Mektuplarla Kadın Öyküleri, 51 yazarın katkısıyla Kadın Yazarlar Derneği tarafından kotarılan kolektif bir kitap. Ortaya çıkış süreci, mektup türünün kadınlara sağladığı avantajlar, kitapta öne çıkan temalar üzerine Sevgi Çifter ve Figen Uyguner ile söyleştik; derneğin faaliyetleri hakkında da bilgi aldık.

Mektuplarla Kadın Öyküleri’nin derleniş süreci nasıl başladı ve ilerledi?

Figen: 2019 yılının Ekim ayında yeni bir Kadın Yazarlar Derneği (KYD) kitabı çıkarmaya karar verdik. Uzun tartışmalar sonucunda öykülerin temasını; “konuşamadıklarımız, tabularımız, dilimizin ucuna gelip söyleyemediklerimiz” olarak belirledik. Bu kez eril dile itiraz şeklimiz mektuplarla olacaktı. Hemen iş bölümü yaptık ve gönüllülük temelinde görev aldık. Dilbilimci Semiramis Yağcıoğlu hocamız da onca yoğun işinin arasında değerlendirme kurulunda yer almayı kabul etti ve dernek üyelerimiz Müzeyyen Güler ile Deniz Uluköse Ceylan’ın da katılımıyla değerlendirme kurulunu oluşturduk. İlk iş, afişimizi hazırlamak oldu. Yayın organlarında sosyal medya platformlarında duyurularımızı yaptık. Son katılım tarihi olan 2020’nin şubat ayına kadar 78 mektup ulaştı elimize. Asıl çalışma bundan sonra başladı. Her birimiz öyküleri tek tek okuyup, katılma şartlarına uyup uymadığını, cinsiyetçi öğeler taşıyıp taşımadığını değerlendirdik. En az üç onay alan öyküyü kitaba eklemeye karar verdik. Arada kaldıklarımız da oldu tabii, üzerinde tartıştıklarımız da. Haksızlık yapmayalım diye, arada kaldığımız öyküler için diğer arkadaşlarımızdan yardım aldık. Bazı öykülerde yazarlarla iletişime geçtik, cinsiyetçi ya da ötekileştirici anlamlar çağrıştıran ifadeler üzerine önerilerde bulunup değiştirip değiştiremeyeceklerini sorduk, onların desteğini aldık. Sonuçta kolektif ve titiz bir çalışma sonucunda kitapta yer alacak öyküleri belirlemiş olduk. Sonrası daha uzun hikâye ama süremiz kısıtlıydı. Sevgi ile kolları sıvadık. Uzun paslaşmalar sonucu kitaba son şeklini verdik. Amacımız Nisan ayında yapılan TÜYAP İzmir Kitap Fuarına kitabı yetiştirmekti. Fakat tüm dünyayı etkileyen COVID-19 salgını bizi de durdurdu. Kitabımız baskıya hazır olduğu halde bekledi. Sonrasında buna ekonomik sorunlar da eklenince kitabın basımı 2022 yılına sarkmış oldu. Ortak seçkiye metin gönderen yazarlarımız da bu yolculukta bizimle birlikte sabırla bekledi ve her aşamada bize destek oldu. Onca zorlu yoldan sonra nihayet kitabımızı elimize alabildik.

Öykülerin tamamının mektup türünde kaleme alınmış olduğunu hatırlatalım. Neden bu türü seçtiniz?

Sevgi: Kadın Yazarlar Derneği olarak yeni projemiz üzerinde düşünürken Figen’in de belirttiği gibi konuşul-a-mayanların dillendirilmesinden yola çıktık. Kadınların kendi içlerinde yaşadıkları ancak paylaşmakta zorlandıkları ne çok şey vardı. Bu proje ile bunların birkaçının bile kamuoyunda dile getirilmesine aracı olabilirsek, yazan için nasıl bir güç oluşturacağını biliyorduk. Bunun sunuş şeklinin de mektup olmasını istedik. Çünkü mektup mahremdir, merak edilendir. İçinde kurgu barındırıyor olsa da mektup adından dolayı diğer kurgu metinlerden daha samimi gelir okura. Kimi zaman sadece bir iç dökme olan mektup; kimi zaman bir itiraftır, gizi ifşa etmektir, yüzleşmedir. Biz de bu ortak kitabımızda kadın sesinin duyulmasına, kadın hikâyelerinin görünür olmasına destek vermek, şiddetin ilk adımı olan yok saymanın üzerini çizebilmeyi hedefledik. Aslında tüm kitaplarımızdaki hedef hep aynı şu an düşündüğümde: Kadın hikâyeleri görünür olsun. Kadın yaşamlarındaki baskı, kıstırılmışlık, aile içi/dışı taciz, tecavüz, şiddet, zorbalık, zulüm ve saf kötülük deşifre edilsin, okunsun, tartışılsın, sürekli gündemde kalsın ve çözüm yolunda, daha iyi bir yaşam yolunda adımlar atılabilsin.

