Bu grev, kadınların bedenlerini bir günlüğüne iş yerinden ayırarak, yalnızca genel olarak yeniden üretim emeğinin değil, iş ile istenmeyen hamileliği idare etmek ve sonlandırmak arasındaki özel ilişkinin de altını çiziyor.

Mairéad Enright

Bu yılki 8 Mart, dünyanın her yerinde kadınların giriştiği grevlere sahne oldu. İrlandalı kadınlar, hamile kadının hayatının risk altında olduğu ve bu riski engellemenin tek yolunun hamileliğin sonlandırılması olduğu durumlar dışında tüm kürtajları yasaklayan Anayasa’nın 8. maddesinin iptali talebiyle greve gitti. Bunun da ötesinde, bu madde devletin ‘doğmamış çocuğun’ yaşama hakkını rahme yerleştiği andan itibaren, rahmin taşıyıcısı olan kadının olası eylemlerine karşı koruyacağını düzenliyor. Yakın geçmişte bu madde, spontan düşük yaşamakta olan kadınlara tıbbi müdahalenin geciktirilmesinde; beyin ölümü gerçekleşmiş bir kadının, karnındaki cenin yaşayabilirliğe erişene kadar yaşam destek ünitesine bağlı tutulmasında; intihara meyilli olduğu gerekçesiyle, tecavüze uğramış genç bir kadının sezaryene zorlanmasında; sayısız kadının hamilelik ve doğum sırasında tıbbi müdahaleleri reddetme hakkının çiğnenmesinde kullanıldı.

Korku içinde hareket etme, kürtaj yasasının en önemli yan etkisi. Kürtaja ihtiyacı olan kadınlar –günde belki bir düzine kadın- yurt dışına çıkıyor, diğerleriyse evde kendi kendilerine erken medikal kürtaj yapıyor. İrlandalı kadınlar, seyahat, konaklama ve tıbbi harcamalar gibi kürtaj masraflarını karşılayabilmek için para biriktiriyor. Para biriktirmek için geçirdikleri süre içerisinde hamilelikleri ilerlediği için, daha pahalıya kürtaj olmak durumunda kalıyorlar. Bu kürtaj rejimi, elbette kadınların gözden uzakta kürtaja erişebilmelerine bağlı; ister yurt dışına çıkarak, ister evde gizlice hap içerek. Belli bir miktar dayanışma sağlanabilse de, kimse vakit satın alamıyor. Kürtajlar, çalışma hayatına da damga vuruyor. Hafta sonu, ‘hastalık’ izninde, ücretli ya da ücretsiz izin kullanarak kürtaj olmak, planlama istiyor. Bu grev, kadınların bedenlerini bir günlüğüne iş yerinden ayırarak, yalnızca genel olarak yeniden üretim emeğinin değil, iş ile istenmeyen hamileliği idare etmek ve sonlandırmak arasındaki özel ilişkinin de altını çiziyor.

Grevin kamusallığı, yalnızca seyahat sürecinde ya da evde yapılan kürtajı örten gizliliğe değil, aynı zamanda kadınların doğurganlığını denetlemek için vazgeçilmez olan utandırma ve sessizleştirmeye de tekabül eden bir karşı ağırlık. Kadınların utandırma ve sessizleştirme karşısında hayatta kalmasına olanak sağlayan destek ve dayanışma ağlarını görünür kılıyor. İrlanda’da kadınların yalnızca kilisede, dini gösterilerde ve sokaklarda bir araya gelişlerini tanıyan, evlenmeden hamile kalan kadınların kapatıldığı kurumların yakın ve zalim tarihinin bir kez daha resmi olarak ‘yeniden keşfedildiği’ haftaya[1] denk düşen bu kamusal buluşma, bu beklenmedik geri dönüş daha manidar olamazdı.

Ama “İptal İçin Grev” aynı zamanda yasa yapmayla ilgili. Grevin çerçevesi, hükümetin 8 Mart’tan önce referandum organize edememiş olmasıyla çizildi. Kürtaj yasasının değiştirilerek serbestleştirilmesi yönünde açık ve giderek büyüyen bir kamuoyu desteği var. Sol eğilimli politikacılar bu talebin acilen karşılanmasını istiyor: yalnızca referanduma gidilmesi değil, mevcut kürtaj rejiminin en kötü yanlarının yumuşatılmasının da gerekli olduğunu söyleyerek –yani cezai yaptırımların azaltılması, hamilelik danışmanlığı adı altında yürütülen sahtekarlığın denetlenmesi ve ölümcül fetal anomali durumuyla karşılaşan kadınlara çare sunulması.

