Noktaların, ağaçların, devinimin ve varoluşun sanatçısı Gencay Kasapçı, Türkiye’de uzun ve mücadeleli geçen bir sanat hayatı sonrasında belki ilk defa hak ettiği ilgiye ve övgüye kavuşuyor. Sanatçının 2017’deki ölümünden sonra açılan ilk kapsamlı sergisi “Gencay: Başlangıç, Bitiş ve Sonsuzluk” vesilesiyle sanat tarihçisi ve sanatçı Özgür Ceren Can ile Gencay Kasapçı’nın sanatı, mücadele ile geçen hayatı ve Türkiye’de kadın sanatçı olmanın serencamını konuştuk.

Sergi 25 Şubat 2024’e kadar Erimtan Sanat müzesinde ziyaret edilebilir.

Gencay Kasapçı kimdir? Sen de kendisiyle 2017 yılında tanışmıştın. İzlenimlerin nasıl olmuştu?

Gencay Kasapçı aslında ressam, ama birazcık döneminin ruhunun içinden, farklı malzemeleri kullanarak sanat yapmayı da pratik edinmiş birisi. Özellikle nazar boncuğu kullandığı tasarım işleri var, heykel de çalışıyor. Seramikleri de anıtsal nitelikte, özellikle ODTÜ’deki Mimarlık Bölümü girişindeki seramik panonun macerası çok özeldi. Tam da benim yüksek lisans tezimde çalıştığım tarihsel aralığa denk gelen bir eserdi ve o dönem eser üretmiş yaşayan nadir sanatçılardan biriydi. O yüzden Gencay hanımla konuşmam gerektiğini düşünüp Mersin’e gitmiştim. Tam gittiğimiz sırada ağır bir ameliyat geçirmişti. Ama yine de bizi kabul etti. Önce evinde görüştük, sonra dedi ki, “Bu röportajı atölyemde yapmak isterim, görüntüyü de orada vermek isterim”. Yani kendisi bir sanatçı olarak o kimliği çok net kuruyor ve o şekilde temsil etmek istiyor. Yürüme zorluğu çekmesine rağmen atölyesine gittik. Atölye de çok üst kattaydı. O yaşta bir kadının çıkması, malzeme taşıması zor bir yer. “Ben de buraya yeni taşındım, daha önce daha alt kattaydım” dedi. O detayları anlatırken ben de “Niye bu kadar üst katta seçtiğiniz yer?” diye sordum. “Işığı çok güzel” dedi. Hafif şaşırarak böyle yani görmüyor musun, ışığı çok güzel. Bir döndüm gerçekten atölyenin ışığı çok güzel. Ve çok heyecanlandım. Yani o yaşta bir insan, hayattaki önceliği atölyenin ışık kalitesi. Çok ilginç gelmişti bana, çok ilham da vermişti. Çok güçlü biriydi. Sanatla ilgili tutkuları, 80 yaşında olmasına rağmen geçmemiş özel bir kadın. Ama yorgundu da, özellikle kamusal alandaki eserlerinin gördüğü tahribat üzerine konuşmuştuk ve orada bir yılgınlık hissettiğini görmüştüm. Hak hukuk arama meselesinde bana kızmıştı hatta, “Kimi kime şikâyet edeceksin, sen bilmiyor musun bu ortamı” gibi. Böyle bayağı bir mücadeleyle geçen bir sanat yaşamının sonunda yorgundu ama bir taraftan da işte atölyenin ışığını hâlâ önemseyen, kendisinin o röportajda nasıl gözükeceğini önemseyen biri, işte arkamda şu işim dursun, önünde bu heykelim dursun falan gibi. Sanatla ilgili tutkusu, sevinci, o iç mutluluğu sönmemiş, ama bizimle ilgili yorulmuş yılmış birisiydi.

Sanat hayatı çok mücadeleli geçti dedin. Onu biraz daha açar mısın?