Sizin gözleminize göre öykülerde hangi temalar öne çıkıyor? Aile içi şiddeti; taciz ve tecavüzleri konu edinen öykülerin sayıca çokluğu benim dikkatimi çekti örneğin. Kadına yönelik şiddeti görünür kılmaya yıllardır çabalayan kadın aktivizminin bunda bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Figen: Kadının adı ne yazık ki günümüzde şiddet ile birlikte anılıyor. Bu şiddet de genellikle en yakınlarımızdan geliyor. Gördüğümüz baskı öylesine yoğun ki çocukluğumuzdan itibaren bunu hayatın doğası olarak görmeye başlıyor ve aynı baskıyı farkında bile olmadan içimizde biz de inşa ediyoruz. Ancak bunları fark ettikçe itiraz etme ve değiştirme şansımız olabiliyor. Bunda sizin de belirttiğiniz gibi kadın mücadelesi çok önemli bir rol oynuyor. Farkındalıklarımızın artması kadın mücadelesini yükseltirken, kadın mücadelesinin artması farkındalıklarımızı artırıyor. Sanırım buna da kartopu etkisi demek yanlış olmaz. Toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde LGBTİ+ örgütlerin de cinsiyet konusunda farkındalığımızı artırdığını düşünüyorum. Cinsiyetin sadece kadın ve erkek üzerinden tarif edilmesinin çıkardığı sorunları az sayıda da olsa kitabımızdaki bazı öykülerde görüyoruz. Bunun yanı sıra, aşk, sevgi gibi kavramlar Mektuplarla Kadın Öyküleri’nde yoğun olarak sorgulanıyor. Dostluk ve dayanışma örneklerinin yer aldığı öyküler bir yandan katı gerçekliği bize sunarken, diğer yandan içimizi de ısıtıyor. Kadına ve hayata dair farklı bir söz söyleyebilme, başka bir hayatı tasarlayabilme çabamızı yansıtıyor hepsi.

Kitapta her ikinizin de birer öyküsü yer alıyor. Figen Uyguner’in imzasını taşıyan “Utanç” her şeyi değiştirecek olan bir gerçekle yıllar sonra yüzleşme hikâyesi. Sevgi Çifter’in çocuk istismarını işleyen öyküsü ise “Sözcüklerle Sarılabilmek” başlığını taşıyor. Duygusal dayanışmanın öne çıktığı bu içtenlikli öyküyü bir yol açma çabası olarak yorumladım. Sözcüklerin iyileştirici bir gücü var mı sizce? 

