Sisteme çomak sokan huysuz ve yaşlı kadın: Dünyayı kötülük yarattıysa iyilik de yok etmeli

0
862

Eril toplumun gözünde kimlerin değersiz olduğunu iyi biliyor: kendisi gibi yaşlı hatta biraz da balataları sıyırmış kadınlar, geyikler, köpekler, mayıs böcekleri…

Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Olga Tokarczuk’un kaleme aldığı Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, Doğu Avrupa’da; soğuk ve hayli kasvetli bir kasabada hayatını sürdüren, doğumda ona verilen ismiyle anılmayı seçmeyen -bu yüzden ben de ona ismiyle hitap etmeyeceğim- astrolojiyle içli dışlı, tek arkadaşı ondan epey genç eski bir öğrencisi olan yaşlı bir kadını anlattığı hikayenin merkezine alıyor.

Bu kadın herkesten ve her şeyden ötede duran birisi, yan komşusuyla senelerdir birbirlerini tanımalarına rağmen hâlâ mesafeliler (yine de aralarında bu mesafeden doğan bir bağın olduğunu söylemekte fayda var); evinde yıldız haritalarıyla uğraşıyor ve William Blake şiirleri çeviren öğrencisine yardım ediyor.

Bir de, uzun bir süre önce kim tarafından öldürüldüğünü bilmediği köpekleri var, hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki ondan vakitsiz ve vahşice ayırılan köpeklerinin ölümünün ardından karakterimiz, süregiden sisteme çomak sokmaya karar veriyor.

Devlette ve toplumda söz sahibi erkeklerin teker teker şüpheli bir şekilde öldüklerini görüyoruz. Bir ölüm haberiyle açılan kitap da zaten bize yaklaşık üç yüz sayfa boyunca bütün olan bitenin hayat ve ölüm ikilemi üzerinden devam edeceğini anlatır nitelikte.

İnsanın yaşamak için diğerlerine acı çektirmesi gerektiğinin farkında. Yine de kendisi bu “diğerleri” kısmını değiştirmekte kararlı. Eril toplumun gözünde kimlerin değersiz olduğunu da iyi biliyor: kendisi gibi yaşlı hatta biraz da balataları sıyırmış kadınlar, geyikler, köpekler, mayıs böcekleri… Her birinin sistem içerisinde görmezden gelindiğinin, özne yerine konulmadıklarının ve yok edilmeye pek de yakın durduklarının ilk elden tanığı. Kasaba kendisine kaçıkmış gibi yaklaşırken, gözü gibi baktığı köpekleri de nedensizce öldürülmüşlerdi nihayetinde.

“Nasıl bir dünya bu? Birinin gövdesi ayakkabı, köfte, sosis veya yatağın önüne serilen halı oluyor, birinin kemikleri çorba yapmak için kaynatılıyor… Birinin karnından ayakkabılar, kanepeler, çantalar yapılıyor, birinin kürküyle ısınılıyor, birinin eti yeniyor, küçük parçalara bölünüp yağda kızartılıyor. … Öldürmenin ve acının ilke olduğu nasıl bir dünya bu? Bizim neyimiz var?”

Dünya üzerinde kendisini yersiz yurtsuz hissediyor: bir zamanlar hayatını geçirdiği yerlerin artık orada olmadıklarını, geçmişte kaldıklarını bilmek, kendisini ait hissetmesi gereken başka bir yer bulmasına neden oluyor. Hayatının son günlerine kadar doğa, artık onun ait olduğu tek yer. Bu yüzden kimse için önemi olmayan şeyler onun için hayati; eko-sistem, ağaçlar, ava kurban edilen hayvanlar… Ait olduğu bu yeni dünyasında kusurlu topluluklarıyla, nevrotik egoistler olarak adlandırdığı insanlara yer yok. Hayvanların ve doğanın maruz kaldığı kırıma kendisi de dahil şimdi; ne için intikam alacağını bu yüzden çok iyi biliyor. Öldürmek sömürmek ve yok etmek üzerine kurulmuş sisteme indireceği darbeden kimse şüphelenmiyor: sonuçta yaşlı, elden ayaktan düşmüş ve kaçık bir kadının kendisinden başka kime zararı olabilir ki? “Kimse etrafta alışveriş torbalarıyla dolaşan ihtiyar kadınlara dikkat etmez.”

En sonunda intikamı kimin aldığının bir önemi kalmıyor, neticede kendisi de toplumun varlığını tanımadığı canlılardan biri; tehdit olarak görülmeyen yaşlı bir kadın, karda bıraktığı ayak izlerini tanımayacak kadar insanların bulunduğu tarafa yabancılaşmış, bunun iyi bir işaret olduğuna da inanan birisi. Geyiklerle, köpekleriyle, mayıs böcekleriyle aynı safta, başından beri ait olmadığını bildiği ırkının, kendi türüne verdiği acıların hesabını soruyor. Dönecek bir yeri olmasa da sahip çıktıklarının kendisini yalnız bırakmayacağını biliyor. Onun eliyle gelen intikam yalnızca ona ait değil; kendi deyişiyle mezarın ötesinden gelen bir intikam bu. Aynı zamanda geyiklere, köpeklere ve mayıs böceklerine; tahrip edilen ve sömürülen bütün bir doğanın kendisine ait.

* Agniezska Holland’ın yönettiği, senaryosunu Olga Tokarczuk ile birlikte yazdığı romandan yola çıkan Pokot filmi de ilginizi çekebilir.

Yorum yazın

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.