ikisinden-bir-kolaj-yapsaniz“Ferrante’nin kim olduğunu öğrenmek istiyorsanız, bulmanın çok kolay bir yolu var: Kitaplarını okuyun”

Elena Ferrante geçtiğimiz yıl, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük ilgiyle okundu. Bizler, 1950’lerden bugüne anlattığı Napoli öykülerinde kadınlar arası ilişkilerdeki dayanışma ve çatışma öykülerinin kapsayıcılığına ve gerçekliğine, patriyarkanın binbir formuna, sınıfa, kimliğe, siyaset biçimlerine ve dört ciltte anlatılan tüm tarihsel arkaplanın yaşadığımız ülkeyi anımsatmasına şaşırdık, etkilendik.

Ferrante, anonim kalmak istediğini verdiği yazılı mülakatlarda defalarca belirtmiş bir yazar. 2 Ekim Pazar günü İtalyan bir gazeteci Ferrante’nin kim olduğunu bulduğunu iddia etti ve sansasyonel varsayımlar öne sürdü. Ardından Twitter ve çeşitli internet portallarında hızla yazılar yayınlandı. “Kadın yazar olmak” meselesi çeşitli veçheleriyle gündeme geldi. Aşağıda, konu ile ilgili bir yazı ile bir Twitter flood’ını bulabilirsiniz.

Elena Ferrante’nin gerçekte kim olduğu kimin umrunda? O bize hiçbir şey borçlu değil!

Suzanne Moore, The Guardian 3 Ekim 2016

Çöp kutularında birilerinin hayatına ya da kimliğine ilişkin ipuçları aramak, ünlülere ait bilgileri satan aşağı yaşamlara sahiplerin yaptığı bir dedikodu gazeteciliği aktivitesi olarak kabul edilir. Bu oyunda ünlüler bize bir şeyler “borçludur” çünkü onları biz “yapmışızdır”, dolayısıyla böyle ihlaller meşrudur.

Artık bu aktivitenin edebi eşdeğeri de var ve kötü kokusu göğün üst katmanlarına kadar yükseliyor. Elena Ferrante, çok satan haline gelmiş Napoli Serisi kitaplarının yazarı. Bir kez Ferrante’nin dünyasına adım attığınızda, bu dünya sizi değiştiriyor. Ferrante, kadınların hayatlarındaki değişimlere ilişkin dahice romanlar yazıyor. Bedenlerimiz, hayatlarımız, politikamız üzerine romanlar. Kitapları bizi birleştiren ve ayıran şeylerden bahsediyor. Kendisinin hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyoruz, çünkü anonim kalmayı seçti ve buna hakkı var. Kitap turnesi, edebiyat festivali, pırıl pırıl yazar fotoğrafları ona göre değil. “Kitapların, bir kez yazıldıktan sonra, yazarlarına ihtiyacı kalmadığına inanıyorum” diyor. Bunun yanı sıra, anonimliğini korumayı neden istediğine dair kurgunun doğası hakkında daha karmaşık açıklamalar da yaptı.

Gerçekte kim olduğunun hiçbir önemi yok. Bize verecek bir hesabı yok. Ama görünüşe bakılırsa bir sahtekar ya da bir katil ya da ucuz bir ünlü muamelesi görmesi ve mahremiyetinden arındırılması gerekiyormuş.

Kendini beğenmiş, rezil bir “özel” araştırmacı, Roma’da yaşayan bir çevirmenin finans ve gayrimenkul kayıtlarını inceleyerek Ferrante’nin kimliğini ortaya çıkardığını iddia ediyor. Kendi kendisini “gerçek”in savunucusu addetmiş birinin ortaya attığı bu edebi sansasyon, aslında çirkin bir ihlal. Claudio Gatti’nin bu yazarın gerçek kişiliğini ortaya çıkarmaya hakkı yok. Yaptığı iş için bulduğu özür, Ferrante’nin “zaman zaman yalan söyleyebileceğini” ifade ettiği an, kitaplarının arkasına saklanma hakkını yitirmiş olması. Hatta işi, kitapları aslında bu kadının kocasının yazdığını iddia etmeye kadar vardırıyor. Edebiyat anlayışından, hayal gücünden ve mahremiyete saygıdan yoksun bu adam kim ki çıkıp da politikacıların yalan söylememesi gerektiğini, dolayısıyla da kendisinin çok satan bir yazara bunu yapmasının meşru olduğunu söyleyebiliyor? Ve neden New York Review of Books bu süprüntüyü basıyor?

