Filmde ve kitapta anneliğin birçok kendinden vazgeçişi içerdiği kabul ediliyor ama bu feda kültürü onaylanmıyor. “Doğal” bir anne olmayan Leda’yı otomatikman yargılayamıyoruz. Belki doğal annelik diye bir şey yoktur. Bence Ferrante’nin asıl mesajı bu zaten.

Filmin ve uyarlandığı Elena Ferrante romanı The Lost Daughter’ın Türkçeye neden Karanlık Kız olarak çevrildiğini bilmiyorum ama bu çeviride anlam biraz kayboluyor. “Kayıp kız çocuğu” şeklinde çevirmek daha doğru olurdu çünkü film de kitap da birden fazla katmanla kız çocuğunun kaybıyla ilgili.

Çok kısa bir özetle, filmde orta yaşlı bir Edebiyat profesörü olan Leda Yunan adalarının birinde tatile çıkmış hem çalışıyor hem de dinleniyor. Boşanmış bir anne olarak bu yalnız tatili yaparken şu an yetişkin olan kızları Kanada’da babalarının yanında. Plajda bir genç anne (Nina) ve kızı (Elena) arasındaki ilişkiyi ve parçası oldukları geniş Yunan-Amerikan aileyi izlerken kendi geçmişiyle ilgili de birtakım hesaplaşmalar yaşıyor. Film ileri ve geri gidişlerle Leda’nın kendi çocukluğunu, evliliğini ve anneliğini gösteriyor. Kitabın da filmin de ana teması Ferrante’nin üzerinde yazmaya bayıldığı anne-kız çocuğu ilişkisi. Kayboluş bir diğer tanıdık Ferrante teması ve son olarak oyuncak bebek. Önemi ne? Neyi simgeliyor olabilir? Yazının sonunda geri döneceğim.

Filmde, kendi tabiri ile “doğal” olmayan bir anne ile karşı karşıyayız. Nina ile diyaloglarının birinde Leda kendi kızlarını biri 7 biri 5 yaşında iken (kitapta 6 ve 3) üç yıllığına bırakıp gittiğini itiraf ediyor (Bu konuyu başka kimseyle konuşmak istemezken neden yabancılara itiraf ettim diye kendini sorgulayacak daha sonra ve bunun bir anlamı var). Ne çocukları terk edişinde ne geri dönüşünde ya da bunları ifade edişinde pişmanlık var. “Bazen ölmemek için kaçman gerekir,” diye açıklıyor çocukları terk edişini. Peki onlar olmadan nasıl hissettin diye sorduğunda Nina, “harika” diyor göz yaşlarını tutamayarak. Leda neredeyse suçluluk hissetmemenin suçluluğuyla konuşuyor. Kitapta daha ayrıntılı olan bu diyalog şöyle devam ediyor:

N: Yani hüzünlü hissetmedin?

L: Kendi yaşamının kontrolünü eline almış, bu sırada birçok farklı duyguyu, buna dayanılmaz bir yokluk hissi de dahil, aynı anda hisseden biri gibiydim.

N: O zaman kötü hissettin, iyi değil?

L: Çünkü kendi kendime çocuklara eşdeğer olabilecek başka bir şey yaratamayacağımı fark ettim.

N: Yani onları sevdiğin için geri döndün?

L: Hayır, terk edişimle aynı sebepten geri döndüm, kendime duyduğum sevgiden.

N: Ne demek istiyorsun?

L: Onlar yokken onlarla olduğumdan daha işe yaramaz ve ümitsiz hissettiğim için.

N: Sonra ne oldu?

L: Kendimden çok daha fazla iki çocuk için yaşama fikrine teslim oldum ve yavaş yavaş başardım.

(“Doğal” annelerin en baştan beri yapabildiği ya da kendilerini yapmaya zorladıkları şey yani)

N: O zaman geçiyor, yani bu kargaşa, kaos?

L: Annem başka bir ifade kullanırdı: parçalanma (shattering ya da Ferrante’nin ünlü Frantumaglia’sı)

Geçeceğini söyleyemiyor Leda, geçmese bile bununla yaşayabilirsin diyor Nina’ya.

Leda’nın annesi filmde görünmüyor, ama bütün hikayenin gizli kahramanı olduğunu söyleyebiliriz. Leda aslında bütün hayatı boyunca annesi gibi olmamaya çalışmış bir kadın. Hatta çocuklarını sessiz sedasız terk edişi bile annesinin bu tehdidi sürekli öne sürüp asla kendi hayatının sefaletinden çıkamayışına tezat. (“Beni bir daha asla ama asla görmeyeceksiniz” derdi. “Bütün bu mızıldanmalara rağmen bizi hiç bırakmadı. Bense çocuklarımı neredeyse haber bile vermeden terk ettim” s. 89[1]).