Gencay Kasapçı okulu bitirdikten sonra Ekrem Akurgal’dan arkeoloji dersleri alıyor, ilk kişisel sergisini de Ankara’da açıyor. O sergiden eser alıyor Ekrem hoca, o sırada ona diyor ki “Sen geniş ufukları olan bir gençsin, Avrupa’ya gitsen iyi olur” ve burs almasını sağlıyor. Gencay da İtalya’ya gidiyor. Çok iyi bir ortama gidiyor, okul da iyi, kendisi de orada aktif olarak üreten sanatçıların ağına katılabiliyor. Orada tam da Avrupalı sanatçılarla eşit ilişkiler içinde sanatını üretiyor ve hatta ZERO grubuyla etkileşime giriyor. Gencay Kasapçı hayatı boyunca aslında ZERO kriterleriyle eser üretiyor. O etkileşim içinde sanat galerilerinde, etkinliklerde güzel, verimli bir dönem geçiriyor. Mücadeleler kısmı aslında orada değil. Ondan sonra Türkiye’ye dönüyor. Türkiye’ye döndüğünde eserleri Devlet Resim Heykel Sergisinden refüze ediliyor ve tabii müthiş bir hayal kırıklığı oluyor. Avrupa’da bir şeyler başarıp Türkiye’ye gelmişsin ve bu takdir görmemiş. Resimlerinde bir pentür değeri bulmuyorlar. Eserlerinde bizde olmayan o bölgede yetişen bir tür bakla kullanıyor -tam da ZERO sanatçılarının mantığı o zaten, farklı malzemelerle üretmek- o tablolarına pano diyorlar mesela. Bu tabii onu çok incitiyor. Bir dönem küser gibi oluyor ama çok kısa sürüyor bu, hemen tekrar burada da üretmeye başlıyor. Mesela ODTÜ Mimarlık’taki pano için o baklanın bir formunu üretmeye çalışıyor. Bunu da en iyi seramikten yapabilirim diye Hamiye Çolakoğlu ile konuşuyorlar ama seramik atölyesi yok, nerede yapacak? OSTİM’de seramikten elektrik malzemeleri yapan bir yere gidiyor. Orada çalışmaya çalışıyor. Sanat eğitimi olmayan, seramiği bambaşka bir biçimde kullanan insanlarla sanat eseri üretmeye çalışıyor. Daha sonra o panonun yerleşeceği yerde bir ısıtma elemanı var, onu kaldırmak istiyor, estetik olarak uygun bulmuyor. Behruz Çinici, o kadar güçlü bir erkek mimar figür, onunla bir mücadele veriyor ve kazanamıyor ve o parçaları eksik yerleştirmek zorunda kalıyor panosunu. Ama çalışıyor o parçaları. Yıllar sonra ODTÜ’nün 60. yıl kutlamaları sırasında o parçalar elindekiler model alınarak yeniden üretilip yerleştiriliyor ve bundan çok mutlu oluyor, çünkü aklında tamamlanmamış bir iş olarak bir ömür gidiyor o onunla. Ondan sonra nazar boncuklarını kullandığı bir evre var. Nazar boncuklarını bu kadar renkli olmasının sebebi aslında Gencay Kasapçı. Çünkü tek mavi renk yapılırken o böyle renklendirmeleri için boncuk ustalarını teşvik ediyor. Biraz aslında mimari seperasyonlar yapmak için boncukla çalışmaya başlıyor ama sonra heykeller, resimler üretiyor, o sırada işte yine başlıyorlar boncuktan resim yapıyor diye. Bir sanat eserinin malzemesi olmaya uygun olmadığını düşünüyorlar ve eleştiriyorlar. Onun deneysel araştırmacı, tam da bir ZERO sanatçısı olarak farklı malzemeleri deneyerek yaratmaya çalıştığı optik kurguları genellikle bizim sanat çevremizde pek karşılık bulmuyor. Bu arada işte evlilik, çocuk, çocuk yetiştirme, anne olma gibi sorumlulukları da var. Bizim görüşmemizde bunun da zor bir şey olduğuna dair, benim de çocuğum olduğu için serzenişlerini dile getirmişti, hem anne olmak, hem eş olmak, hem sanatçı olmanın zorlukları üzerine. Yine bir dönem sanat galerisi yöneticiliği yapıyor. Bir şekilde kendini var etmek, ekonomik olarak ayaklarının üzerinde durmak için zaman zaman farklı mücadeleler içine girmiş gibi gözüküyor. Hayatının en son evresinde Türkiye’yi temsil eden bir ZERO sanatçısı olduğu keşfediliyor. Yani koca bir hayatı o durumu kendi içinde tutarak geçirmiş. Sadece kendi kendisini anlayarak geçirmiş, bu ciddi bir mücadele diye düşünüyorum.

Gencay Kasapçı için sanat anlayışı özel bir sanatçı diyebiliriz sanırım, özellikle buradaki sanat ortamı içinden düşündüğümüzde, sen ne düşünüyorsun? ZERO ve opt-art yaklaşımlarından da bahsedebilir misin biraz?

