Kadınlar Ormanı Melisa Kesmez’in muhteşem çevirisiyle yakınlarda yayınlanmış bir Jennifer Clement romanı. Aynı zamanda şair de olan Clement, PEN’in 2015’ten bu yana başkanlığını yapıyor. Roman 2014’te yayınlanmış. Meksika kırsalında geçiyor ve şu cümlelerle başlıyor:  “Artık seni çirkinleştirmenin zamanı geldi, dedi annem ıslık çalarak. Dudakları yüzüme o kadar yakındı ki, ıslığının serpintisini boynumda hissettim. Bira kokuyordu. Kömür parçasını yüzümde gezdirirken aynada onu hissettim. Ne berbat bir hayat, diye fısıldadı.”

Hikaye kız çocuklarının kaçırılmamaları için çirkinleştirildikleri (saçlarının kazınıp dişlerinin boyandığı) bir bağlamda geçiyor. Bu bile çok şey anlatmıyor mu demek çok mümkün ama dahası var: Sonsuz yoksulluk, seçeneksizlik ve hatta hayatsızlık hüküm sürüyor bu kadınlar ormanında, ancak erkeklerin sonsuz şiddeti de aynı oranda mevcut. Ve erkeksiz bir orman bu; Amerika’ya kapağı atan, bir tür zorunda kalma gerekçesiyle giden ama daha çok kendilerini kurtaran, mutlaka karılarını aldatan, döven, çocuklarını bırakan, kız çocuklarının varlığından mustarip olan erkekler, bu yaşamdan kaçıyorlar. Aslında uyuşturucu karteli ve şiddet egemenliğinde kendilerine yer bulamayan erkekler kaçıyorlar. Geride kalan kadınlar ve onların kız çocukları sürekli bir gündelik şiddet ve tehdidi altında yaşıyorlar. Kız çocuk olmanın, kadın olmanın evrensel ancak bu coğrafyada mutlaka şiddete bulanmış karşılıklarından ötürü bu tehdit hem fiziksel hem de sözlü olarak her gün yeniden üretiliyor.

“Bütün hayatımı televizyonda seyretmiştim” diyor 12 yaşındaki Ladydi (isim seçimi elbette manidar); bunu maruz kaldığı şiddetler için söylüyor. Kız çocuklarını kaçırmak alışılagelmiş bir pratik örneğin, bu sebeple birileri gelirse diye anneler veya anneanneler evlere çukur açıyorlar. Bu çukurlar kimi kız çocuklarını kurtarmış kimi annelerin ölümüne sebep olmuş. Öte yandan, bu yoksullaştırılmış topraklarda üretken en ufak bir şey yok. Ladydi’nin söylenen ve intikamcı annesinin bira şişesi mezarlığı var ama. Kırmızı karıncalar, kara akbabalar, akrepler, iguanalar var. Ordunun haşhaş tarlalarına attığı çocukların bedenlerine sinen tarım “ilacı” paraquat var. Ama tüm bu hayat içerisinde, Ladydi’nin arkadaşı Maria’yla, aralarında kaçınılmaz bir erkek şiddeti bağı olsa da, buna boyun eğmediği bir dostluğu ve iyi bir hayat talebi, içindeki yumuşak ve naif kalabilmiş bakışı ve sevgisi de var. Ve Clement (ve çevirisiyle Melisa Kesmez) tüm bunları müthiş bir dille anlatıyor.

Annelerin sanki miras devralmış gibi, aslında kızlarını korumak adına, onlarla bu karabasanı sürdürdüğü bir hayatta, romanın tam olarak bu miras üzerinden sonlanması ise yüreklere su serpiyor. “Televizyonun sesi bana sanki hep parti veriyormuşuz ya da sanki geniş bir aileymişiz gibi hissettirmişti. Televizyon sesi teyzeler, amcalar, erkek kardeşler, kız kardeşler demekti. Birinin suç işlediği bir dağda, yalnız bir annenin ve kızının sessizliği yeryüzünde kalan son iki insanın sessizliğine benziyordu.”

Kendisine tecavüz eden ve şiddet uygulayan Nurettin Gider’i öldüren Nevin Yıldırım’a hiçbir indirim olmaksızın verilen müebbet cezası, bugün Yargıtay tarafından onandı. Bu Türkiye’den o Meksika’ya bakınca yıkıcı erkek şiddetine karşı kadın dayanışması pırıl pırıl parıldıyor.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.