Türkiye çağdaş sanatının genç kuşak kadın temsilcilerinden Zeyno Pekünlü’yle Türkiye ve dünya gündemi, sanat alanı, feminizm, mücadele ve yapıtlarına dair kapsamlı bir sohbette buluştuk.

minima-akademika-2Zeyno Pekünlü ilk etapta sanatçı, akademisyen, yönetmen ama sanki bir meslekmiş gibi “aktivist” olarak da tanımlanıyor. Bu neden senin kimliğini tanımlayan bir sıfata dönüştü?

“Aktivist” sanırım şöyle ya da böyle aktif siyasetle ilgilenenlere ne diyeceğimizi bilmediğimizde kullandığımız, kimsenin de içinin tam rahat olmadığı bir kelime ama nelerin parçası olduğumu söyleyeyim istersen. 2012’den beri, Müştereklerimiz politik ağının bir parçasıyım. Farklı hareketleri, mücadeleleri ortaklaştırmak, aralarında bağlar kurmaya çalışmak için çeşitli grupların yan yana gelmesiyle oluşmuştu. Şu an biraz Türkiye’nin de geldiği noktadan dolayı çok aktif olarak yan yana gelemesek de Dünyada Mekân isimli bir dayanışma mekânının bileşeniyiz. Dünyada Mekân bir dizi forum sonucu ortaya çıkmış, freelance ve beyaz yakalı çalışanlar için bir dayanışma mekânı. Plaza Eylem, Kaç Bize Gel gibi başka gruplarla ortak yürüttüğümüz bir iş. Aynı mekânda DÜRTÜK, yani Direnen Üretimci Tüketim Kooperatifi’nin de faaliyetleri sürüyor.

Sanatçı kimliğine gelirsek, sıradan metin ve görüntülerin biçimselliğini bozarak, bağlamından kopararak ya da farklı şekilde kategorize ederek, malzemelerin toplumsal işlevlerini tersinleme yoluyla ifşa ediyorsun. Toplumun atfettiği kırılgan ve “verili kimlikler”in etrafını çeviren anlamları absürtleştirerek sergiliyorsun. Bu “verili kimlik” olgusu neden bu kadar ilgini çekiyor? Bu kavramı açar mısın?

Sanatı diğer alanlardan da çok ayırmadan söylemek gerekirse, bir düşünce, fikir, bilgi, herhangi bir şey üretiyorsan sanırım genellikle kendi merak ettiğimiz ya da rahatsız olduğumuz konulardan yola çıkıyoruz. Kimlik bir yandan kolaylıkla telaffuz edip geçtiğimiz bir şey, diğer yandan Türkiye’de pek çok kutuplaşmayı körükleyen ve hayatımızı çok etkileyen bir şey. Önceden yoktu demiyorum ama ben 2000’ler sonrasında hayatımda bunların ağırlığını ve etrafında dönen tartışmaların yıkıcılığını hissetmeye başladım. Ulusal kimlik olsun, etnik kimlik olsun, cinsiyet kimliği olsun, memur çocuğu olmak, İzmirli olmak olsun kafamda sorular dönmeye başladı. Bunların tümünün bir yandan ne kadar yapay şeyler olduğunu, diğer yandan hayatımızı ne kadar gerçek bir şekilde etkilediğini düşünmeye başlamamla birlikte yaptığım işler de buraları kurcalamaya başladı. Kendi üzerime yapışan kimliklerin saçmalığına, uydurulmuşluğuna dair ya da bu kimlikleri kuran mitlere dair ne yapabilirim diye düşünürken bozma ve yeniden düzenleme diyebileceğim bir metoda yönelmiş buldum kendimi. Didaktik bir şekilde söylemektense düşündürecek bir alan açmaya çalıştım. O yüzden çoğu çalışmanın içinde “ben” çok görünür değilim. Birtakım parçaları ayırıyorum, birleştiriyorum ve gerisini karşı tarafa bırakıyorum. Ona nasıl yaklaşacağının, izleyicinin kendi hayat tecrübesi tarafından yönlendirilmesine inanıyorum, bunun için uğraşıyorum.

İşlerinin dikkat çeken yanı, son işlerinde özellikle görülür durumdaki, kullandığın görsel buluntu parçalarının sadece Türkiye’yle kısıtlı değil uluslararası kaynaklı olması. Çoğu sanatçı ya da üretken kişi bunu tercih etmiyor, yerelle kısıtlı kalıyor.