ZERO’cular İkinci Dünya Savaşı sonrası bir araya gelen bir grup aslında ve tabii ki hiyerarşi, güç, manifesto bunlardan çok kaçıyorlar, doğal olarak. 1960’lı yıllarda Otto Piene, Heinz Mack, Günther Uecker, Yves Klein, Lucio Fontana ve Piero Manzoni ile birlikte pek çok sanatçı ZERO anlayışı etrafında etkinlik göstermeye başlamıştı. Felsefeye derin ilgileri olmakla birlikte; güçlü bir siyasal, sosyal ve kültürel manifestoları yoktu. Savaş sonrası yaşanan ağır karamsarlığa son vermek istiyorlardı. Doğa ve teknoloji odağında her şeye sıfırdan başlanabileceğini düşünen, tuvallerle sınırlı kalmayan, farklı teknik ve malzemeler aracılığıyla yeni biçimler arayan, ışık, yapı, devinim ve titreşim kavramlarının etrafında dönen bir gruptu. Topluma umut ve yaratıcılık öneriyorlardı; bilimin ve teknolojinin geleceğinden umutluydular. Doğaya dönüp onun olanaklarını kullanmak, ondan yeni bir şey yaratmakla ilgili heyecanları olduğu için malzemeye çok geniş bir skaladan bakıyorlardı ve deneyimi önemsiyorlardı. Sanırım şöyle diyebiliriz: Bugün yerleştirme dediğimiz, kinetik sanat dediğimiz izleyicisiyle algı mesafesinde hareketle, ışıkla, sesle iletişime geçen eserleri aslında ZERO’cular üretmeye başlıyor ve bunu önemsiyorlardı. Bir tür devinimli birim tekrarıyla sanatçı ve eser ve onu alımlayan kişi arasında bir etkileşim yaratmak istiyorlardı. O birim tekrarının yarattığı titreşimden, o devinimden karşı tarafın yaşama, canlılığa dair bir heyecan duymasını hedefliyorlardı. Gencay da zaten bunun içinden çıkıyor, yani kendini bulduğu yer orası oluyor. ZERO’cular nokta, sıfır, döngüsel bir geometrik birimin tekrarını çok kullanıyorlar, Gencay da kullanıyor ve o kendi hikayesini anlatırken hep doğumdan, kadın olmaktan, bir insanın yaşam döngüsünden çok bahsediyor. Mesela daha sonra ağaçları kullandığı evrede de gene o ağaçların, dalların, yaprakların bir araya geçtiğini, sonsuz döngülere dönüştüğünü görüyorsunuz. Gencay’ın hareketli yerleştirmeleri yok ama mesela işte Divan Otel’de enstelasyonları, sehpaları var, bu tip gündelik hayat nesnelerini tasarlama ile ilgili de çok hızlı ve çabuk adapte olan bir sanatçı olduğunu görüyoruz. Tabii bunda mutlaka o dönemin Bauhaus etkisi de var ama aklına esiyorsa bu saf sanat mı değil mi falan çok takılmadan deniyor ve onu bir soyut forma çeviriyor, öyle serüven seven bir tarafı var. Hayatının sonuna kadar da -yani ağaçlar evresinden sonra da- ZERO dönemi diye kategorize edilen optik-geometrik eserleri devam ediyor. Bu anlamda o ZERO grubunun umutlu ama bir taraftan yaşamı da varoluşu da sorgulayan sanat anlayışını benimsediğini görüyoruz. Türkiye’de onun gibi ikinci biri daha var mı derseniz… sanırım yok.

Eserlerinde yarattığı optik boşluklar ve bunların doğayla bağlarının kurulması Gencay Kasapçı’nın sanatını özel yapan etkenlerden biri diye düşünüyorum, sen ne dersin?

Evet doğa zaten onun kendini içinde iyi hissettiği bir şey, bunu kendi de ifade ediyor. ZERO’nun İkinci Dünya Savaşı sonrası çıkan bir akım olduğunu hep saklı tutarak şunları gayet net anlayabilirsin: Sanayi devrimine ya da fütüristler gibi gelecekteki olası sentetik ilerlemelere ilgi duymuyor, ondan heyecan duymuyor da daha çok doğanın kendisinden ilham alarak insanların başarabileceği şeylerden heyecan duyan birisi. Ekrem Akurgal’dan arkeoloji dersleri almış, bizim kültürümüzü çok yakından tanıyan, Anadolu uygarlıkları ve İslam sanatlarındaki geometrik kurguya da hâkim birisi ama ZERO sanatçıları ile birlikte Gencay’a baktığınız zaman Anadolu kültürünü modern sanatla yorumlamak gibi bir saikinin hiç olmadığını, ortaya çıkan eserlerin çok Avrupai avangard niyetlerinin olduğunu görüyoruz. ZERO sanatçısı ne yapıyorsa Gencay da onu yapıyor. Herhangi bir Doğulu yorum katmıyor veya kültürel bir sentez yapmıyor, tamamen ZERO’nun manifestosunun ışığında doğa, insan, başlangıç, varoluş, bu kavramların etrafında evrensel bir görüşle dönüyor. Her tür malzemeyi de buna hizmet edecek şekilde kullanıyor diyebiliriz.