Hükümet, bu talepleri defalarca reddetti. Anayasaya yapılması söz konusu olan herhangi bir değişikliğe ilişkin yasama tartışmalarını önceden revize edecek bir organ olarak Yurttaşlar Meclisi’ni kurdu. Yurttaşlar Meclisi, bir hakim ve bir araştırma şirketi tarafından, cinsiyet, yaş ve coğrafi bölge açısından ülkenin tümünü temsil edeceği iddiasıyla seçilmiş 99 vatandaştan oluşuyor. ‘Hepimiz adına yaşamsal olan bir konsensüsü inşa etmesi amacıyla’ oluşturulmuş bir ‘müzakereye dayalı demokrasi’ deneyi. Fakat hükümet, bu meclisten çıkacak kararlara riayet edeceğine ilişkin kesin bir taahhütte bulunmadı. Muhtemelen bu kararlar, daha başka komitelerin de süzgecinden geçecektir. Yeni bir kanun tasarısının ne zaman sunulacağına ilişkin bir takvim belirlenmedi. 2018’e kadar bir referandum yapılması beklenmiyor (elbette bu tarih, Papa’nın ziyaretinin tarihi ile örtüşüyor).

Grev, tüm bu geciktirme çabalarını protesto ediyor: Kürtaj meselesinin aciliyetinin kabul edilmeyişini. Aciliyetin kabul edilmeyişi, yasa yapmaya ilişin daha genel bir tavır bağlamında düşünülmeli. Hükümet, kürtajın özgün bir ahlaki öneme haiz olduğu, dolayısıyla kürtaja ilişkin yapılacak her yasa değişikliğinin çıldırtıcı bir temkin ve yavaşlıkla ilerlemesi gerektiğini savunuyor. Bir hakimin başkanlık ettiği Yurttaşlar Meclisi, yasa değişikliğini disipline etmeye yönelik bu arzunun cisimleştiği yer: Uygar ve uygarlaştırıcı olduğu öne sürülen, istikrarsızlığa müsaade etmeyen, popüler siyasetten kopuk, kademeli bir yasa değişikliği anlayışıyla işliyor.

Hükümetin disiplinli yasa değişikliği dediği şeyin iki temel özelliği var: ‘tarafsızlık’ ve ‘denge’. Tarafsızlık, İrlanda’daki kürtaj tartışmaları konusunda fikir beyan etmiş olan hiçbir avukatın bilirkişi olarak sunum yapmak üzere Yurttaşlar Meclisi’ne davet edilmemesi ve Meclis’in dinleyeceği uzman bilirkişileri seçen akademisyenler grubuna alınmamasına yol açtı. Meclis’e gönderilen 13 binin üzerinde yazılı tanıklıktan yalnızca 300’ünün Meclis üyelerince okunmak üzere rastgele, içerik ve yinelemeler göz önüne alınmadan seçilmesi, yine tarafsızlık ilkesi üzerinden meşrulaştırıldı. ‘Denge’, tarafsızlıktan da öteye giden bir ilke. Konuşmacılar, ister taraflardan biri olsun ister uzmanlar, hep çiftler halinde kabul edildiler: bir seçim yanlısına bir yaşam yanlısı.[2] Belki de kürtaj yasası uzmanlarının Meclis’in oturumlarından dışlanması, hükümetin bu alanda bir denge oluşturulmasına gerek olmadığını düşündüğünü gösteriyor. Bu ‘denge’ arayışı, yaşam yanlısı ve muhafazakar dini kurumların ve konuşmacıların, genel nüfus içerisinde gördükleri desteğe nazaran orantısız şekilde fazla temsil edilmesine yol açtı. Buna karşın, seçim yanlısı çoğunluğun çoğulculuğu gözlerden gizlenmiş oldu. Meclis, yalnızca yaşam yanlısı (pro-life) tıp etikçilerini, dini liderleri ve İrlandalı muhafazakar kuruluşları değil, İrlandalı kurumların kendileri yerine konuşması için seçtiği Amerikalı yaşam yanlısı aktivistleri de dinledi. Fakat kürtaj olmuş kadınları temsil eden Abortion Rights Campaign ve Termination for Medical Reasons Ireland dahil olmak üzere pek çok seçim yanlısı İrlandalı grup ve kuruluş bu sürecin dışına itildi. Beyaz olmayan kadınları temsil eden hiçbir kuruluş sürece dahil edilmedi. Kürtaj olmuş kadınların tanıklıklarının dinlenmesi, yüz yüze görüşmeler üzerinden değil; bambaşka şartlar altında kürtaj olmuş kadınlarla yapılmış mülakatların kısa, montajlanmış ve anonimleştirilmiş ses kayıtları üzerinden gerçekleşti. ‘Denge’ sağlansın diye, araya hamileliğini sonlandırmamış kadınlarla yapılmış mülakatlar da serpiştirilmişti.