Sevgi: Çocuk ve istismar. Asla yan yana gelmemesi gereken iki sözcük. Ancak ne yazık ki son yıllarda sık sık yan yana geliyor. Belki önceden de böyleydi ama görünür değildi. Değişen dünya ile birlikte eskiden üzeri çok rahat çizilebilen, görünmez kılınan birçok kötü olayı –ki çocuk istismarı bunlardan sadece biri ne yazık ki– duyuyor ve görüyoruz. Dünyayı daha yaşanır bir hale getirme yolunda çaba gösteren aktivistlerin, yaşam savunucularının payı çok büyük tabii ki bu görünür olmada. Ancak ne kadar görünür olursa olsun tam olarak su yüzünde değil henüz çocuk istismarı. Konu çocuk, özellikle kendi çocuğumuz olunca, hele de başına kötü bir şey geldiyse, ne yapılması gerektiğini, nasıl davranılması gerektiğini ne kadar bilirsek bilelim öyle davranamıyoruz. Çeşitli duvarlar çıkıyor önümüze. Aile, yakın çevre, çalıştığımız işyeri, kendimizi var ettiğimiz çeşitli alanlar… Ne kadar içimiz yanarsa yansın gereğini yapamıyoruz gibi geliyor bana çoğu zaman. Öykümde böyle olmamasına özen gösterdim. Ve evet, duygusal dayanışmaya, sözcüklerin gücüne inanıyorum. Bir tek sözcüktür çoğu zaman bizi ayakta tutan, güç veren. Ne yazıktır ki bir tek sözcük de bizi yıkmaya yetebilir kimi zaman. Fiziki olarak yanında olalım olmayalım, sözcüklerle dayanışmak özellikle kadın hareketi içerisinde çok değer verdiğim bir durum.  Bu arada sözcüklerin; duygusal anlamlarının yanı sıra ve hatta birlikte, cinsiyet eşitsizliği yönünden de günlük yaşamımızda çok önemli olduğunun altını çizmek istiyorum. Dilin nasıl kullanıldığı toplumsal ve öğrenilen bir şey ve kullanılan kelimeler-kavramlar cinsiyetçi iş bölümünü yeniden üretiyor maalesef. Bağlantılı olarak geleneksel cinsiyete dayalı kadınlık-erkeklik tanımları ve mevcut erkek dilini kullanmak günümüzde hâlâ oldukça yaygın. Günlük yaşamımızda cinsiyetçi tuzaklarla sık sık karşılaşıyoruz ve düşmemek için ya çok donanımlı (bazen bu da yetmiyor) ya da cambaz olmamız gerekiyor ne yazık ki. Dil de bunların en önemlisi bana göre. Dilbilimci Semiramis Yağcıoğlu’nun Roman Kahramanı ve Öznellik: Söylem İdeoloji ve Coğrafya başlıklı inceleme kitabında yazdığı gibi: “… eril dünyada kadının benlik duygusunun zedelenmesi için fiziksel şiddet görmesi gerekmez. Kadın emeğine atfedilen değersizleştirme, gündelik hayatın ‘masum’ gibi görünen mekânsal pratiklerinde ve erkeğin sözcelerinde pusu kurmuş, onu yaralamak için fırsat kollamaktadır.”

“Öyküler nerede geçiyor?” diye biri soracak olsa “dört duvar arasında” derdim. Görebildiğim kadarıyla yazarlar, en çok “özel alan”da yoğunlaşmayı yeğlemişler. Kurgusal karakterler en çok anne ve babalarıyla (ya da eşleriyle) yüzleşmeyi tercih etmiş. Kamusal alanda yaşananlar, çalışma hayatında kadınların varlık sorunları gibi meseleler epey geride duruyor. Buradan, kadınların yarasının en çok aile içinde kanadığı sonucunu çıkarıyorum. Bilmem bana katılır mısınız?

Sevgi: Evet, insanın yarası en çok aile içinde kanıyor, her durumda olduğu gibi kadınların yarası aile içinde erkeklerden kat be kat daha fazla kanıyor. Anne, eş, çocuk, ev işçisi, gelin, kayınvalide, güzel, çirkin… Kadının kanaması için o kadar çok neden var ki! Ancak en çok kanayan olmalarına rağmen kadınların büyük çoğunluğu halen kızılcık şerbeti içmekten vazgeçmiyor, vazgeçemiyor. Sürekli bize dayatılan bir kültür var çünkü. İçinde doğup büyüdüğümüz, birlikte kurduğumuz iddia edilen bir kültür: Ataerki. Kitabımızdaki öykülerde de görüleceği gibi bu kültür içerisinde suçlu/kurban, mağdur/zalim karışıyor birbirine. Bu bir hayatta kalma mücadelesi sonuçta. Bize dayatılana karşı çıkma gücünü, her şeye rağmen bulabilme mücadelesi. Kamusal alanda var olabilmek için öncelikle evden çıkabilmesi gerekiyor kadının. Üstlenmek zorunda kaldığı ev içi sorumluluklarla sıkışan, toplumsal yeniden üretim için mütemadiyen sömürülen, kendini gerçekleştirmesi ev içi ile sınırlandırılan ve kendisini de buna inandıran kadının, eşitsizlik üreten ev içi değerlerin öncelikle farkına varması, sonrasında ise dönüştürebilme gücünü bulabilmesi gerekiyor kendinde. Yazarken bile ne kadar uzun ve çetrefilli bir cümle oldu değil mi? Ama yine de keşke bu kadar kısa olabilse kadınların mücadelesi.