Eserlerinde sık sık tekrarlar, noktasal formlar var, ama aslında her parça, her nokta birbirinden farklı ve farklılıklar birlikte bir bütün oluşturuyor. Bu bana çok etkileyici geldi.

Geometrik dizilimin hesaplı matematiksel dizgeler halinde tekrar etmesi o titreşimi yaratmaz. Aslında Gencay’ın işleri tam da bu türden yapay düzenleri bozuyor. Düzenmiş gibi gözüken kaoslar yaratıyor. Noktaların boyutlarının farklı, her biri tek tek yapılmış mesela, bir kalıp kullanmamış, bir mühür, bir şey kullanmamış, tek tek fırça ile yapmış onları. Bazıları iri, bazıları ufak, aralarındaki mesafeler asla eşit değil, birbirinin üstüne denk gelebiliyorlar. Dolayısıyla kümelenmiş kaoslar oluşuyor. Ama karşıdan baktığımda sanki bir düzeni varmış gibi oluyor. ZERO sanatçısı Heinz Mack devinimi olan titreşim halindeki görüntülerin, yarattıkları sonsuzluk hissiyle huzursuzluğun huzurunu yaşattığını söyler. Tam olarak bu. Yani ilk bakışta huzurlu bir dizilim varmış gibi gözüken şeyler biraz uzun süre bakmaya başladığınızda rahatsız edici bir kaosa dönüşüyor. Eğer ona karşı koyarsanız da sinir bozuyor ama bir taraftan renkle, ahenkle de sizi içine alan davetkâr bir tarafı var. Bu akışa kendinizi kaptırdığınız zaman da bu kaostan garip bir huzur da çıkıyor. İlginç, katmanlı resimler.  

Çerçevenin de sınırlarını zorlayan da bir hali var.

Açık kompozisyon kullanıyor, her zaman resim bir yerlerde devam ediyormuş da biz sadece bir kısmına denk gelmişiz gibi hissediyoruz. Tabii doğaya bu kadar ilgili bir sanatçının da kapalı kompozisyon kullanmasını beklememek lazım. Doğa da öyle göz alabildiğine bir şey. Dolayısıyla açık kompozisyon kullanılıyor ve aslında böyle resme yakalanıyormuşsun gibi an oluyor, karşılaşma sırasında yakalanıyorsun ve döngüden çıkamıyorsun.

Aslında o dönem  sentezci yaklaşımlar daha ön planda Türkiye’de sanat çevrelerinde, Gencay Kasapçı’nın avangard tarzı Türkiye’ye döndükten sonra nasıl karşılanıyor?

Onun yaptığı şeyin yeterince sanat olmadığı düşünülüyor. Bu kadar basit aslında, dümdüz söyleyelim bunu. Ama mesela İtalya’da çok iyi galerilerde sergi açmış ve en önemli sanatçılarıyla arkadaşlık etmiş, sergilerine gelmişler. Bunlarla ilgili Abidin Dino ile konuşurken Abidin Dino diyor ki “Gencay inanamıyorum. Nasıl bu bağlantıları kurdun?”. Ama Türkiye’de arasına katılmaya çalıştığı sanatçılar tarafından istediği ilgiyi görmüyor. O dönem erkek sanatçılar sanat yazınında çok baskınlar ve onların eleştirilerine maruz kalmış. Aliye Berger gibi. Sanat galerisi yönettiği evrede zaten artık kendini güçlü bir aktör olarak aslında o kültür sanat camiası içinde kabul ettirmiş ama bu zaman almış.

Mersin’e yaptığı iki tane meşhur heykeli çalınıyor, kuşları kırılıyor, sanatı da darbe almaya devam ediyor bir taraftan.

Bu aslında bütün sanatçıların başına gelen bir şey ama benim burada ilgimi çeken şey Gencay’ın onları tamir etmeye çalışması. Yani bence bu ciddi bir inat. Atölyeden çıkıp  yerel yönetimin kapısını çalıp eserinin hesabını sormasıydı. Yine ODTÜ panosunda da mimarın yapmayacaksın, böyle olacak dediği noktada kendi bildiği gibi çalışması, parçaları bir ömür saklaması ilginç. Onun aslında inandığı şeyin peşinden giden, kim ne derse desin, yapmaya devam eden birisi olduğunu gösteriyor. Zaten öyle biri olduğu için demek ki o kadar eleştiriye rağmen Türkiye’de çağdaş sanatta kendini var edebilmiş bir sanatçı oldu. Kıymetli kadın sanatçılarımızdan biri.