Son işler dediğin için örneğin “erkeklik” meselesinden bahsedebiliriz. Kadınların yasal kazanımları ve bu yasaların ne kadar uygulanabildiği ülkeden ülkeye değişse de, kimisinde daha iyi kimisinde daha kötü olsa da toplumsal hayatın içinde yaşadığımız tecrübeler çok ortak. Uluslararası anlamda mücadelelerimiz birbirine benzer. Türkiye’nin yasal karnesinin korkunç olduğunu zaten biliyoruz ama örneğin yakın zamanda Olimpiyatlarda kadın sporculara sorulan sorular sıkça afişe edildi, kırmızı halı törenlerinde kameralara ve sorulara tavır koyan kadınları görüyoruz, kadın siyasetçilerin nasıl susturulmaya çalışıldıklarına tanık oluyoruz… Bütün bunları gördükçe yasal olanla toplumsal olan arasındaki farkı daha iyi anlıyor insan. Dünyanın her yerinde görünmez kılınmaya çalışılan davranış biçimlerinin çok ortak olduğunu gördüğüm için konuyu Türkiye ile sınırlamak istemedim. Çünkü bu evrensel bir sorun ve mücadele.

zeyno-4Peki, feminizm senin için ne ifade ediyor?

Feminizm benim için biraz nasıl olunmaz anlamadığım bir şey, “olmak zorunda olduğumuz” bir şey. Kendine “feministim” demek istemeyen, kelimeden çekinen pek çok kadının hayatına, düşüncelerine, yaptıklarına baktığınızda aslında bal gibi feminist olduğunu gözlüyoruz. Elbette bunu kelimenin en kapsamlı haline referansla söylüyorum zira feminizm anlayışlarımız arasında farklar olabiliyor. Benim için çok doğal, kendiliğinden gelişti. Feminizmin adını duyup, ne olduğunu anlamak için biraz çaba gösterdiğimde ve kendi hayatıma baktığımda “Ben zaten feministmişim ve sadece bunun adını koymamışım” gibi bir an yaşadığımı hatırlıyorum. Ondan sonra okumalarla, eylemlerle, deneyim paylaşımlarıyla gelişen bir süreç oldu.

Feminist mücadelede de gözle görünür bir çözülme var, bunda Türkiye politiği şartları da etken ama önceki kuşağın geliştirdiği pratikleri ve deneyimleri kendilerinden sonraki kuşağa aktaramaması ve jenerasyon farkının, mücadelede kopukluk yaratması gibi bir sorun gözlemliyor musun, çözülmenin sebeplerinden biri bu olabilir mi?

Türkiye’de deneyim aktarımı her alanda zaten sıkıntılı bir mesele. Feminist mücadele sanki bilgi aktarımını biraz daha becerebiliyor gibi görünüyor. Belki literatürün daha kabul görmüş olması, akademide kendine görece biraz daha fazla yer bulabiliyor olması bunda etkendir. Bilemiyorum. Ama elbette feminist mücadelenin de, en azından on senelik bir değerlendirme yaparsak, kuşak çatışmaları oldu. Daha genç kuşağın yürütmek istediği beden politikalarıyla, eski kuşağın politikalarının uyuşmadığı oldu. Feminizmin, queer feminizmle karşılaşma noktalarında birtakım çatışmalar oldu. Yine de bu tartışmaların üstü örtülmedi, tartışmalara zemin sağlanmaya çalışıldı. Sanırım nasıl yeni araçlar geliştirilir, yeni ihtiyaçlar nasıl karşılanır diye düşünmemiz gereken bir döneme girdik ve bu genel siyasi ortamla birleşince belki bir değerlendirme, düşünme, yazma, çizme evresindeyizdir. Sokaklarda daha az olabilmenin acısını belki yapamadığımız tartışmaları daha incelikli, daha derinlikli yapabileceğimiz bir dönemdeyizdir.

Türkiye’de feminizmin ördüğü politik hattı nasıl yorumluyorsun?

