Wisconsin Üniversitesi Alman Dili bölümünde profesör olan Sabine Mödersheim, oyun oynayan çocuk imgesinin nasıl tasvir edildiğine dair bir merakla başlıyor araştırmasına. Sembolik, alegorik içerikleri inceliyor ve araştırma sahasını geç 19. yüzyılın meşhur sabun markası Pears’ın reklamına kadar olan üç yüz yıl ile sınırlıyor. İnsanın trajik durumunu ifade eden alegoriden neşeli bir oyunbazlığa uzanana değin baloncuk ve çocuk imgesinin sanat tarihindeki üç yüz yıllık değişimlerinin peşine düşüyor.

David Bailly, Still Life, 1651.

 

Erasmus’a da atfedilen bu cümle neşenin, zevk almanın, ölümlerin, korku ve sefaletin, tat almaların, kaçan kısmetlerin, bütün dramatik gelişmelerin ötesinde insan hayatının bitimliliğini ve buna bağlı olarak insan yaşamının bîçare, boş oluşunu ima eder. Olaylar ve yaşantılar, hava misali süzülüp dağılacaktır. Sanat tarihinde insanın bu trajik durumunun, bugün bize çok tuhaf gelse de, baloncuk üfleyen bir çocuk imgesiyle temsil edildiği bir dönem var.

Wisconsin Üniversitesi Alman Dili bölümünde profesör olan Sabine Mödersheim, oyun oynayan çocuk imgesinin nasıl tasvir edildiğine dair bir merakla başlıyor araştırmasına. Sembolik, alegorik içerikleri inceliyor ve araştırma sahasını geç 19. yüzyılın meşhur sabun markası Pears’ın reklamına kadar olan üç yüz yıl ile sınırlıyor. İnsanın trajik durumunu ifade eden alegoriden neşeli bir oyunbazlığa uzanana değin baloncuk ve çocuk imgesinin sanat tarihindeki üç yüz yıllık değişimlerinin peşine düşüyor.[1]

Çocukluk

Batı düşünce tarihinde, Antik dönemde örneğin Aristoteles düşüncesinde, çocuklar ve kadınlar, köleler ile birlikte kusurlu varlıklar olarak değerlendiriliyordu. Buna rağmen çocuk morfolojisi (Eros temsillerinde olduğu gibi) gerçekçi bir biçimde yer buluyordu. Fakat eski uygarlıkların çoğunda çocuk yadsınmış, resmedilmemiş, Roma döneminde ise çocuk ikonografiden tamamen silinmişti.[2] Çocuğa olduğu hâliyle ilgi 15. yüzyıl civarında Rönesans ile başladı. Möndersheim’ın araştırmasına göre, 15. yüzyıldan başlayarak erken modernliğe kadar uzanan zamanda, hayatın bir dönemi olarak çocukluk, yetişkinliğin bir parçası, yetişkinliğin ön evresi, yetişkinliğe geçiş olarak değerlendirildi; çocuk, yetişkinin henüz tam kapasitelerine kavuşmamış bir modeli, kişinin küçük bir versiyonu gibi ele alındı. Dolayısıyla bu dönemde ne kendisine has bir pedagoji ne de psikoloji teorisi geliştirilmişti. Çocukluk varoluşsal bir durumu temsil etmezken çocuklar oyun oynarken vs. resmedilmiyordu. Geç modern döneme kadar oyun oynamanın kendisi bir tür aylaklık biçimi olarak görülüyordu. Bugün modern pedagojide, oyun oynama yoluyla öğrenme biçiminde tarif edilen bir eğitim nosyonu henüz inşa edilmemişti.

Evin üretim alanı (atölye, aile çiftlikleri) olduğu, gelir ve servetin emeğe sıkı sıkıya bağlı olduğu dönem boyunca çocuklar üretici olarak değerliydi. Bir çocuğun aile refahını attıracağı varsayılırdı. Çocuk, atölyedeki ya da çiftlikteki işgücünü arttırmak için oikos’a (terimin birbiriyle bağdaşık üç anlamı: hane, aile, ekonomi) katkı sağlardı. Çocuklara “kaba davranılıyorsa” bile bu zaten “bütün emekçiler” için geçerli bir durumdu. Aile serveti çocuklar yoluyla aktarılırken “çocuklar ölüm ile ölümsüzlük arasında” (soyun devamı anlamında) köprü olarak görülüyordu.[3]

Peki çocukların oyuncakları nelerdi? Geniş kesimden çocuklar genelde etraftaki eşyalarla, bir sopayla ya da birbirleriyle oynarken daha cazibeli oyuncaklar ancak seçkinlerin erişebildiği şeylerdi. Çocukluğun sabit değil, tarihsel olarak değişim gösteren bir deneyim olduğunu ilk ortaya koyan araştırmacılardan P. Aries’e göre, 1600’lerde çocuklara has oyunlar 3-4 yaşından itibaren sonlanıyor, bu yaşlardan sonra çocuklar ya kendi aralarında ya da kendilerinden büyüklerle yetişkin oyunları oynuyordu. 17. yüzyıl sonlarında çocukların şans oyunları oynaması hoş karşılanırdı.[4]

