2023 genel seçimlerinin ardından sonuçlar günlerce çeşitli mecralarda tartışıldı. Neredeyse tamamı ortaklaşan anket sonuçları AKP’nin gerileyeceğine ve Kılıçdaroğlu’nun da kazanacağına işaret ediyordu. Muhalefet ve seçmenler de bu sonucu benimsemiş gibiydi. 14 Mayıs akşamı itibariyle ise rüzgar döndü ve hem televizyonlarda hem sosyal medyada hem de fiziksel ortamlarda CHP ve muhalefetin hataları konuşulmaya başlandı. 28 Mayıs da bittikten sonra yapılan değerlendirme ve eleştirilerde “söylemin gücü” ile maddi gerçekleri karşı karşıya getirmek ön plana çıkan eğilimler arasındaydı. Yani ülkede kriz varken, her şey kötüyken, iktidar birçok hata yapmışken oyunun nasıl arttığı, kadınların YRP ve Hüdapar ile pekişen bu iktidara nasıl oy vermeye devam edebildiği tartışıldı. Bu değerlendirme döneminde “gerçekler” ve “söz” açısından öne çıkan yaklaşımları, seçmenlerin tutumu ile ilgili varılan kanıları uzun süredir alanda araştırmalar yapan ve söylem üzerine çalışan Nükhet Sirman ve Feyza Akınerdem ile konuştuk.

Naomi Okubo, 2010 https://nyaooon.jimdofree.com/works/

Seçim sonuçlarının ardından yapılan değerlendirmelerde propaganda ve söylemin seçmeni çekme açısından önemi çokça belirtildi. Ülkede hemen herkesi ilgilendireceğini varsayacağımız sorunları göz önünde bulundurduğunuzda (enflasyon, pahalılık, işsizlik, kutuplaşma, eğitimin kalitesizleşmesi, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, yargı bağımsızlığının kalmaması, erkek şiddetinin önlenmemesi gibi) siz propaganda ve söylemin seçimlerde yerini nasıl görüyorsunuz? Söylem kavramı ve maddi gerçekler ilişkisi bugün nasıl ele alınmalı? 

Nükhet Sirman – Feyza Akınerdem: Sorduğunuz soru sanki propaganda, söylem ve gerçekler diye bir üçlü ayrımdan yola çıkmış. Bir yanda propaganda ve söylemi karşı karşıya getirmişsiniz, diğer yanda söylemle parantez içinde sıraladığınız maddi gerçekleri. Bu iki karşılaştırma eksenini ayrı ayrı ele almak isteriz. Propaganda ve söylem karşı karşıya geldiğinde soru iki kurmacayı karşılaştırıyor ancak birinin amacı çok açıkken diğerinin üzeri örtülü olduğunu ima ediyor. Söylem maddi gerçekliği kurmak üzere yola çıkan bir pratik olarak görülebilir, propaganda ise gerçekliği örtmek üzere kullanılan manipülatif bir araç olarak. Ya da biri ikna etmeye çalışırken diğeri sadece duygulara hitap ederek korkutmaya veya sevdirmeye yöneliyor. Hatta diyebiliriz ki soru bizim yaptığımızı söylem diğerinin yaptığını propaganda olarak tarif ediyor.

Bu ayrımlar bizce çok sorunlu. Her iki söz söyleme biçimi de hem ikna ediyor hem bir şeylerin üzerini örtüyor hem de bir şeyleri kura kura gerçek haline getirmeye çalışıyor. Örneğin “adaletsizlik ya da yoksulluk Türkiye’nin en önemli sorunudur” dediğimiz zaman bir hakikati mi dile getiriyoruz, yoksa bunların Türkiye’nin en önemli sorunları olarak ele alınmalarını mı istiyoruz? Yani biz de siyaset yapmıyor muyuz? Dolayısı ile söylem de propaganda da sadece gerçekleri söylemek gibi bir işlev görmüyor. Esas olarak birçok olguya değer yargısı biçiyor, önem sırası belirliyor ve o olguların üzerimizde etkili olup olmadığı hakkında hüküm veriyor. Biz “ekonomi kötü” dediğimizde, başkası da “ekonomi size göre kötü” diye cevap veriyor. Biz gerçekleri açıkladığımızı sanırken onlar “siz propaganda yapıyorsunuz” diyorlar.

Söylenen sözü ölçmek için kullanılabilecek ortak bir ölçüt kalmadığında hakikat sonrası dünyada olduğumuzu anlıyoruz. Bu dünyada herkes kendi zemininden konuşuyor ve söylem hiçbir zaman iki zemini bir araya getirecek güçte olamıyor. “Bu ülkede kadınlar öldürülüyor” dediğinde, “o senin düşüncen” diyenle nasıl bir ortak dil kurulabilir? 

Bu durumda önemli olan, sözün gücünü nereden aldığı. Ne kadar çok söylenirse, tekrar edilirse, kimin ağzından çıkarsa, söz o kadar güçlü oluyor. Popülist siyasetin işleyiş biçimi böyle ve Türkiye’de mevcut iktidar bu araçları kullanmada oldukça mahir.

