Feminist filozof, dilbilimci ve psikanalist Luce Irigaray, 3 Mayıs 1930’da Belçika’da dünyaya geldi. Fransız feminizmi içerisinde önemli bir yer tutan “cinsiyet farklılığı” kuramının en dikkate değer isimlerindendir. Kişisel yaşamına dair ayrıntıları bugüne dek paylaşmamayı tercih ettiğinden hakkındaki biyografik bilgiler sınırlıdır. Erkek egemen eğitim kurumları içindeki yorumcu ve eleştirmenlerin bu tür bilgileri, akademiye meydan okuyan kadın düşünürlerin çalışmalarını çarpıtmak veya onları dışlamak için kullandığına inanmaktadır. Lacan’ı eleştirme cesaretini gösterdiğinde bizzat karşılaştığı tepkiler düşünülürse, Irigaray’ın kaygıları hiç de haksız sayılmaz.

Üniversiteyi Belçika’da okuyan Irigaray, Brüksel’de üç yıl kadar lise öğretmenliği yaptıktan sonra Paris’e taşındı. Psikoloji alanında yüksek lisans derecesi (1961), psikopatoloji alanında uzmanlık diploması (1962) aldı. 1968 yılında Paris (Vincennes) Üniversitesi’nde dilbilim doktorasını tamamladı. Daha sonra kitap olarak da basılan “Demans diline psikodilbilimsel yaklaşım” konulu tezi, erkek ve kadın demans hastalarının cinsiyet farklılığına dayalı konuşma modelleri üzerineydi.

Irigaray 1960’larda, Jacques Lacan tarafından kurulan Paris Freudyen Okulu’nda psikanaliz seminerlerine katıldı. Önceleri öğrencisi ve takipçisi olduğu Lacan’ı daha sonra bir hayli eleştirmeye başladı. 1974 yılında verdiği “Öteki Kadının Aynası” başlıklı ikinci doktora tezi yayınlandıktan sonra Lacancı topluluktan dışlandı. Ders verdiği akademik kurumlardan kovuldu. Bu tarihten sonra çalışmalarını Paris’teki CNRS bünyesinde araştırmacı olarak sürdürdü ve kurumun felsefe araştırma direktörlüğüne getirildi. Irigaray’ın Lacancı psikanalize getirdiği feminist eleştirel yaklaşım bugün de önemini ve değerini korumaktadır.

Irigaray’a göre Batı kültürü (Yahudi-Hristiyan dini, Avrupa edebiyatı ve felsefesi, modern bilim), dişi olmanın çocuk doğurup büyütebilmekten fazlası olmadığının ileri sürüldüğü uzun bir tarihe sahiptir. Bu kültür, erkek olmanın ne olduğunu tanımlamakla başlar ve ardından dişi olmayı erkekliğe bağlı olarak tanımlar. Erkek olan her şeyin, dişi olan her şeyden bağımsız ve anlaşılabilir olduğu varsayılır. Tersine, dişi olan her şey ancak ve ancak erkek olan bir şeyle bağıntılı olarak mevcut ve anlaşılabilir durumdadır.

Kadınların yalnızca erkeklerle ilişkili olarak varolduğu düşünüldüğünden, erkeklere hizmet etmeleri de doğru bulunmuştur. Ve kadınların, kadınlar olarak erkeklere sağlayabilecekleri başlıca hizmet, onların çocuklarını taşımak ve doğurmaktır.

Kadınların daima “öteki” veya erkeklere ikincil olarak görüldüğü fikri, Simone de Beauvoir’a kadar uzanmaktadır. Kabaca ifade edersek, Beauvoir kadınların, erkeklerin kendilerine mal ettiği pozitif özellikleri benimsemesi gerektiği görüşündedir. Irigaray bu noktada ondan ayrılarak, kadınların erkeklerden sahiden farklı olduklarını fark etmemiz gerektiğini düşünür. Feministlerin, kadınların erkeklerle eşitliğe kavuşmalarını amaçlamamaları gerektiğini ileri sürer.

Irigaray cinsiyet farklılığı kuramını, Lacancı kavramlardan yola çıkarak ve bu kavramları düzelterek kurgulamıştır. Lacan’a göre fallustan yoksun dişi beden zorunlu olarak pasifliği ve konuşma-öncesi suskunluğu; erkek beden ise konuşmayı ve arzuyu sembolize eder. Sembolik düzen dil demektir; erkekliğin ve dişiliğin anlamlarını biyoloji değil dil kurar. Kişi bilinçli düşünebilmek için her şeyden önce dile girmek, dolayısıyla da cinsiyet farkı içinde bir konum belirlemek zorundadır.

Irigaray’a göreyse sembolik düzen bir kültürün sahip olduğu, insanların düşüncelerinin ufkunu biçimlendiren, miras alınmış fikirler ve imgeler kümesidir. Bu kültür içinde çocuklar, anne bedenini bir konuşma-öncesi pasifliğin sembolü olarak görmeye başlayınca dişi bedeni de aynı şekilde görmekten kaçamazlar. Ve dolayısıyla çocuklar dili ve arzuyu da bunun karşıtı yani erkek ve fallik olarak görmek zorundadırlar. Fakat bu, Lacan’ın düşündüğü gibi çocuğun dile girişinin kendi başına getirdiği bir sonuç değildir; çocuğun belirli bir kültüre, dişileri ikinci sıraya koyan bir kültüre girmesinin sonucudur. Çocuklar dişi bedenin genel olarak suskun pasiflik olduğu çıkarımına ancak, kültürleri onlara dişi bedenin anne bedeninden farklı olduğunu idrak etmeleri için hiçbir yol göstermezse varırlar. Bu kültürün uzun bir tarihi vardır ama yine de halen belirli bir kültürdür ve dolayısıyla değiştirilebilir.

Irigaray dişi olmayı anne olmaya indirgeyen bu kültürel eğilimin kız çocuklarla anneleri arasındaki ilişkilere zarar vermesinden endişe duyar. Kız çocuğu kendisini ancak annesi gibi bir anne olarak görebildiği ölçüde bir kadın olarak da görebilmektedir. Fakat sonra annesi tarafından boğulmuş ve yenilmiş hisseder. Annesinden kopup uzaklaşabilmek için babasına ve diğer erkeklere yönelmek, onlar gibi olmaya heveslenmek zorunda hisseder. Annesini tek başına, terk edilmiş halde bırakmaya zorlanır.

Irigaray’a göre kadınlar için gerçek sorun, dişi olmayı yalnızca negatif bir şey olarak tanımlayan sembolik düzenin varlığıdır. Kadınlarla erkeklerin tam eşitliği kazanması, sembolik düzeni olduğu gibi bırakacağı için bir kurtuluş stratejisi olamaz. Öyleyse sembolizm nasıl değiştirilebilir? Irigaray kendisinin de bazı çalışmalarında uyguladığı bir taklitçilik (mimesis) stratejisi önerir. Örneğin ergenlik ve hamilelik sırasında şekil değiştiren dişi bedenin “biçimsizliği”ni bir deformasyon ya da biçim eksikliği olarak değil, zaman içinde çoklu biçimler üzerinden gelişmenin değerli niteliği olarak yeniden tanımlamıştır.

Kaynaklar

Alison Stone, Feminist Felsefeye Giriş, çev. Yonca Cingöz, Bilge Tanrısever, Otonom Yay., İstanbul, 2016.

https://www.youtube.com/watch?v=EBon1whfgPI

https://www.britannica.com/biography/Luce-Irigaray

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.