İşim gereği sık seyahat edebiliyorum ve Türkiye’de kuvvetli bir hareketin olduğunu, bu yüzden şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Sadece parlamenter anlamda ya da yasal haklar alanında bir mücadele ile sınırlı değiliz. Aynı zamanda bütün bir politik mücadeleler alanında feminizm kendi varlığını kuruyor ve diğer alanlar üzerinde etkiye sahip. Açıkçası bu gurur duyduğum bir şey. Bugüne kadar yaptığımız tartışmalar ve mücadelesini verdiğimiz konular başka yerlere örnek olabilecek seviyede. Bence sanat alanında da şanslı olduğumuz bir konu bu. Birkaç sene önce kadın sanatçıların gerçekleştirdiği Hayal ve Hakikat sergisinde farklı kuşakları bir arada gördüğümde ve feminist sanat tarihinin Batılı örnekleriyle karşılaştırdığımda, 60’larda ve 70’lerde Türkiye’deki feminist sanatçıların sadece beden meselesine odaklanmadığını, daima patriyarka meselesinin, onun sorgulanmasının, antikapitalist ve savaş karşıtı damarların hep görünür olduğunu görmek bana gurur verdi. Beden meselesi önemsiz değil elbette, hatta mücadelemizin temeli ama katmanlı ve başka alanlara da dokunan işler görmek bana iyi gelmişti.

Bir sanatçı olarak yurtdışına çıkıp birkaç hafta, birkaç ay geçirdiğinde, buradaki politik, ekonomik ve sosyal atmosferden uzaklaştığında, burası nasıl görünüyor?

Kadınlık tecrübesinden başlayarak bunu hem olumlu hem olumsuz çerçeveden anlatmak isterim. Özellikle Türkiye’nin batısına doğru hareket ediyorsan sokak çok daha rahat bir yere dönüşüyor, etrafta kim olduğuna bakmadan, çevrenden tedirginlik duymadan sadece kendi kendinle olmanın tadını çıkarabiliyorsun. Barda birisi içki ısmarlandığında kabul edebilirim, flört edebilirim çünkü ardından hayır dediğimde o hayır’ın genellikle anlaşılacağını biliyorum. Ama biraz daha vakit geçirip oradaki insanlarla konuştukça, o sokaktaki gündelik alışkanlıkların eşitlikçi görünümünün gerçeklik olmadığını anlamaya başlıyorsun. Aslında özel ve politik hayatların içinde eşitsizlik sürüyor. Örneğin politik ortamlarda “Biz anarşistiz, feminizme ne gerek var” gibi tavırları çok gördüm. Kadınlarda da “bizim zaten haklarımız var, bunun mücadelesine ne gerek var” gibi soru işaretleriyle karşılaştım. O zaman Türkiye’de bazı durumlarda, daha doğrusu politik mücadelenin içindeki kadınlar olarak biraz daha şanslı olduğumuzu anladığım an geliyor. Buradaki feminist hareket kendi yoldaşlarıyla da bu mücadeleyi verdi.

Örneğin Kiev’de taban hareketlerinden insanlarla konuştuğumda Meidan ayaklanmasının başlarında çok aktif olan pek çok küçük grubun meydandan çok hızla dışlandıklarını dinledim. Elbette bunun ülke dinamikleriyle de ilgisi var ama diğer yandan gelenekle de çok alakalı. Feminist hareketin de LGBTİ hareketinin de on yıllardır süren mücadelesi ve kazanımları şu an lehimize işliyor. Bazen gittiğim yerlerde dayanamayıp moderasyona müdahale ettiğim oluyor “şu adama ikinci defa söz veriyorsunuz, şurada hiç söz almamış kadın var” gibi. Sık sık ne gerek var böyle kurallara gibi tepkilerle karşılaşıyorum. Türkiye’de en azından bu çevrelerde bu tür moderasyon kuralları ender olarak sorgulanıyor. Bu, durumu eşitlikçi kılmıyor elbette ama temel tartışmalar yapılmış ve yerleşmiş en azından. Bilmiyorum, ikili bir duygu. Bir yandan gündelik hayatın içinde rahat hissetmek de çok önemli; haklarının olduğunu, kanunun uygulanacağını bilmek harika bir duygu ama diğer yandan da buradaki tartışmalarımızın, kazanımlarımızın kıymetini bilmek gerekiyor.

when-a-man-loves-a-womanÇağdaşın kadın sanatçıları bu konuda nasıl buluyorsun, bu yöndeki bilinçleri yüksek mi ve sanatlarını bu bilinçle sentezleyebiliyorlar mı?

Bence Türkiye’de harika kadın sanatçılar var. Elbette kadın sanatçı demek zorunda kaldığımız için bile biraz sinir olarak kuruyorum bu cümleyi. Örneğin bu sezon pek çok harika sanatçının kişisel sergileriyle açıldı; Yasemin Özcan, Deniz Gül, Fulya Çetin ve daha birçoğu. Ama en güzel, birbirimizle diyalog ve iletişim halinde olmak. Pek çok konuda dayanışma var. Hem birbirimizden ilham alıyoruz hem birbirimizle tartışıyoruz.