Bir kere anne olduktan sonra Leda çocuklarıyla da onlarsız da kendini bir ölçüde kaybetmekten kurtulamıyor (ya dayanılmaz bir yokluk hissiyle ya da kendisi için ancak azar azar yaşayarak). Bu kaçınılmaz kontrol kaybı Simone de Beauvoir’ın annelikle ilgili görüşlerini hatırlatıyor. Evde çocukla hapsolan bir kadın kendi için kendi varoluşunu kuramaz.[2] Filmde ve kitapta anneliğin birçok kendinden vazgeçişi içerdiği kabul ediliyor ama bu feda kültürü onaylanmıyor. “Doğal” bir anne olmayan Leda’yı otomatikman yargılayamıyoruz. Kitabın ya da filmin böyle bir derdi yok. Belki doğal annelik diye bir şey yoktur. Bence Ferrante’nin asıl mesajı bu zaten. Leda çocuklarına ilk şiddetle karşılık vermeye başladığını fark ettiğinde kaçıyor. Kendini feda etmenin yarattığı öfke ve depresyondan, bunu çocuklara yansıtmaktan (annesinin kendisine uyguladığı şiddet gibi) korkarak kaçıyor. Elwell (2016) Ferrante üzerine yazarken anneden kızlara aktarılan bu fedakârlık davranışının, “kölelik zincirinin” ilginç bir mantığı olduğuna dikkat çeker. Kız çocuğu annesinin kendisini büyütürken ne kadar çok şeye katlandığını ne kadar çok kendinden vazgeçtiğini fark ettiğinde o borcu annesine ödemeye çalışmak yerine, suçluluk hissini kendini kendi kız çocuğuna adayarak bastırmaya çalışır. Bu döngüden kaçmanın tek yolu annenin kendini yok edişini tekrarlamamaktır.

Elwell’a göre Leda kendi deneyimini bütünleştirebilmek, kendini anne olarak tanıyabilmek ve terk ediş suçunu anlayabilmek için annesinin sözlerine ihtiyaç duyuyor. Annesi ile olan ilişkisi üzerinde Nina dolayımıyla çalışıyor. Kendi fiziksel olarak yaşanmamış terk edilişi Nina filmin sonunda ona “seni bir daha görmek istemiyorum” dediğinde tamamlanacak. Nina Leda için birden çok şeyi temsil ediyor; anne figürü, kendi gençliği ve “yabancı” bir kız evladı figürü. Leda Nina’ya daha ilk bakışında annesini görüyor, kendi kültürsüz, kaba geniş ailesi içerisinde ayrıksı duran, onlara benzemediğini iddia eden ama kaçamayan annesini. Bir yandan da annelikle ilgili yaşadığı sorunlar üzerinden Nina’yı kendi gençliği olarak görüyor. Son olarak, bir kız evladı figürü olarak da görüyor. Kendi kızları ile kaçırdığı iletişim fırsatını Nina ile yakalamaya çalışıyor (“kendine arkadaş olarak yabancı bir kız evladı seç” s. 64). Aralarındaki yakınlık sadece Nina’ya yardım etmek istediği için değil anlaşılmak istediği için de kuruluyor (bu yüzden kimseyle konuşmadığı bu meseleyi Nina’ya açtı). Örneğin, Leda Elena’nın plajda kaybolduğu sahnede olayı hem kendi çocukluğu, kendi kayboluşu seklinde yaşıyor hem de anne pozisyonunda Bianca (kızı) kaybolduğunda yaşadığı paniği hatırlıyor.

