceğiz. Aklıma başka bir şey takılıyor. Dizideki Fatma karakteri, kendisine dayatılan haksızlıklara ve görünmez olmaya karşı iradi olarak şiddeti araçsallaştırıyor. Bir yandan kendisini savunurken, bir yandan da yaşadığı tüm adaletsizliklere karşı isyan ediyor ve baş kaldırıyor. Kate Winslet’in başrolde oynadığı Terzi filmindeki gibi, tüm köyü yakıp kaçmasını beklerken, Fatma dizinin sonunda her ne hikmetse birdenbire vicdan azabı çekiyor ve kendisini öldürüyor. Özellikle aklını yitirme noktasına geldiğinde, dizinin başından beri izlediğimiz irade tamamen inkâr ediliyor, olup bitenler bir tür akli dengesizliğe bağlanıyor. Dizi sanki feministmiş gibi yapıp anti-feminist bir yerde noktalanıyor. Sen ne dersin?

Bu söylediğine büyük ölçüde katılıyorum. Biliyorsun şu sıralar diziler psikoloji meselesiyle yakından ilgili. Bu konuda bir şeyler yazıyorum, temel savım da dizilerde erkek şiddetinin psikolojikleştirildiğiyle ilgili. Dahası bu psikolojikleştirme erkek karakterden çok kadın karakter üzerinden işliyor. Kadın ana karakterin uğradığı şiddet etrafında örülen Masumiyet diye bir diziyi takip ediyorum, orada da benzer bir örgü ve söylem var. Yine Masumiyet Apartmanı dizisini de bu psikolojikleştirme trendine örnek gösterebiliriz. Elbette erkek şiddetinin hem erkek hem kadın açısından psikolojik nedenleri ve sonuçları var, bu her türlü eşitsizlik için de böyledir. Ancak bu dizilerde psikolojikleştirme bir tür apolitize etme stratejisi olarak işliyor. Yani şiddeti yapısal bir güç ilişkisi yerine bireysel bir sorun, bir hastalık olarak işaret etme… Dizinin son bölümü bu açıdan diğer bölümlere kıyasla epey belirleyiciydi. Fatma’nın otizmli oğlunu yolun kenarına itip ölümüne neden olduğunu da son bölümde öğrendik ve hikayenin aksı Fatma’ya dünyayı dar eden erkeklerden Fatma’nın suçluluk duygusuna kaydı ve anlatı kapandı. Fatma’nın intiharı kadar sorunlu gelen bir başka mesele patriyarkal bir tabu olan annelik mevzuuydu. Benzer biçimde dizinin “Anneler ve Oğulları” bölümü anneliği epeyce mistifiye etti ve anneleri oğullarının yaptığı her türlü pisliği örten ya da oğulları için dünyayı yıkan insan-üstü varlıklar olarak çerçeveledi. Bunun örtük bir biçimde ‘iyi de bu adamları da kadınlar yetiştiriyor’ düsturuyla ifadesini bulan kadın-düşmanı ‘şeytan anne’ söylemine göz kırptığını düşünüyorum. Kutsal anne-şeytan anne mitleriyle hesaplaşmayan bir anlatıdan da feminist bir manifesto çıkmıyor ne yazık ki. Ben yine de toptancı bir yerden bakmamaya çalışayım, Türkiye’de alt sınıf kadınlığın travmatik halini anlatmak epey cesur bir iş. Sinemayı saymazsak, televizyon kurmacasında benim bildiğim kadarıyla bir ilk bu. Diğer yandan otizmli bir çocuğun annesi olmakla ilgili de ilk televizyon kurmacası olabilir.

Dizideki anti-feminist ögelerden söz açılmışken, kadınlar arasında hiçbir şekilde dayanışma yok. Köylüsü Kadriye hatta kız kardeşi Emine bile (takma adıyla Mine) Fatma için kılını kıpırdatmıyor. Erkek senarist ve yönetmenlerden oluşan kadro kadınlar arası dayanışmayı yok sayarken bir yandan da üst/orta sınıf kadınları oldukça anti-feminist bir yerden temsil ediyor. Yayınevinde çalışan Su karakterinin uzmanlığı ile dalga geçiliyor. Yine, saç tokası üzerinden orta sınıf annenin, eşini yazarla aldattığını öğreniyoruz. Fatma’nın kız kardeşi Emine iyice şeytanileştiriliyor. Emine korkunç bir insan, duygusuz, bencil. Kardeşine en ihtiyacı olduğu zamanlarda sırtını dönüyor, tehlikeli üstelik, Bayram’ı bile tuzağa düşürüyor. Kız kardeşe olan bu öfkeyi anlamakta güçlük çektim. Hani özünü gizleyen ve kendisini Mine olarak sunarak orta sınıf erkekleri kandıran ‘sahte’ ya da ‘sonradan olma’ orta sınıfa yönelik bir nefret mi bu? Yoksa dizi feminist olmadığı gibi sınıf nefretine işaret eden bir konuma mı düşüyor?