Türkiye’de bir “kadın” sanatçı olmanın “sanat sektörü”ndeki avantaj ve dezavantajları neler?

Genel izlenim şu, söylem düzeyinde sanat alanı, Türkiye’de diğer pek çok alana göre daha eşitlikçi bir alan. Sana o ayrımcılığı çok hissettirmiyor. Ama sanat akademisine gittiğinde başka bir boyuta geçiliyor. Çoğu akademide olduğu gibi araştırma görevlileri, öğretim görevlileri kadrosunda çok sayıda kadın varken profesörlük kadrolarına ya da yönetim kademelerine baktığımızda kadınların sayısı aniden düşmeye başlıyor. Sanat kurumlarında da bu gözlenebilir. Çok sayıda genç kadın kurumlarda çeşitli pozisyonlarda çalışırken yönetici pozisyonunda genellikle erkekleri görüyoruz. Bu, başka alanlardan da alışık olduğumuz bir tablo. Sanatçı dağılımına bakarsak açılan karma sergilerde kadın erkek oranı hiç fena değil, oranlar kişisel sergilerde biraz düşebiliyor. Ama satışa gelince bu dağılım değişiyor çünkü koleksiyonerlerin bir kısmında hâlâ “kadın bir noktada çocuk yapar, kariyerini bırakır” anlayışı var. O yüzden de eserlerinin satın alınması için kariyerinin oturmasını bekliyorlar genellikle. Türkiye’den feminist sanatçılarla haberleştiğimiz, zaman zaman ortak eylemler yaptığımız bir gruptan iki arkadaşımız, sanatta kadın emeği üzerine bir makale yazdı. Net rakamlara ulaşmak zor olsa da, bu konuda yazılmış ender yazılardan biri, bu yüzden önemli.

dont-let-anyone-hearÜretimlerin üzerinden bir politik okumaya gidersek, Erkek Severse ve Hep O Şarkı benim için çok özel iki işin. Sebebi iki işin de, 2010’lu yılların başlarında yapılmasına rağmen, bugünkü politik atmosfer yüzünden gündelik hayatıma sürekli değip dokunuyor olması. Bunlar gibi pek çok yapıtın, dönemin politik atmosferiyle üretilse de durduğu yerde sürekli kendini güncelliyor. Bugün dönüp baktığında, ürettiğin bu işleri nasıl görüyorsun, güncel kalmaları için kafa yordun mu, her dem taze kalmalarının bir sırrı var mı?

Hep O Şarkı’da yine ulusal kimliği oluşturan sembollerden yola çıkıyorum. Türkiye’nin garipliklerinden biri olarak ulusal sembollere dair eleştiri yapmanın Kemalizm eleştirisiyle bir tutulduğu bir dönem oldu, bu dönemin ardından iktidarın Kemalizm eleştirisini lehine yontmaya başlamasıyla kendini iktidarla aynı pozisyonda bulma endişesi oldu. Ama aslında önceki işlerde de, bu bahsettiğimiz çalışmada da milliyetçilikle patriyarkanın birbirini beslediği yerlere odaklanmaya çalışıyordum. Sanırım zaman da bunu doğruladı. Çünkü İstiklal Marşını her iktidar, o parti ya da bu parti kendi meşrebine uygun kullanmaya devam edecek. Son dönemde bayrak, marş gibi sembollerin de, egemenlik, millet gibi kelimelerin de nasıl anlam değiştirdiğine şahit olduk.

Erkek Severse’ye gelirsek aslında o çok dolaşıma girmemiş bir iş ama benim için de özel bir çalışma. Kadına şiddet haberlerini bağlamından kopararak sevimli, orta sınıf bir çiftin sevgi dolu bir pazar öğleden sonrasının içine koydum. Zira hepimiz içten içe, statümüzden, sınıfımızdan bağımsız olarak bunların özel hayatımızda başımıza gelebileceğini hissediyoruz. Her an düşünmesek de bu duygu orada bir yerde duruyor. Şiddet sadece dışarıdan gelmiyor, yakınından da geliyor. Fiziksel olmayabilir, sözlü bile olmayabilir; görünmezleşmiş iş bölümlerinde, yüz ifadelerinde, bazı şeyleri dile getirmekten imtina etmekte, bir toplantıda sözünün kesilmesinde, kimlerin gözünün içine bakarak konuştuğunda… İş açısından da o dönemde Bianet’in bu haberleri derlemesi ve Emine Özcan’ın tuttuğu arşiv önemliydi. Metinler bu arşive dayanıyor.

