Saklı Sesler (Hidden Voices) sergisi, Türkiyeli göçmen kadınların Londra’nın Hackney bölgesindeki yerleşim sürecine ait hikâyeleri ve görselleri izleyicilerle buluşturdu. Sergiyi projelendiren Feride Kumbasar’a göre, “Göçmen kadınlar yerleştikleri alanı ekonomik, kültürel ve sosyal katkılarıyla yeniden dokuyorlar. Şehri büyüten, geliştiren ve güzelleştiren, erkeklerden önce onlar oldu.”

Feride söyleşiye seni tanımakla başlayalım istersen.

1989 yılında Londra’ya göçmüş Türkiyeli göçmen bir kadınım. Ekonomi, sosyoloji ve kentsel dönüşüm okudum. İlk yıllarda garsonluk gibi geçici işler yaptım. Sonra sırasıyla çocuklarla, gençlerle, mülteci kadınlarla çalıştım. Refugee Women’s Association‘da çalıştığım yıllarda işimin bir parçası olarak, birçok etnik gruptan kadınların örgütlenmesine, vakıf statüsü almalarına, projelerine finansal kaynak bulmalarına destek oldum.

Küçük küçük oluşumlarla yola çıkan bu kadın kuruluşları bugün kendi toplumlarında oldukça etkili, binlerce şiddet mağduru kadına danışmanlık, terapi hizmetleri sunan büyük kurumlara dönüştüler. Bir kadın örgütünde yönetici olarak dokuz yıl çalıştım. Hazırladığım birçok kadın projesini hayata geçirdim.

Bugüne gelecek olursak, halen danışman olarak İngiltere’deki bütün etnik gruplara açık çalışıyorum. Şu anda da doktoramı bitirmeye çalışıyorum.

Bildiğim kadarıyla gönüllü çalışmaların da var.

Tabii. Bir aktivist olarak özellikle kadın hakları konusunda birçok mücadelenin içinde yer aldım, almaya da devam ediyorum. Örneğin İngiltere’de zorla evlilik ve namusa bağlı kadın cinayetlerinin yasama ve yürütme mekanizmalarındaki kişiler tarafından anlaşılması, tanınması ve kadına şiddete yasama ve yürütme olarak gerekli refleksin verilmesi için, cinayet davaları üzerinden İranlı, Iraklı kadınlarla kampanyalar yaptık. Toplumlardaki bu şiddet biçimlerinin tanınmasını sağladık. Polislerin, komiserlerin, avukatların, savcıların, doktorların kadına yönelik şiddet, sözde namusa bağlı şiddet konularında zamanında tanı ve koruma sağlanması için eğitim almalarını sağladık.

Öte yandan, 1993-1995 yılları arasında DırDır diye bir kadın dergisi çıkarıyorduk. Türkiye’de Pazartesi, sonrasında Rosa’nın çıktığı yıllardı. Biz de Londra’da bu dergi etrafında her salı kadınlar olarak toplanmaya başladık. Tartışma konularımız bazen Türkiye’deki kadın politikaları yörüngesinde olsa da Türk ve Kürt göçmen kadınların birlikte çalışması konusunda çok yol kat etmiştik. Ben DırDır’ın yazımından baskısına, satışından dağıtımına, toplantılarına kadar her aşamasında bulundum.

Feminist yanın göçmen hayatınla birleşince sanki profesyonel hayatını da bir aktivist gibi şekillendirmişsin. Aynı zamanda sanatçı kimliğin de var. Saklı Sesler sergisinin çıkış noktası neydi? Süreç nasıl gelişti? Bunu bize anlatır mısın?

Doktora konum Türkiyeli göçmen kadınların yoğun olarak yerleştikleri alana, yani Londra’daki Hackney’e ekonomik, sosyal ve finansal katkıları ve alan yaratmaları. Diasporik alan kurma aktivitelerini incelemek. 1980 ve 2018 sürecine bakıyorum. Hem kadınlarla sözlü tarih röportajları yapıyorum, hem de arşivlerde yazılı tarihi araştırıyorum. Sözlü tarih kayıtlarıyla bir anlamda hayat hikâyelerini topluyorum. Sözlü tarih çok radikal bir yöntem, çünkü resmi tarih hep güçlü olanın hikâyesini anlatıyor. Toplumun bütün hikâyesi onlardan ibaretmiş gibi. Kadınların, çocukların, işçilerin, göçmenlerin, engellilerin hikâyeleri yokmuş gibi göz ardı edilmiş.

Göçmenlik tarihini erkek göçmenlerin hikâyeleri üzerinden, kentsel dönüşüm hikâyesini ekonomik olarak güçlü ya da yerleşik toplumun hikâyeleri üzerinden yazmaları ve anlatmaları kadınların hikâyelerini kaybetmesine neden oluyor.