Dediğin gibi ben burada yine sınıf meselesine döneceğim. Serra’nın annesi, Fatma’yı anlamaya ve güçlendirmeye çalışan bir kadındı sanki biraz. (E)Mine’yle de son bölümde düğümler çözüldü, (E)Mine Fatma’yı bulmak için epey çaba sarf etti ve Bayram’a kafa tuttu. (E)Mine de öyle veya böyle sınıf atlamış bir kadın belli ki. Ben esas Kadriye’yle olan ilişkisine takıldım Fatma’nın. Dizi bir yandan Avukat Levent’le Sidar arasında arabada geçen konuşmayla üst sınıfların alt sınıflara bakışına yönelik bir eleştiriyi dillendirse de alt sınıfları suç ve çıkar ilişkisinin dışında ‘göremiyor’. Fatma dışında herkes para ve çıkar ilişkileriyle belirlenmiş bir dünyada birbirine kazık atma peşinde. Fatma zekasına ve dizide sıkça dillendirilen ‘görünmezliğine’ rağmen her şeyden bihaber. Kadriye ile olan ilişkisinde komşuluk türü bir dayanışma bile göremiyoruz. Nihayetinde Fatma’nın öldürdüğü tek kadın Kadriye oldu, kendi de intihar etti. Sahi Zafer dışında alt sınıflardan hayatta kalan oldu mu?

Olmadı haklısın, herkes öldü. Dizi alt sınıfları suç ve çıkar ilişkisinin dışında görmüyor derken çok doğru bir tespit yaptın. Ancak benim kafamı karıştıran, dizinin üst ve orta sınıf kadınları yerden yere vururken, kadınların hikayelerini yalan yanlış anlatarak kendine kariyer yapan yazara karşı hoşgörülü olmaya davet etmesi oldu. Fatma’nın en güvendiği insan bu yazar, neredeyse işlediği cinayetleri itiraf edeceği, en zor durumda dahi “Ben seni arayacağım” dediği, kız kardeşi Emine’nin akıl danıştığı kişi yine bu babacan yazar. Zaten Uğur Yücel’den nefret etmek de zor. Üst orta sınıfa yönelik eleştiri kadınlardan doğru örülüyor sanki.

Bana kalırsa üst sınıfa yönelik pek bir eleştiri yok dizide. Fatma’nın yaşadığı şiddet sanki alt sınıfın sorunu gibi çerçeveleniyor. Belki avukat Levent üst sınıfların hukuki koruyuculuğunu yaparken ince bir şirketleşme eleştirisi olduğunu söyleyebiliriz dizide eğer zorlarsak. Ancak, örneğin iş cinayeti zannedilen şeyin bile Fatma’nın marifeti olduğu ortaya çıkıyor aslında. Serra’nın annesine, hatta Argah’ların annesi Lale’ye yönelik bir eleştiri de yok. Lale’nin oğlunun yaptıklarının üstünü örtmesi ‘anne-oğul’ arasındaki o mistik, yer yer ‘nüfuz edilemez’ alana bağlanıyor. Annelik Leyla’nın, Fatma’nın falan üstünde bir şey. Onların özneliklerini silen şeytan-kutsal anne karşıtlığı da böyle bir yerden türüyor bana kalırsa. Yani ben üst sınıf kadınlara yönelik bir eleştiri de göremedim. Yazar’a gelince, böyle bir karakterin, bir tür anlatıcı olarak seçilmesi de onu anlatı evreninin dışında, hatta yukarısında bir konuma yerleştirmiyor mu? (E)Mine de Fatma da Yazar’dan kendi paylarına düşen ‘hayat derslerini’ aldılar zaten. Herkese kafa tutan Fatma, kendisini hikayesi için yer yer nesneleştiren Yazar’a gıkını bile çıkarmadı. ‘Bunlar birbirini kesedursun, biz de bunların hikayelerini best seller yaparız icabında’ diyen yazar da ensesine bir kurşun yemez miydi Fatma’dan? Tamam sevimli, babacan, kendi halinde falan ama kadınların trajedilerinden kendine kariyer yapan erkekler de bir ‘Fatma selamı’ hak edebilir bana kalırsa. Senin köyü yakmak dediğin şey de böyle olurdu herhalde.