Figen: Evleri çoğu zaman masallarda olduğu gibi, kadınların kapatıldıkları bir kuleye benzetiyorum ben. O kuleden de ancak saçlarını çeke çeke çıkan bir erkek tarafından kurtarılacakları öğretiliyor, ellerine oyuncak bebekler verilmeye başlandığı andan itibaren. Kadınlar da inanıyor bu masala. Sonra saçlar kesiliyor, bütün kulelerin ve bütün insanların birbirine benzediğini öğreniyoruz. İşte o zaman fark ediyoruz belki de çarenin kendimiz olduğunu. Kamusal hayata çıkmak bile bir özgürlük alanı gibi duruyor. Bir de şu var sanırım. Bunlar kamusal hayata çıkabilmiş kadınların da ortak sorunları. Hatta daha ileriye götüreyim, biz özgürlük peşinde koşan kadınların da ortak sorunları. Hepimizin ya geride bıraktığı ya da hâlâ çözmeye çalıştığı sorunlar. Özgürlük alanlarımızın daha fazla olduğunu düşünsek de kadın olmak bizi en baştan dezavantajlı yapıyor. Toplumsal cinsiyete duyarlı çevrelerde, bunları tüzük ve programlarına eklemiş, hatta bunlar için çalışma yapan çevrelerde de yaşanıyor benzeri sorunlar. Sanırım bazı şeyleri dillendirmeye sizi en çok ve en uzun süre boğan yerden başlamak ihtiyacı hissediyorsunuz. Hayatın bütün alanlarını yazabilsek keşke, dediğiniz gibi daha anlatılacak çok şey var.

Margaret Clarke (1888-1961) Double Portrait of Two Girls

Kitabın sunuşunda “yeniden ayağa kalkan kadınların sesi var mektuplarda” diye yazmışsınız. Bu “ayağa kalkma” ve güçlenme sürecinin aynı zamanda bir “terk ediş” hikâyesi olduğunu gözlemliyorum öykülerden. Evi/aileyi/kocayı terk etmenin gerekli ve mümkün olduğu fikriyle başlıyor sanki her şey. Ne dersiniz?

Figen: Terk edişten ziyade kendini var etme, özne olarak ayağa kalkabilme olarak tanımlıyorum bunu ben. Burada gördüğüm daha ziyade zincirlerinden kurtulmaya karar vermiş kadınların kendi yollarını bulmaları. Hangi koşullar onları zincirliyorsa, o koşullara isyan ediyorlar. Burada isyan edilen ya da terk edilen durumdan daha ziyade kendini gerçekleştirmeyi başaran kadınları görüyorum. Keşke sorun terk etmeyle çözümlenebilseydi. Sizin de vurguladığınız gibi bununla başlıyor her şey ve hâlâ hayattaysak, en kolay kısmı bu belki de. Çünkü ayakları üzerinde kalmaya çalışan bir kadının eril sisteme itiraz ettiği noktada özne olmasına izin verilmiyor. Ancak eril sisteme uygun özneler olursak toplum tarafından destekleniyoruz, aksi ise ömür boyu mücadele demek. Kadınları bekleyen de bu. Özne olabilmek için yaşamları boyunca bulundukları her alanda eril sisteme, erke, iktidara karşı durmak zorundalar. Bu da ev içindeki yaşamdan, çalışma alanına hatta örgütlü oldukları platformlara kadar uzanıyor. Bu mücadelede yanımızda olan kadınlar güçlendiriyor bizi. Onların birinin bile gücü, onlarcasının eril tutumu karşısında daha güçlü ayakta kalmamızı sağlıyor. Kadın dayanışması belki de hayatımızın en önemli desteği bu noktada…

Mektuplarla Kadın Öyküleri, Kadın Yazarlar Derneği’nin IV. Kitap Projesi olarak ortaya çıktı. Derneğinizin faaliyetleri hakkında okurlarımızı kısaca bilgilendirmeniz mümkün mü? Başka kitap projeleriniz de olacak mı?