Kurumsal yapılarla, statik değerlerle, akademinin değişmez yapısıyla dalga geçtiğin ironik ve sarkastik işlerinde mizah duygusu çok güçlü: Maçka Demokrasi Parkı’ndaki Zapata heykelini konu eden Zapata İstanbul’da, akademiden topladığın kopyalardan oluşan Minima Akademika, Nutuk’u dilbilimsel açıdan parçaladığın Babaların Babası… Bu yapılarla temel derdin ne?

Bunlar aslında bir gözlemle başlıyor. Minima Akademika, öğretim görevlisiyken yaptığım sınavlardan sonra bulduğum kopya kağıtlarını toplamamla başladı. İlk başta bir hedefi yoktu bu toplama eyleminin, estetik olarak hoşuma gidiyordu minicik kağıtlardaki minicik yazılar. Fakat üzerine düşünmeye başlayınca pek çok şeyi açık ettiğini fark ettim. Biz hocalar olarak bize verilen iki saatte bilgiyi paketliyoruz, onlar da aynı şeyi bir daha özetliyor, o sınav kâğıtlarıyla bize ulaşıyor ve küçük kâğıtlar üzerinde bu özeti görme şansı yakalıyorum. Kopyaları ilk gördüğümde “Ben böyle kötü mü anlatıyorum ya!” diye kendime dönüp baktım. Sonra buradan dönüp sisteme baktım. Dört senede bir şeylerin uzmanı olacağını vaat eden üniversiteler ve iş bulacağının garantisi sandığın bir diploma. Profesyonel hayata hazırlanan öğrenciler, sektöre yetiştirilen işçiler… Buradan bakınca da kopya çekmek bir hackleme olarak görünüyor. Öğrenciler kendilerine dayatılan tüm sistemi başarıyla geçmek için sisteme müdahale ediyorlar. Akademiler tüm dünyada itibarını kaybedip özelleşirken hâlâ bilginin merkezi gibi davranmaya devam ediyorlar. İşin ismi de biraz bu duruma gönderme yapıyor. Dünya üzerindeki tüm bilgiyi kopya kağıtları aracılığı ile bir araya toplamayı hedeflemiş dünyanın en küçük akademisi.

Zapata İstanbul’da mini belgeseli ise, Pınar Öğünç’ün Radikal’de yayımlanan bir yazısında Maçka Demokrasi Parkı’ndaki Zapata heykeline dikkat çekmesiyle başladı ve Pınar’dan da izin alarak bu hikayenin peşine düştüm. Meksika’dan bir burs buldum ve hikayeyi hem İstanbul’da hem de Meksiko City’de takip ettim. Şişli Belediyesi de heykelin açılış töreninin görüntülerini sağladı. Böylece bu heykelin aslında Meksika’nın bağımsızlığının 100. yılı etkinlikleri çerçevesinde çok basit bir bürokratik değiş tokuş olduğu ortaya çıktı. Bu çalışma da benim için ulusal kimliği kuran mitlere ve sembollere, sembol kişilere bakma olanağı oldu. Film boyunca Zapata’nın hem farklı algılanma biçimlerini hem de klişeleri aynı anda görebiliyoruz.

Peki, bu işleri yaparkenki mizahi bakış açını hâlâ içinde taşıyor musun? Çünkü hepimiz şu dönem bir umutsuzluktan dem vuruyoruz ve gitgide yitirdiğimizi hissediyoruz.

Evet, taşıyorum ama hepimiz gibi ben de her geçen gün daha az gülüyorum. Arkadaş arkadaşa otururken bile kahkahalı geceler azalmaya başladı. Çok eskiden beri sıkı bir mizah dergisi okuyucusuyum. Türkiye’de kesintiye uğramamış birkaç gelenekten birinin mizah dergiciliği olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de mizah kuvvetli ve herkesin içinde taşıdığı bir damar. Bir yandan zor zamanlarda akıl sağlığımızı korumaya yarıyor ama çok da bel bağlamamak lazım. Suriyeli bir arkadaşımız geçen sene, “Ya biz de böyle gülerken gülerken, iktidarla dalga geçerken bir baktık savaşın ortasındayız” dedi. O zamandan beri azıcık da korkuyorum, dalga geçerken acaba olayların ciddiyetini kaçırıyor olabilir miyiz diye.

img_4818-copyŞu dönem kadınlarda yükselen bir evlenme yarışı, rekabetçilik ve alttan alta cinsiyetçi bir birbirini ezip geçme var: Tostlara dantel dikmelerle kocalara sunum yarışı, en güzel düğün, en güzel gelin yarışı, “en güzel olma” ve gösterme yarışı… Bu konuda sen ne düşünüyorsun?