Belki Ferrante biraz da erkeklerin kadınları aşağılamak için kullandığı yolları kitaplarında o kadar iyi anlatmış olduğu için, eserlerini sevenler dehşete düştü. “Erkek iktidarı, ister kaba kuvvetle ister incelikle dayatılsın, hâlâ bizi kendine tabi etmeye kararlı.” Aynen öyle.

Ferrante’nin kitaplarından, edebiyatta ender bulunan, kadın dostluğunun iç dünyasına atılmış bir bakış olarak bahsediliyor. Ki gerçekten de öyle, ama aynı zamanda daha fazlası. Bir yazarın, hakkında yazdığı topluluğa karşı sorumluluğuna ilişkin. Kaybolma isteğine ilişkin. Erkek şiddeti, iktidar ve politikaya ilişkin. Kitaplar faşistleri, komünistleri, radikal hareketleri, uyuşturucuları, gelişen teknolojiyi içine alarak, İtalya’nın 1950’lerden 2000’lere kadarki değişimlerinin haritasını çiziyor. Bu, ete kemiğe bürünmüş bir toplumsal tarih. Yazarın gerçek kimliğine ilişkin bu saplantı, bir kadının bunu başarmış olabileceğine duyulan inançsızlıktan kaynaklanıyor. Ya bu kitaplar hatırat (kadınsılaştırılmış ve ikincilleştirilmiş, bir tür günah çıkarmaya indirgenmiş bir tür) değil de gerçekten hayal gücü ve zekânın ürünüyse? O zaman yazar hile mi yapmış oluyor? Yazarın kimliğini araştırma konusundaki bu inat, bunu ima ediyor.

Ferrante bunu nasıl yapabiliyor? Dahi olmak yeterli değil. Ama ben, o bize hiçbir şey borçlu değil diyorum. Eğer bugün onun aslında bir erkek olduğunu öğrenseydim yine aynı şeyi söylerdim, çünkü bu yazar bize bir dünya kelime veya kelimelerden bir dünya verdi. Ve bu dünyayı kelimelerle kurarak ve bozarak canının istediği şekilde dönüştürebiliyor. Eğer anonim kalmazsa yine yazmaya devam edeceğini, ama yazdıklarını basmayacağını söyledi. Umarım bu kirli detektiflik yoluyla Ferrante’yi bitirme teşebbüsü, yalnızca ucuz bir yan hikâye çıkarma derdinden ibarettir.

Bir gerçek baki: eğer Ferrante’nin kim olduğunu öğrenmek istiyorsanız, bulmanın çok kolay bir yolu var. Kitaplarını okuyun.

Lili Loofbourow, Twitter, 2 Ekim 2016

Bugün, mahremiyete çok önem veren -basın endüstrisi ve kadınların bunun içinde nasıl karşılandığına ilişkin yaptığı açıklamalar mevcut- müthiş bir sanatçının gerçek ismi ortaya çıkarıldı.

Geçenlerde isimlerin gücüne ilişkin bir yığın şey yazmıştım. Bilhassa Trump’ın tiklerine isim vererek, yarattığı etkilerin bir taksonomisini çıkartmıştım.

Bunu yapmak, çok bariz nedenlerden ötürü önemli: çünkü bu hilenin nasıl işlediğini gördüğünüz zaman, etkisini kaybediyor.

Tarih boyunca, kadınların “numaralarını” adlandırmak ve kadınsı hareketleri sınıflandırmakta çok hızlı olduk (uysal/dırdırcı/flörtöz/kışkırtıcı/sürtük)

Aynı şey azınlıklar için de geçerli. (Antropolojinin karşılaştığı en temel problemlerden biri, kendine ait olmayan davranışları ve kültürleri etiketlemenin kolaylığı olmuştur.)

Buna karşın sizler, varsayılan (beyaz erkek) gözlemciler, bundan muzaffer biçimde muaftınız. Evrensel olabilirdiniz. İsimlendirebilirdiniz.

Adem hayvanlara isim verdi falan filan. Kusursuz bilgi. Nesnellik.

Ancak yakın geçmişte erkeklerin davranışları da sınıflandırılmaya ve isimlendirilmeye başlandı, ve bu başından beri her adımda kavgaya sebep oldu. Neden?