‘Tarafsızlık’ ve ‘denge’ ilkelerini sürecin yapıtaşları kabul eden Meclis, önüne getirilen tüm görüş ve sunumların eşit derecede geçerli ve değerli olduğunu; dahası bunların Meclis’e sunulmak üzere hazırlanmış, tartışma götürür ve tartışılan politik ürünler değil, kerameti kendinden menkul gerçeklikler olduğunu iddia ediyor. En önemlisi, müdahaleci olmayan bir tarafsızlık anlayışı, Meclis’i sunulan bilgilerin doğruluğunu denetlemekten men ediyor. Yani Meclis’in üyeleri ya kendi kendilerine gördükleri ve duyduklarının ne kadarının doğru, ne kadarının yanlış olduğuna karar verecekler, ya da tek kaynakları daha önceki sunumlardaki yalanları ifşa etmek üzere zaman ve kaynak ayıran başka bir konuşmacı olacak. Meclis’in pek çok üyesi, konuşmacılara zorlayıcı, bazen çok kritik sorular sordu, kimi zaman da Meclis’te konuşmacılara yönelik destek ya da kınama belirten spontane alkışlar duyuldu. Meclis’in önünde konuşan kimi kadınlar da kendilerine empoze edilen kimi ‘edep’ kurallarını alt üst etti. Örneğin, Parents for Choice’tan Sinead Redmond’un tanıklığını kucağında bebeğiyle sunarken, seçim ve annelik arasında kurulmaya çalışılan tezatı yerle bir eden videosunu izleyin. Fakat bu eleştirel öznellik anları, olduklarından fazlası değiller –Meclis sayesinde değil, Meclis’e rağmen vuku bulan performatif anlar.

Yurttaşlar Meclisi sürecinin kadınlara güven vermesi düşünülmüş olabilir. Evlilik Eşitliği’nin liberal öncüsü olarak hatırlamamız beklenen Anayasa Konvansiyonu’nu anımsatması amaçlanmış olabilir. Geçtiğimiz dört ay boyunca Yurttaşlar Meclisi’nin oturumlarını izlerken, kadınlara yönelik şiddetle mücadele süreçlerini anımsadım – bu süreçler de hakimlerin başkanlığında gerçekleşmişti, kadınların tanıklıklarının doğrudan sunulması aynı özenle engellenmişti, kadınların kendilerine verilen zarar ve mağduriyet olarak adlandırdığı davranışları haklı göstermeye ve meşrulaştırmaya çalışan anlatılara karşı aynı biçimde müsamahalıydı, aynı şekilde kadınların dönüştürücü ve düzeltici[3] üreme adaleti taleplerini yatıştırmak, nötralize etmek ve etkisizleştirmek amacıyla dizayn edilmişti. Bu okumaya göre, Meclis, kadınların yasa önüne kendi terimleriyle çıkamayacağı kabulünü pekiştiriyor – yasaların hayatlarının en özel boyutlarına uzandığı alanlarda dahi.