Rekabetçilik kısmı için bir şey söyleyemeyeceğim, çok gözleme şansım olmadı. Ama evlilik, aile, annelik gibi şeyler yeniden yükselişte gibi görünüyor. Sadece Türkiye’de de değil, dünyada genel bir olumluma var sanki. Hiçbir temasımın olmadığı bir kadının kumandaya dantel dikmesiyle uğraşmamayı tercih ederim. Temas içinde olduğum bir kadının kendi hayatını paylaştığımız ilkelere göre yaşamaması, savunduğu ilkeleri özel hayatında uygulamaması, uygulayamaması beni daha fazla endişelendirir.

Türkiye’de son sergilenen işin, Artists’ Film International kapsamında İstanbul’da sergilenen “Bir Kadına Ürkütmeden Nasıl Dokunursunuz?”du. Bu işini biraz anlatır mısın?

Herkes gibi ben de başım sıkıştıkça Google’a soruyorum. Bu sormalar sırasında “How to …?” videoları ilgimi çekmeye başladı, her şey için bir “how to?” videosu mevcut. Ben kıvırcık saçı elektriklenmeden kurutmak için bilmediğim mucizevi yöntemler var mı diye bakıyordum, oradan erkeklerin birbirlerine tavsiye verdiği videolarla ulaştım. O zamana kadar “Pick-up artist” diye bir kız tavlama mesleği olduğundan haberim yoktu. İlk videoyu izledikten sonra dehşet ve gülme arası duygularla bağımlısı haline geldim ve bir şey yapmaya karar verdim. Asıl derdim meslekleşmiş, hayat koçu mesleğine dönüşmüş olan bu alanın altında hepimizin gündelik olarak kabul ettiği birtakım kodların yattığının altını çizmek. Bu videoları erkek arkadaşlarıma izlettiğinde, “Bu tavsiyeler mahalle ağabeyleri tarafından bize zaten veriliyordu” diyorlar örneğin. Ya da magazin dergilerinden, gazete köşelerinden tanıdık tavsiyeler. Sadece bir mesleğe dönüşmüş hali. Eminim ki birçok kadın oradaki yaklaşma şekillerinin bir kısmını tanımıştır, hepimizin üzerinde uygulanmış metotlar var o videoda.

Biz bu videoyu bir erkek iki kadın üç kişi izledik. Video bittikten sonra kadın arkadaşım diğerine dönerek biraz alaylı da olsa, “Sana şu an iyi gözle bakamıyorum” demişti. Çalışmaların kadın izleyicilerde nasıl bir his uyandırıyor, bir bilgin var mı?

Tabii, bazı kadınlar incinmiş hissederek izleyemiyor, çok saldırgan buluyor. Kimi kadınlarsa “Erkekler ne kadar zavallı, bir kadına yaklaşmak için tüyoya mı ihtiyacı var?” deyip, gülerek çıkıyor. En son Yoğurtçu Kadın Forumu’nun davetiyle kalabalık bir grup kadın olarak izledik örneğin. Tepkilerdeki farklılıkları görmek açısından çok güzel bir tecrübeydi. Kimileri erkekliğin ne kadar kırılgan olduğuna, naifliğine, çaresizliğine vurgu yaptı, başkaları tüyleri diken diken olarak, nefret ederek çıktı. Bu yüzden sergileri birlikte gezmek de güzel oluyor, genellikle ayarlamaya çalışıyoruz böyle turlar.

Bundan sonraki etkinlikler, gösterimler hakkında bilgi verir misin?

18 Kasım’dan itibaren iki ay boyunca, Ankara SALT Ulus’ta bir kişisel sergim olacak. Bu aslında Gezici Festival’in birkaç senedir gerçekleştirdiği bir etkinliğin uzantısı. Her sene bir video sanatçısı seçip o kişinin toplu gösterimlerini yapıyorlar. Buna paralel olarak da sergi açılıyor. Gezici Festival’de de iki seansta videoların toplu gösterimi olacak, üzerine sohbet edeceğiz. Ayrıca bir atölye ve başka sohbet programlarımız da olacak. Şimdilik tarihler kesinleşmedi bu etkinlikler için ama güzel bir program oluşturuyoruz.

 

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.