Örnek vermek gerekirse Hackney’deki gece ekonomisini yaratan ve kültür tüketmeye odaklı orta sınıfı Hackney’e çeken yiyecek sektörü, Türkiyeli kadınların emeği üzerinde yükseldi. 1980-90 arası tekstil fabrikalarında uzun saatler çalışarak aile geçimlerini sağladılar. Bu fabrikalar kapanınca da kendilerine yeni iş alanları arayışına girdiler. Biriktirdikleri paralarını o zaman suç bölgesi sayılan ve kimsenin yatırım yapmak istemediği Hackney bölgesine yatırdılar. Çünkü yaşadıkları yer orasıydı. Düşünmeden yatırım yapan kadınlar, kentsel dönüşümün asıl tetikleyicisi oldu.

İşte görmezden gelinen yakın tarihin bu yüzünü açığa çıkarmak için kadınlarla uzun röportajlar yapıyor, bahsettikleri olayların yazılı tarihte izini sürmeye çalışıyordum. Türkiye’de göçmenlerin kenti dönüştürmeleri çok negatif algılanıyor. Oysa o göçmenlerle gelen kültürün kente getirdiği renkleri görebilseler ve çeşitliliğin özgürleştirici etkisinin farkına varabilseler bu algıdan uzaklaşmak daha kolaylaşacak ve belki kentin dönüşümüne fırsat verecekler.

Yaptığın kolay bir hikâye avcılığı gibi görünse de ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyorum.

Evet, aynen öyle. Hikâyeleri takip ediyor, bazen birbiriyle kesişen olayları, hayatları görüyorum. Yani bir kapı, başka bir kapıya açılıyor. Kişisel arşivler beni yepyeni hikâyelerin peşine düşürüyordu. Sonra bir kopukluk sezinledim. Genç nesil kendi annelerinin buradaki geçmişini bilmiyordu. Hatta kadınlar kendi tarihini de unutmuş gibiydi. Oysa o 80’lerde 90’larda mülteci, öğrenci işçi olarak gelen kuşak burada çok önemli olaylar yaşadı, çok şeyler başardı. İlk diasporik toplum olmanın temellerini onlar attı. İlk toplum merkezlerini, ilk festivalleri, ilk kadın yürüyüşlerini, ilk kampanyaları onlar örgütledi. Irkçılığa, cinsel saldırıya, her türlü ayrımcılığa ilk onlar tepki verdi. İlk onlar haklarının peşine düştü.

Bir örnek verebilir misin?

Mesela o tarihlerde erkek şiddeti gözle görülür biçimde artmıştı. Üç kadın arka arkaya öldürüldü. Esen Yılmaz, bunların ilkiydi -ki Esen daha önce polisten yardım istemiş bir kadındı. Yani sistemde şiddet mağduru olarak bilinen bir kadındı. Hem kayıt altına aldıkları bu kadını korumayıp hem de dosyaya “fahişeydi” notunu koyunca, polisten aldığı haberle Hackney Gazette gibi yerel gazeteler de, Guardian gibi ulusal gazeteler de aynı söylemle haberi yayımladılar. Bunun üzerine Türkiyeli kadınlar kapsamlı bir protesto eylemi başlattı. Yürüyüşler, polisle toplantılar, gazetelere röportajlar, birçok eylem yapıldı. Unutulmayacak, kalabalık bir yürüyüştü. Bu eylem hem bizim toplumumuzun hem de yerel belediyenin ve diğer resmi kurumların dikkatini çekti.

O olaydan sonra Hackney’de kadına karşı şiddet olaylarında resmi kurumların tutumu değişti. Daha hassas davranmaya başladılar. Eğitim aldılar. Bizim toplumumuza, kadınlara destek sunmaya başladılar. Bugün düne göre iyileşmiş yasalar varsa Esen Yılmaz için yapılan o eylemlerin bundaki katkısı tartışılmaz.

Ayrıca o dönemde Türkiyeli kadınlar için bir kadın sığınağı açma kampanyası başlatıldı. Sığınma evi açılamadı ama var olan sığınak servislerine (Hackney Women’s Aid, yeni adı Nia) birçok Türkçe konuşan kadın eleman alındı. Böylece Türkçe konuşan kadınlara kendi dilinde daha fazla destek sağlanmış oldu.

Serginin sürecine dönecek olursak anıları ve belgeleri toplayarak mı başladın?