Sevgi: Kadın Yazarlar Derneği 2008 yılında kuruldu ve 14 yıla birçok proje sığdırdık. Birlikte yürümeyi, birbirimizden güç almayı hedeflediğimiz çalışmalarımızı ortak kitaplar ile destekledik. İlk olarak 120 kadının katılımıyla gerçekleştirdiğimiz Kadınlar Edebiyatla Buluşuyor / Yazİzmir projesinin sonucu kitap olarak yayımlandı. Ardından Tanıklıklarla 12 Eylül / Kadınlar Anılarını Paylaşıyor kitabımız geldi. 2015’te Kadın Öyküleri serisinin ilki olan, Söz Kesmek, Kına Yakmak, Nikâh Kıymak’ı yayımladık. Bu ortak kitabımız ismi ile olduğu kadar içindeki öykülerle de büyük ilgi gördü ve ikinci baskısını pandemi öncesinde gerçekleştirdik. 2017’de yayımlanan Konan Göçen Kadınlar / Göç Öyküleri’ni, 2018’de yayımladığımız Ayna Ayna Söyle Bana / Yüzleşme Öyküleri izledi. Ve son olarak Mektuplarla Kadın Öyküleri. Burada bir parantez açarak derneğimiz için çok değerli olan F Dergi’den söz etmek istiyorum. Feminist-Düşün-Edebiyat-Kültür Sanat Dergisi’ni 2013-2017 yılları arasında yayımladık ve dağıtımını gerçekleştirdik. Ancak her dosya konusunu titizlikle seçtiğimiz F Dergi’nin yayımına, 15. sayıdan sonra ekonomik nedenlerle ara vermek zorunda kaldık. Kadın Yazarlar Derneği gönüllülük esasına göre çalışmalarını sürdüren ve gönüllüler ve üyelerinin maddi desteği ile ayakta kalan, kitap yayımlayan bir dernek. Ayakta kalan derken, İzmir-Konak’ta büromuz var. Dernek çalışmalarını –ki yıllardır her hafta salı-perşembe günleri bir araya gelerek yazma ve nitelikli okuma çalışmaları yapıyoruz– büromuzda gerçekleştiriyoruz. Son dönemde belediyeler ile ilişkilerimiz olumlu anlamda devam ediyor. Bornova Belediyesi, Narlıdere Belediyesi, İzmir Büyük Şehir Belediyesi, Bayraklı Belediyesi ve Karabağlar Belediyesi ile önümüzdeki güz döneminde, belediyelerin sınırları içerisindeki kadınları kapsayacak nitelikli okuma ve yazma çalışmalarımız olacak. Bunun ilk ayağını Çiğli Belediyesi ve Çiğli Kent Konseyi Kadın Meclisi ile haziran ayı içinde gerçekleştirdik. KYD olarak belediyeler ile çalışmalarımızda kent konseyi kadın meclisleri ile işbirliği ve dayanışmayı önemsiyoruz. Yeni kitap dediniz… Kitap yayımlamak bizim olmazsa olmazımız. Ancak ekonomik krizi hepimiz yaşıyoruz. O yüzden herkes gibi biz de önümüzü göremiyoruz ve yeni kitap projelerini hep öteliyoruz ne yazık ki.

Son olarak kitaplarınızı edinmek ve yeni projelerinizde yer almak isteyen kadınlar sizi nereden takip etsinler?

Kitaplarımızın ilk üçü bazı dağıtım sitelerinde görünüyor ancak güncellenmiş değil veya stoklarda yok. Konan Göçen Kadınlar / Göç Öyküleri tükendi ve yeni basımını gerçekleştiremiyoruz şu anda. Dağıtım şirketleri ile çalışmak bizim gibi dernekler için zor, ekonomik olarak. O nedenle kitap siparişlerini ödemeli olarak dernek üzerinden karşılıyoruz sadece. Derneğimizin instagram hesabından (Kadın Yazarlar Derneği) veya kadinyazarlarderneğ[email protected] üzerinden bize ulaşabilir kitaplarımızdan edinmek isteyenler. Yeni kitap projelerimizden de daha önce olduğu gibi hem sosyal medya hesaplarımızdan hem de internet üzerinden yayın yapan medya kuruluşları üzerinden haberdar olabilirler.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × 4 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.