18. yüzyıla gelindiğinde, Endüstri Devrimi ve nüfusun kırsaldan göç ederek kentlerde yoğunlaşmasına bağlı olarak hane üretim alanı olmaktan çıkarken aile kurumu da radikal bir değişim geçirdi. Çekirdek ailenin doğuşu, Shulamith Firestone’a göre yalnızca fiziksel büyümeyi içeren kısa süreli bağımlılık dönemini uzatarak çocukluğu kendine özgü bir yaşam evresi hâline getirdi. Çocukların bağımlılığının son sınırlarına kadar uzatılması kadınların anneliğe mahkumiyetini de genişletti. Kadınlar bakım işleri ve ev işlerine sabitlenirken giderek küçük çocuklarla bir arada ev içine itildi. Bu dinamikler annelik ve çocukluk olarak adlandırılan alanların sınırlarının daha keskin hatlarla belirlenmesini beraberinde getirdi. Çocukların süt anneye verilmesi gibi pratiklerin terk edilmesi, eğitimin kurumlara taşınması, çocukluk süreçlerinin yapılandırılması ve yeni çekirdek aile modeli, varsıl sınıflar ve burjuvazi arasında benimsenmiş, alt sınıflara ulaşması geç olmuştu ve esasında bu ayrımlar alt sınıflarda tam anlamıyla da hiçbir zaman yerleşememişti. Ayrıca eğitim kurumları başlangıçta tamamen erkek çocukları içindi: eğitim yoluyla uzayan çocukluk dönemi, “tam bağımsızlık anlamında yetişkinliğin, hiçbir zaman tam anlamıyla kendilerine yakıştırılmadığı” kız çocukları bakımından erkek çocukları için tasarlanandan gerçekte farklıydı.[5] Çocukluğu yetişkinliğin ön evresi olarak değerlendiren yaklaşımlar ve dini konumlandırmalar, kapitalist birikim rejimine bağlı olarak yavaş yavaş terk edildi. Modern kapitalist toplumun eğitimli işgücüne olan ihtiyacı artarken cinsiyete dayalı işbölümü, aile gibi patriyarkal örüntüler de -esası değişmeden- bu yeni sürece uyum gösterecek şekilde evrildi.

18. yüzyıl ortasında, henüz modern pedagoji ufukta değilken Rousseau “gelişim” kavramı etrafında yeni bir yaklaşım geliştirdi. Bir tür çocuk terbiyesi kitabı[6] olan Emile (1762)[7]’de, yetim bir öğrenci seçerek bir çocuğun büyütülmesini mesele etti, ebeveynlerin kendilerini ve çocukları eğitme sorumluluğuna işaret etti, çocuklara yaklaşım konusunda yetişkinleri sorguladı ve sorumlu kıldı.

Bubble blower ve çocuk imgesi

19. yüzyılda, basit, ucuz, işçi sınıfı dostu bir oyuncak olan baloncuk üfleme borusu (bubble-blower), Andrew Pears Londra’da kurduğu fabrikanın sabunlarıyla buluştu. Sonraki yüzyılda, artık tezgahlarda baloncuk üfleme kitleri satılmaya başlanmıştı. Oyuncak bugünkü modern görünümüne ise 1940’larda Chemtoy markasıyla kavuştu.

Sabine Mödersheim’in araştırmasından seçtiğim baloncuk üfleme ve çocuk imgesinin sanat tarihindeki anlamsal dönüşümü örnekleri:

Hendrik Goltzius, Quis Evadet (1594)

16. yüzyıl Hollanda resim sanatında baloncuk üfleme ve çocuk imgesi bir çeşit ölümlülük mesajı taşıyordu: Ölümün bu yolla sembolikleştirmesi oldukça yaygındı; hayatın boşunalığı, zamanın akıp gidişi, şeylerin sönümlenişi için bir figürdü. Bunun tipik bir örneği Hendrik Goltzius’un, Quis Evadet (1594) adlı tablosudur. Hayat kısa, akışkan ve ölümlüdür.

Jean-Baptiste-Siméon Chardin, The Soap Bubble, yak. 1739.

Möndersheim’in çalışmasına göre, imgenin insan hayatının bitimi ve boşunalığı türünden ağır metafizik anlam yükünden boşalması Chardin’in The Soap Bubble (1739) adlı resmi ile gerçekleşmiştir.

Sir John Everett Millais, Bubbles, 1886.

Sabine Mödersheim’in araştırması için son sınır olarak seçtiği resim ise Pears markasının reklamı. Ressam Sir John Everett Millais’ın kendi torununu resmettiği Bubbles (1886) tablosunu reklamlarında kullanmak için Pears izin ister. Sabine Möndersheim, bazı tarihçilerin bu durumu, bir sanat eserinin kitlesel tüketim ve reklam için ilk kullanılması olarak değerlendirdiğini söylemiştir.

[1] Başka bir referans verilmediği sürece kaynak Sabine Mödersheim ile yapılan röportajdır, çevrilerek metinleştirilmiştir https://www.cabinetmagazine.org/issues/9/coue_modersheim.php

[2] Mine Tan, Çağlar Boyunca Çocukluk, 1989, Volume 22, Issue 1, 71, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/788106

[3] Zygmunt Bauman, Akışkan Aşk: İnsan İlişkilerinin Kırılganlığına Dair, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Versus, 2012, s. 66.

[4] Mine Tan, Çağlar Boyunca Çocukluk, 1989.

[5] a. g. e. s. 80-86.

[6] Eser ilk defa Tanzimat Döneminde, Ziya Paşa tarafından Türkçeleştirilmiştir. Batılılaşma yanlısı öncü aydın ve yöneticilerden olan Ziya Paşa’nın şu beyitleri akıllara kazınmıştır: “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” ve “Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.”

[7] J. J. Rousseau, Emile: Bir Çocuk Büyüyor, Yayına Hazırlayan: Ülkü Akagündüz, İstanbul: Selis, 2009.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 − 3 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.