Son zamanlarda söylem analizinin sıkça gündeme geldiğini, söylem analizi kapsamında televizyon ve sinemadaki sunum biçimlerinin de çok tartışıldığını görüyoruz. Hatta açıkça itiraf edeyim, örgütlülük kapasitesi ve siyasal müdahale gücü azalan toplumsal hareketlerin ağırlıkla söylem analizi üzerinden politika yaptığını görüyorum. İngiltere’deki feminist ve LGBTQ+ hareketleri gibi mesela. Sen ne dersin üstat? 

Bilhassa medya ve kültürel çalışmalarda söylem analizi oldukça geçerli ve verimli bir yöntem. Ben de bu yöntemi kullananlardan biriyim. Söylem analizi metinleri daha iyi anlamamızı, daha da önemlisi metinlerdeki çelişki ve çatlaklar üzerinden dönüşüm potansiyellerini açığa çıkarmamızı sağlıyor. Ancak her türlü toplumsal ilişkiyi ve yapıyı söylem analiziyle anlayamayız. Fatma’yla ilgili konuşurken Netflix’i ve dizinin yapım koşullarını da dikkate almamız, dizinin söylemi dışındaki toplumsal ilişkilere ve eşitsizliklere bakmamız da bu yüzden. Kendi adıma söylem analizi üzerinden siyaset üretmeyi pek benimsemiyorum, söylem analizi olsa olsa politik metinleri ve konuşmaları çözümlememizi, eleştirel bir mesafeyle bakmamızı sağlar. Söylem analizi siyasetin tek ve yegâne aracı haline geldiğinde, siyaset sürekli bir çözümleme ve mesafelenme halini alır, eylemek güçleşir. Örneğin biraz ters bir yerden, İngiltere ve Türkiye’deki trans karşıtı feministlerin bir parça da söylemci politikalardan beslendiğini düşünüyorum. Ters bir yerden dedim, çünkü trans kimlikler ve queer politika söylemciliğin kalbinde görülüyor genellikle. Bu bana kalırsa bu politikanın ortaya çıktığı ve trans kimliklerin görünür hale geldiği dönemin ruhuyla ilişkili. Yani queer feminizm postmodern zırva deyip geçebileceğimiz bir şey değil, çünkü kendini böyle tarif eden insanlar var. Bu sadece bir politik pozisyon değil, bir varoluş biçimi. Oysa kimi feministler arasındaki eğilim queer politikayı ve trans kimlikleri postmodernizmle yaftalayıp toptan reddetme yönünde. Ne yazık ki bu durum trans ve queer kimliklerini bir ‘ergenlik hezeyanı’ gibi görmeye kadar vardı. Yani söylemciliği eleştirirken aslında karşısındakinin kimliğini ve varoluşunu bir ‘söylem’ olarak görmek gibi çelişkili bir duruş türüyor. Bana göre trans kadınların deneyimlerine sahici bir biçimde kulak vermek, dinlemek feminist bir politik eylem. ‘Esas kadınlık’ deneyimini tarif etmenin kimin hakkı olduğu üzerinden kopan kıyamet ise ne yazık ki hegemonyacı bir söylem mücadelesi. Feminist mücadeleyi var eden şeylerden biri kendi içindeki eleştirilere kulak verebilme kapasitesi. Bunu söylerken Siyah feministlerin ya da Kürt kadın hareketinin eleştirilerini düşünüyorum. Benzer biçimde trans kadınların, feministlerin eleştirilerini dinlemeyi, kendimizi sorgulamayı ve doğuştan edindiğimiz kukularımız üzerinden feminizm içinde ayrıcalık talep etmemeyi de birlikte öğreneceğiz. Bunun yolu Türk milliyetçilerinin Kürtlere, Sünni Müslümanların Alevilere yaptığı gibi kendimizden görmediklerimizi tanımlamaya çalışmaktan ziyade, onların kendilerini nasıl tanımladıklarına ve nerde gördüklerine kulak vermekten geçiyor. Trans kadınlara aslında siz kadın değilsiniz demekle Kürtlere aslında siz dağ Türküsünüz, Alevilere aslında siz Müslümansınız demek arasında bir fark göremiyorum. Trans kadınlar, ‘bir dakika, feminizm içindeki transfobiyi konuşmalıyız’ dediğinde, ‘ne konuşacağız canım siz kadın değilsiniz ki feminist olasınız’ diyerek kadınlığın nasıl tarif edileceğine ilişkin söylemsel bir egemenlik kurmaya çalışmanın feminist politik bir eylem olduğunu savunmak bugünkü esas sorunlarımızdan biri. ‘Vardık, varız, varolacağız’dan başka ne denir ki buna…

[1] The Paramilitary Hero on Turkish Television: A Case Study on Valley of the Wolves, 2015, Cambridge Scholars Publishing

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.