John Berger, kitlesel gösterilerin genelde varsayıldığı gibi devletleri nefret edilen politikalardan vazgeçirme denemeleri olmadığını yazmıştı. Kitle gösterileri esasen gündelik hayatın dışında, suni ‘olay’lar yaratır, böylece “politik arzuları, onları elde edecek maddi araçlar yaratılmadan önce ifade ederler.” Devletin bu arzulara verdiği yanıt o kadar önemli değildir. Önemli olan, gösteriye katılanların ve gösteriyi izleyen sempatizanların ortak amaç ve kaderlerinin daha fazla farkına varmaları, devletin projelerine birlikte karşı koyduklarını hissetmeleridir. Berger, kitle gösterilerine ‘devrimci farkındalığın provaları’ der; devrimin bir ön belirtisi ya da belki bastırılan bir şeyin devrimci geri dönüşü olabilirler.

“İptal İçin Grev” karmaşık bir hareket. Derhal referanduma gidilmesi yolunda yaptığı çağrı, grevi yasa üzerinde verilen bir mücadelenin parçası kılıyor; yani yasa ve yasa yapma süreçlerine dahil olmaya duyulan, denge ve tarafsızlık çağrılarıyla dizginlenemeyen iştahın bir dışavurumu. Kadınların farklı saiklerle geliştirdikleri yasal değişiklik taleplerini bastırmanın imkansızlığının bir göstergesi ve hükümetin baskı ve kontrol taktiklerine bir cevap. 8 Mart’ta gerçekleşen grevin açtığı olasılıkları, Jesse Jones’un toplumsal cinsiyet, üreme ve İrlanda hukuku üzerine yaptığı yakın tarihli çalışmasında alıntıladığı İtalyan feminist slogan yakalıyor: “Titreyin, titreyin, cadılar geri döndü!”

[1] Ç.N.: Geçtiğimiz günlerde, tarihçi Catherine Corless’ın çalışmaları sonucunda İrlanda’nın Tuam kentinde ‘bulunan’ bir mezarlıkta yapılan incelemeler, bu alanda yüzlerce bebeğin isimsiz mezarlara gömülmüş olduğunu ortaya koydu. Toplu mezarlık, geçtiğimiz yüzyıl ortalarına kadar yaygın biçimde evlilik dışı hamile kadınların kapatıldığı bir dini kurumun yakınındaydı.

[2] Ç.N.: ‘Seçim yanlısı’ (pro-choice) kürtaj hakkı savunucularının kendilerine verdiği isim. Kürtaja karşı olan çevreler, bu isme karşın, kendilerine ‘seçim karşıtı’ denmesinin önüne geçmek için ‘yaşam yanlısı’ (pro-life) terimini ortaya attılar. Kürtaj karşıtlığına ‘yaşam yanlısı’ demenin, kürtaj hakkı savunucularını ‘yaşam karşıtı’ pozisyona itmek gibi bir amacı da vardı elbette. Bugün bu iki terim yaygın olarak bilindiği ve kullanıldığı halde, ‘yaşam yanlısı’ teriminin yanıltıcı olduğu ve kullanmaktan olabildiğince kaçınılması gerektiğine dair bir feminist argüman mevcut.

[3] Ç.N.: Batı’da formüle edildiği şekliyle kürtaj hakkının kadınların özgürce ve kısıtsızca seçim yapan bireyler olduğu varsayımına dayandığı ve kadınları gerçek hayatta kısıtlayan toplumsal cinsiyete dayalı, tarihsel, maddi koşulları yok saydığı yönündeki feminist eleştirinin etkisiyle, son yıllarda ‘üreme hakları’ yerine ‘üreme adaleti’ (reproductive justice) çerçevesi aktivistler arasında daha fazla kabul görüyor. ‘Düzeltici (reparative) adalet’ fikri ise, haksızlığa uğrayan bireylerin ya da topluluklarının zararların tazmini fikrine dayanıyor; örneğin kölelik ve sömürgecilik gibi tarihsel adaletsizliklerin tazminat yoluyla düzeltilmesi ya da çatışma sonrası barış koşullarının oluşturulması çabasına verilen zararın tazminin eklenmesi gibi. İstenmeyen hamileliğin ortaya çıkışını tarihsel (cinsiyete dayalı) adaletsizliğin bir yansıması olarak görmek ve tazminini (düzeltilmesini) talep etmekse, son yıllarda tartışılmaya başlanan bir yaklaşım.

Çeviri: Ayşe Toksöz

Bu yazı, 8.3.2017’de http://criticallegalthinking.com’da yayınlandı.

 

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.