yurumek2Lise öğrencisiyken bir gün edebiyat öğretmenimiz gece tek başına sokakta yürüyen bir karakterin hikayesini yazmamızı istedi. Kız lisesinde okuyordum, sınıf mevcudu 40 civarıydı. 40 kız öğrenci iyisiyle, kötüsüyle 40 farklı hikaye denemesi yazdık. 40 farklı yazının tek ortak özelliği, hepimizin karakteri erkek düşünmesi olmuştu. Fark etmedik bile. Ne yazarken, ne diğer arkadaşlarımızın yazdıklarını dinlerken. Ta ki öğretmenimiz bu ortaklığa işaret edip, neden gece sokakta yürüyen karakter bir kadın olamıyor sorusunu aklımıza düşürene kadar.

Birçoğumuzun hava kararmadan eve döndüğü, bir kısmımızın okuldan dosdoğru eve dönmekten başka seçeneğinin dahi olmadığı hayatlarımızda, kendi deneyimlerimizden esinlenerek hayal edemezdik tabii ki. Adını duymadığımız erkek egemen sistem, 16 yıllık ömrümüzde, türlü kılıklarda karşımıza çıkarak bize kendini benimsetmiş, tahayyüllerimizi çoktan sınırlandırmıştı.

16 yıl sonra, yürüme keyfi hayatımda önemli bir yer tutmaya başlayınca bu meseleyi tekrar düşünmeye başladım. Fikri alevleyen ise Rebecca Solnit’in Yol Aşkı: Yürümeye Övgü kitabı oldu. Kitabın bir bölümünde, izini sürdüğü yürüme tarihinin ana karakterlerinin hep erkekler olmasından hareketle, kadınların neden yürümediği meselesine odaklanıyor ve şöyle diyor Solnit: “Yürüyüşe çıkmanın, yani keyif için yürümek üzere dünyaya adım atmanın üç ön şartı vardır: İnsanın boş zamanı, gidecek bir yeri ve hastalık ya da toplumsal kısıtlamalarla engellenmemiş bir bedeni olması gerekir”. Kadınların ev içi emeklerinin boş zaman olarak adlandırılarak görünmezleştirilmesi, boş zamanın erkeklere mahsus olması meselesini bir kenara bırakırsak, kadınların yürümekle olan ilişkisi engellenmiş bedenlerine takılıyor. Solnit de boş zamanın değişkenli olduğunu not düşerek kadınların yürümemesi meselesini kamusal alandan dışlanmaları ile açıklıyor. Kamusal alan ve kadınlar arasında kurulmuş olan “uygunsuz” ilişkiyi özetleyebilecek en iyi örnek ise, Solnit’in vurguladığı “sokak kadını” ifadesi. Sokakta kadınları bekleyen taciz ve tecavüzün yanı sıra, sokakta olmak kadınlar için pek çok kültürde bir aşağılama ifadesine dönüşüyor.

Solnit kadınların yürüme özgürlüklerine konulmuş kısıtlara dair geniş bir tarihsel kesitten örnekler sunuyor. Asurlulardan günümüze kadar devam eden bu kısıtların azalmaktan ziyade biçim değiştirerek zamanın ruhuna uyum sağladıkları söylenebilir. Bu kısıtları hepimiz kimi zaman üzerine düşünerek, kimi zaman sadece baş etmeye çalışarak deneyimliyoruz. Kimi zaman taciz vesilesiyle konuşuyoruz, deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Yine de tek başına sokakta yürüyen kadın imgesinin zihnimizde ateşler yakabilmesi için bundan fazlası gerek.

yurumek1Her ne kadar konuya yazmaktan girmiş olsam da imgeler beni sinemaya ve yürüyen kadınlarıyla aklımda yer etmiş filmlere götürüyor. Bir kadının sokakta yürümesinin sıradan bir eylem olmaktan çıkıverdiği filmlere. 5’ten 7’ye Cleo’da (Agnès Varda, 1962) Paris sokaklarında yürüyerek endişesini azaltmaya çalışan Cleo’ya, Tiksinti’de (Roman Polanski, 1966) üzerindeki erkek bakışlarından kurtulmak için kendini eve kapatan Carol’a. Bakışlar arasında kıstırılmış, her anları izlenen, takip edilen, tam da bu nedenlerle sokaktaki varlıkları sıradanlıktan çıkan kadınlar.

Hiç sıradan olmayan bir kadın da Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız’da (Ana Lily Amirpour, 2014) kara çarşaflı vampir olarak geceleri sokakta yürüyor. Filmin kendisine henüz gelmeden daha adı; geceleri sokakta yürümenin kimin için “normal”, kimin için “güvenli” olduğu hakkındaki bilgilerimize güvenerek, gece yarısı tek başına sokakta olanın bir kadın olmasının yaratacağı tekinsizlikle korku-western türündeki filme hazırlıyor bizleri. Film bildiğimiz vampir filmlerinden değil; vampir kadın karakteri de bildiklerimizden farklı bir işleve sahip. Pelerin yerine siyah çarşafı sırtında, sadece taze kan bulmak için değil, yürümek için, “kötü” erkeklerin peşine düşmek için geceleri sokağa çıkan bir kadın. Gece sokakta hareketlerini taklit ettiği adamın hissettiği tekinsizlik ve endişe kadının vampirliğinden kaynaklanmıyor; gece sokakta bulunmaya cesaret etmiş olmasından, erkeğin varlığından çekinmemesinden ileri geliyor.

Peki ne kadar var bu karakterlerden? Her yıl üretilen yüzlerce filmde kadınların kendi aralarında erkekler dışında bir konu konuşamayıp, Bechdel[1] testini dahi geçemediğini göz önüne alırsak, pek yok. Bu filmler benim burada bahsini geçirdiklerimle sınırlı olmasalar da Çıplak (Mike Leigh, 1993) misali, varoluşsal arayışları içerisinde kendisini sokaklara atmış bir kadın görmek çok zor. Sokaklarda aylaklık yapmak, gece sokaklarda amaçsızca dolaşmak hâlâ erkeklerin tekelinde olsa da, son yıllarda, özellikle de Mad Max ve Star Wars serilerinin son filmleri vesilesiyle, dünyayı / gezegeni kurtarma işlerini kadınların da yapabileceği akıllara geldi. Belki açılan bu yeni kapılar bir yerlerde, genç kadınların zihinlerinde pırıltılar bırakır.

[1] Alison Bechdel tarafından oluşturulan test, filmlerde en az iki kadın karakterin birbirleriyle erkekler dışında bir konu hakkında konuşup konuşmadıklarına bakıyor. http://bechdeltest.com/ web sitesindeki listelerde de göreceğiniz üzere pek çok film bu basit testi geçemiyor.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here