Peki Leda oyuncak bebeği neden çaldı? Bebeğin anlamı ne? Nina ve Elena’nın plajdaki ilk görüntüleri, oyuncak bebekle birlikte oynayışları, Nina’nın halinden son derece memnun, adeta bu dünyaya sadece annelik yapmaya gelmiş tavrından, bu annelik performansından rahatsız oluyor Leda. Bebek bu anne-kız uyumunun sembolü ve Leda uyumu bozmak istiyor. Neden? Birkaç farklı açıklaması olabilir. Melanie Klein’ın psikanalizde incelediği haset (envy) duygusunun bir yansıması olabilir. Kendi uyumsuzluğunun bilincinde olan Leda gözlemlediği anne-kız uyumuna haset ediyordur. Ferrante röportajlarında Melanie Klein’ı tutkuyla okuduğundan bahseder (Frantumaglia, s.122). Bir diğer açıklama oyuncak bebeği kendini tamir ederken araçsallaştırması olabilir. Leda bebeği daha sonra çocukluğunda annesinin kendisine verdiği oyuncak bebeğin adıyla (Mina) çağırmaya başlayacak, bebeği temizlemeye, ona bu sefer iyi bakmaya çalışacak. Çünkü Mina’yı kendi kızına vermişti ve kızı Bianca bebeğe aynı sevgiyle yaklaşmamış, kırıp dökmüştü. Leda da bu duruma sinirlenerek bebeği pencereden fırlatıp caddede parçalanışını izlemişti. Yani belki de Leda kendisine annesinin hediyesi olan o ilk bebeği korumaya çalışıyor. Son bir açıklama olarak, Nina ve Elena arasındaki uyumun bozulması, Nina’yı kendisinin ve annesinin yaşadığı çaresizlik ve boğulmuşluk hissiyle görmesi ve özdeşim kurması için gerekliydi. Çünkü Elena bebeği kaybolduktan sonra hastalanacak ve çevresindeki herkese, özellikle annesine hayatı zindan edecek. Leda ise hem çocuğun hem annenin acı çekişini izleyecek ve bir süre daha bebeği geri vermeyecek. Nina’ya bebeği geri verdiğinde, bunu neden yaptığını açıklayamayacak. Nina öfkelenip bağırıp çağıracak hatta Leda’yı şapka iğnesiyle yaralayacak. Leda bebeği sessizce plaja bırakabilirdi, ya da bir yerde bulduğunu söyleyebilirdi ama o yüzleşmeye ihtiyacı var sanki. Filmin sonunu da birkaç şekilde yorumlamak mümkün ama Nina’nın öfkesinden sonra bir sağalma yaşadığını düşünüyorum ben Leda’nın. Son sahnede plajda kızlarıyla telefonda konuşurken onların “nasılsın öldün mü kaldın mı” sorusunu, “öldüm ama iyiyim” diye yanıtlıyor gülümseyerek. Ölmemek için kaçmıştı çocuklardan şimdi ise “ölmekte” bir sorun yok, iyi.

Ferrante bir röportajda kendisine “kahramanlarınız annelik yaparken çok acı çekiyor, kadınların annelik yükünü çekmek zorunda kalmasalardı daha güçlü olacaklarını düşünüyor musunuz” diye sorulduğunda şöyle yanıt veriyor: “Hayır, mesele bu değil. Mesele kendimize annelik ve çocuk bakımı ile ilgili ne söylediğimiz. Annelikle ilgili el kitaplarındaki hikayeleri tekrarlarsak yalnız ve suçlu hissetmeye devam edeceğiz. Kadın yazarın bugünkü görevi, hamilelik, doğum, çocuk büyütmenin zevklerinden bahsetmekten vazgeçmek değil fakat anneliğin karanlık derinliklerine de dürüstçe dalabilmektir”. (Frantumaglia s. 350) Filmin de kitabın da bence çok başarılı bir şekilde yaptığı o karanlığa dalabilmek.

Kaynaklar

Elwell, Leslie (2016), “Breaking Bonds: Refiguring Maternity in Elena Ferrante’s The Lost Daughter.” In The Works of Elena Ferrante: Reconfiguring the Margins, edited by Grace Russo Bullaro and Stephanie Love, 237-270.

Ferrante, Elena (2008), The Lost Daughter, New York: Europa.

Ferrante, Elena (2016), Frantumaglia: A Writer’s Journey, New York: Europa.

Rose, Jacqueline (2018), Mothers: An Essay on Love and Cruelty, New York: Farrar, Straus and Giroux

[1] Sayfa numarası ile belirtilmiş bütün alıntılar ve uzun diyalog kitabın İngilizce baskısından ve benim serbest çevirim.

[2] Özellikle hamile kadın kendi vücuduna yabancılaşmıştır ve bebeği kendi yaptığına dair de bir yanılsama içindedir. Halbuki bebek anne rahminde kendini yapar. Yani kadın için annelik seçimi nesne olarak yabancılaşma ile özne olarak kendini gerçekleştirmek arasında yapılan bir seçimdir. (Rose, 2018: 132-133)

 

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.