Çünkü erkekler -ancak kendi başlarına geldiğinde- isimlendirmenin haksızca ve indirgemeci olduğunu keşfetti! Yani “açüklamak”, onların ortaya sunduğu katkıyı küçümsemek demekti.

(Oysa örneğin, bir kadının mutsuzluğunu tekrar tekrar ifade etmesini, siniri bozulan dinleyici üzerindeki etkiye indirgeyen “dırdır” kavramında bir sorun yoktu.)

Erkekler haklılar: isimlendirmek gerçekten de indirgeyici. İsimlendirmek, bir şeyi nasıl algıladığını ve buna ne kadar önem ve otorite addedeceğini etkiler.

(Bir filme “komedi” deyin, Oscar alma şansını sonsuza kadar kaybeder.)

Gerçek şu ki kadınları, isteklerini, beklentilerini ve otoritelerini isimlendirmek ve indirgemek konusunda çok fazla deneyime sahibiz.

Kadın sanatçıları isimlerine indirgemek ve sanatsal çabalarını “marka olmak” gibi korkunç yaftalarla ilişkilendirmekte çok iyiyiz.

Kamusal alanda bir şey yapan bir kadına “ilgi orospusu” demek adeta bir refleks.

Elena Ferrante bu refleksi kısa devreye uğrattı. Yaptıklarını “dikkat çekmek için” yapıyor olamazdı, çünkü üzerinde hiçbir dikkat istemiyordu.

Sistemi hack’ledi. Eseri merkeze koydu. Bizim bütün aptalca indirgemeci eğilimlerimizi, kendisini ulaşılamaz yaparak sekteye uğrattı.

Kadın sanatçılara musallat olan alakasız, kişisel teferruat, onun kitaplarına böylece dokunamadı.

(Ferrante bunu gerçekten uydurdu mu? O kadar mı dahi? Yoksa bu, üzeri hafifçe örtülmüş bir hatırat mı? Bu sonuncusu önemli.)

Hatırat, farketmiş olabilirsiniz, kadınsılaştıkça prestij kaybetti. Neden? Birçok sebepten (bazıları çok kötü sebepler). Ama en önemli olanı şu:

Erkeklerin itirafları sanatsal, felsefi ve deneysel olarak kodlanır. Kadınlarınki cesur, ananevi ve ham olarak.

Kadınların ve erkeklerin “dehasına” ilişkin mitler, kadınların ve erkeklerin hayatına dair salakça kodlarımıza paralel işliyor. Erkekler hayatlarını ve öykülerini YARATIR. Kadınlar onları yaşar ve hayatta kalır.

En iyi ihtimalle, kadınlar başlarına gelenleri cesurca sayfaların üzerine kanarlar. (Sanat mı? Ne sanatı?) En kötü ihtimalle, “bunu ilgi için yapıyorlardır.”

Knausgaard’ın aslında bir kadın olduğu ortaya çıksa ne olurdu? İşleri küstahça bulunur ve bir kenara atılırdı. Kendisi de.

Knausgaard ve Ferrante ikiz yayıncılık fenomenleri. Knausgaard ismine indirgenmeksizin o ismi kullanabilirdi. Ferrante bunu yapamazdı.

Bizim Ferrante’nin romanlarını gerçekten oldukları biçimde, seçkin eserler olarak alımlayabilmemiz için, kendisinin kaybolması ve aradan çıkması gerekiyordu.

Salakça şeylere bakmaya o kadar programlanmışız ki -güzel mi? Eski sevgilisi kim? Kızları gerçek mi? – eğer bunu yapmasaydı, yapıtın mükemmelliğini gözden kaçırırdık.

Takma adla yazması, okurlarına verilmiş bir armağandı. Kendisini kadınlığına, ailesine, biyografisine indirgememize karşı bize yaptığı bir aşıydı.

Övgüleri, ödülleri, ve egosunu pohpohlayacak milyonlarca okşayışı toplamaya direndi. Yani bizi Like’larımızı takıntılı biçimde kontrol etmeye iten dürtülere karşı.

Kendisine dahi dediğimizde, saklı kalmayı seçti.

Ama bunların hepsi bir hiç içinmiş, çünkü adamın teki ismini ortaya çıkarmaya karar verdi.

Şahane.

Bu yazı Ayşe Toksöz tarafından çevrilmiştir. 

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.