Gencay Kasapçı’nın bir kadın sanatçı olarak Türkiye’de kadın sanatçılar arasındaki yerini nasıl değerlendirirsin?

Türkiye’de zaten sanatçı olarak ayakta kalmak zor. Kadın sanatçı deyince buna bir tane daha mücadele alanı ekleniyor. Onun anlattığına göre birbirlerine destek olarak yollarına devam etmişler. Mesela seramik pano işi alınca gitmiş Hamiye hocaya sormuş, o da yol göstermiş. Başka hikayeler de var böyle. Ben dayanışma ağlarının olduğunu düşünüyorum. Buna da mecburlardı aslında galiba. Ama onun dışında kadın sanatçılar arasında ayrıksı bir yeri var mıydı? Bence yoktu. Her biri birbirinden biricik aslında kadın sanatçıların ve hep birlikte bir ekol falan oluşturuyor değiller, herkesin kendi hikayesi, kendi sanatı üslubu, kendi mücadelesi var.

Sanki unutulmuş ve hayatın sonlarına doğru tekrar hatırlanmış gibi bir şey algılıyorum.

Bunu böyle düşünmenizin sebebi bence ZERO hikayesi gene. Çünkü son yıllarında İtalya’da özellikle ZERO ile ilgili bir sergi çalışılacağı zaman tüm sanatçıları ararken Gencay’ı da arıyorlar. Sergi İtalya’da sonra İstanbul’da oluyor. Gencay’ın ZERO içindeki yeri yavaş yavaş tanımlanmaya başlayınca bir popülarite kazanıyor tekrar. Aslında tekrar popüler olmuyor, ilk defa popüler oluyor. Onun ilk geldiğinde ve sanat yaşamı boyunca ZERO ile olan bağlantısını keşfeden birisi yok.

Sen de bir kadın sanatçı ve seramik sanatçısı olarak şu zamanda Türkiye’de kadın sanatçılar için sanat ortamını ve durumları nasıl değerlendirirsin?

Sanat artık disiplinler arası bir şey oldu bence. Yani her ne çalışırsanız çalışın; bir video art eserini bir harici diskin içine koyup yurtdışına da gitseniz, tahta sandıklarda seramik formları süngerlerin arasında ambalajlayıp da gitseniz ikisi de zor ve çok ciddi bir mücadele. Ama şunu kesinlikle söyleyebiliriz, o dönemde çektikleri sıkıntılar bir şeye değdi. Bugün sanat tarih yazımında bir feminist algı var. Özellikle kadın sanat tarihçiler, gençler tekrar tekrar dönüp feminist bir perspektiften bu sanatçıların hikayelerine bakıyorlar. Bir kere bu çok güzel bir şey. Aynı zamanda kadın sanatçılar da bunu böyle okuyup böyle anlamlandırıyor, böyle ilham alıyorlar. Ben bir şeye kesinlikle inanıyorum ve başka arkadaşlarımda da görüyorum: Bizden önceki nesilden olan kadın sanatçılarla aramızda bir bağ var. Bu ne türden bir bağ? Hani belki bir toplumsal hafızanın aktarımı, belki bugünden o günü anlayıp, empati kurup, bugün artık hayatta olmayan insanlarla empati kurmanın getirdiği bir duygusal bağ, çok fazla katmanı var tam olarak tanımlayamıyorum. Aramızda duygusal bir etkileşim olduğunu düşünüyorum kesinlikle. Günümüzde sanatçılar kuşkusuz hem sanata erişmek hem de kendilerini uluslararası platformlarda göstermek açısından daha geniş olanaklara sahipler. Ama aynı zorluklar hâlâ devam ediyor. Yani hâlâ bir erkek sanatçı kadın sanatçıya göre her şeye biraz daha kolay ulaşıyor. Fakat daha az zorlanıyorlar ama onlar da mücadele veriyorlar. LGBTİ sanatçılar için de bu böyle. Ama çok başarılı sanatçılarımız da var uluslararası düzende bizi temsil eden, mesela Burçak Bingöl en son Tate’de sergi açtı. Nezaket Ekici, Yaşam Şaşmazer, Şükran Moral, Ayşe Erkmen, Gülsün Karamustafa diye geriye doğru zincir oluşur.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.