Evet. O tarihleri yaşayan kadınları konuşturdum. Üçer, beşer dakikalık kayıtlar hazırladım. Çevirilerini de ses kaydı yaparak ekledik. Böylece sergi iki dilde hazırlanmış oldu. Her hikâyeyi fotoğraflar, dergiler, posterler, pankartlar, notlar, yani bulabildiğim görsellerle destekleyerek sergiledim.

Sergi devam edecek mi? Mesela önümüzdeki yıl yeniden açmayı düşünüyor musun?

Emin değilim. Başlangıçta devamlılığı olsun diye düşünmemiştim ancak neden olmasın ki? Serginin geriye dönüşleri çok iyi oldu. Herkes heyecanlandı. Yeni malzemeler çıktı. Genel olarak insanlar devam etmeli dediler. Anlatacak çok şey var. Ancak bu tek başıma benim yapabileceğim bir şey değil. Belki bir ekip, gönüllüler grubu filan.

Serginin kitapçığı da var sanıyorum.

Evet. Etkinliğin son gününde bir kitap ciltleme atölyesi yaptık. Kadınlar kendi sergi kataloglarını kendileri yaptılar. Videolardaki hikâyelerin transkriptleri, görsellerin fotoğrafları olan sayfaları bir araya getirerek bu katalogları elde ciltlediler ve alıp gittiler. Daha sonra bir sergi olursa bunları kullanmayı düşünüyoruz. Aynı zamanda da sergiyi kayıt altına da almış olduk.

Hafızalarımızı kayıt altına alan bu sergiyle ilgili amacına ulaştın diyebilir miyiz?

Elbette en azından hafızalarımız yenilendi. Tekrar o günleri konuştuk. Çocuklar annelerinin tarihini öğrendi. Bu benim için çok önemliydi. Ayrıca şöyle bir soru da çıktı. Niye o günlerdeki gibi aktif değiliz? Ayrıca yeni göçmenlere ve sonraki kuşaklara bu tarihi aktarmak, bugünü paylaşabilmek ve geleceği birlikte kurabilmek için çok önemli. Ben bu sergide bu aktarımı; tanıklık kayıtları, dergiler, posterler, fotoğraflar, kısa filmler ve türküler kullanarak yapmaya çalıştım.

Sergiyi sadece biz değil, diğer etnik gruplar ve İngilizler de izledi. Onlar için ne ifade etti dersin?

Dünyanın her yerinde göçmen kadına toplumun yükü olarak bakılıyor. Sergi Batı’daki “zavallı üçüncü dünya ülkesinin ezilmiş Müslüman kadınları” söylemini sorgulattı bence. Göçmen kadınlar yerleştikleri alanı ekonomik, kültürel ve sosyal katkılarıyla yeniden dokuyorlar. Şehri büyüten, geliştiren, güzelleştiren bence erkeklerden önce onlar oldu.

Bu arada sergi için seçtiğin mekân da ilginç ve çok uygun olmuş diye düşünüyorum.

Evet, Newington Green Meeting House’un sergiye kapılarını açması ve finansal destek sağlaması güzel oldu.

Burası mekân olarak İngiltere kadın tarihinde önemli mücadelelere ev sahipliği yapmış bir yer. 1708’de muhalifler tarafından kurulan bir kilise. Her zaman muhaliflerin ve radikallerin evi olmuş. Bölgenin radikal tarihine merkez olmuş, her türlü dini inanca ve hatta inançsızlığa kapısını açmış bir kilise. Rahatça tartışmaların yapıldığı, düşünce devriminin tohumlarının atıldığı özel bir merkez. Aydınlanma döneminin ünlü filozofları David Hume ve Adam Smith bu kilisedeki tartışmalara katılmış isimlerden bazıları. Batı feminizminin anası sayılan Mary Wollstonecraft’ın düşüncelerinin şekillendiği, tartışmaların ve kadın örgütlenmesinin başladığı merkez. Sergi salonunda Mary’nin çok güzel pirinç bir heykeli daimi olarak sergileniyor. Yani bir anlamda 1700’lerle 1900’lerdeki kadın tarihini bir araya getirdik. Serginin bu odada olması bana ayrıca heyecan verdi.

Ve bu kilise halen diğerlerine göre daha radikal bir çizgide. Hemen her dinden insanın, ateistlerin ziyaret edebildiği; düşüncelerini ve eylemlerini paylaşabildiği bir yer. Günümüzde yerel çevre ve kuir hareketinin, diğer yerel gurupların toplantı ve etkinliklerini yaptıkları bir mekân.

Feride bu anlamlı sergiyi bizimle buluşturduğun için ve ayrıca söyleşi için teşekkürler.

Benim de çok keyif aldığım bir röportaj oldu. Ben teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 × 5 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.