Erdoğan’a oy veren seçmenin, Kılıçdaroğlu ve çevresi için teröristler, sapıklar (LGBTİ+ düşmanlığı açısından) ve din düşmanları gibi sözler kullandığını gördük. Bunlar oy verirken öncelikli motivasyonlar mıydı? 

Akparti, 2022 Mayıs ayında yapılan anketlere göre seçmen desteğini oldukça kaybetmiş ve tarihinin en düşük oy oranlarına sahipken, büyük bir yıkım yaşadığımız ve bu yıkımda devletin en yetkili ağızdan yetersiz kaldığını ifade etmek zorunda kaldığı bir dönemde seçmenini konsolide edebildi. Bu noktada bahsettiğiniz düşmanları yaratan propaganda dilinin etkili olup olmadığı çokça soruluyor. Aslında Akparti seçmeni, aidiyet beslediği siyasetin eksiklerini ve hatalarını kapatan propaganda dilini sahiplendi ve böylece ahlaki ve söylemsel bir üstünlük elde etti. Muhalif siyaset yürüten, yoksulluğu, yıkımı ve yolsuzlukları hatırlatanlara karşı söyleyecek sözleri oldu. Böylece Akparti seçimden sadece sayısal üstünlükle çıkmadı, aynı zamanda seçmenine ahlaki üstünlük sağlayacak argümanları vererek onlara yeniden özgüven kazandırdı. 

Son yıllarda dünyada ve ülkede siyaseti anlamlandırmak için başvurulan kavramlardan post-truth (hakikat sonrası) bu seçimleri anlamlandırmak için işlevsel mi? Başka bir deyişle, AKP seçmeni “gerçekleri bilseydi” AKP’ye oy vermekten vazgeçer miydi?

Hakikat sonrası dünyayı, basitçe insanların yalanlara inandığı dünya olarak tarif etmek doğru olmaz. Akparti seçmenine dair sürekli kandırılmış ve kanmaya hazır insanlar, geri kalanlarının ise gerçeklere gözlerini açan insanlar olduğu varsayımından vazgeçmek gerekiyor. Hakikat sonrası bir güç savaşıyla beraber geliyor. Yani bir siyasi görüş, egemen olmak için “madem senin gördüğün de hakikat olabilir, benimki de. O halde benim dediğim hakikat olsun” diyor. Önceleri görecelilik diye bir kavram vardı: senin de dediğin doğru olabilir, benimki de ve yine de yan yana yaşayabiliriz. Bazı versiyonları ise aslında ikimiz de aynı şeyi söylüyoruz sen sadece benden farklı bir dil kullanıyorsun ya da farklı bir yoldan gidiyorsun o kadar. Liberal dünyanın her şeyi kendi dünyasına eklemleme biçimiydi bu. Bazıları hatta bunu karşındakini tanımanın kurnazlığı olarak bile tanımlayabiliyordu. Yani ben senin istediğini, yaşam biçimini tanıyorum çünkü aslında benimkine benziyor sadece farklı bir dili var. Bu yolla hem farklılığı tanırmış gibi yaparak tanımıyor hem de iki evren arasındaki güç ilişkilerini görmezden gelebiliyordu. İşte bu kurnazlığın bir anlamda sonunu getirdi hakikat sonrası dünya. Madem ki hakikati seçebiliyoruz benimkini seçeceksin demek bu kurnazlığın sonunu getirmektir. 

Peki post-truth ilk kavramsallaştırıldığı dönemden itibaren düşününce şu anı anlamlandırmak için geçerli bir kavram mı?

Hakikat sonrası kavramını bir yalan söyleme ya da kandırma biçimi olarak 2004 yılında Ralph Keyes The post-truth era: dishonesty and deception in contemporary life başlıklı kitabıyla gündeme getirdi. Kitap post-truth kavramının bir kandırmaca olduğunu, yalanla da yakın bir ilişkisi olduğunu iddia ediyor. Daha sonra gündeme gelen tartışmalarda post-truth kavramının, yalandan ziyade bir abartı, doğruların ihtiyaca göre eğilip büküldüğü bir söz üretme biçimine işaret ettiği öne sürüldü. Kimisi ise post-truth dünyasının iyi bir şey olabileceğini, birden fazla bilme biçiminin geçerli olduğu bir dünyanın daha demokratik bir dünya bile olabileceğini iddia etti. 

Modern dünya, olguları veriye dönüştürerek ölçmeyi ve değerlendirmeyi, yani bilimsel normları inşa etti. Buna göre gösterilen, anlatılan ve söylenenin, olgulara dayandığı müddetçe gerçekliği kendiliğinden kurduğu varsayılır. Oysa olguyla gerçeklik arasındaki ilişkiyi kuran temsil, bir söylem biçimidir. Temsil, hem kültürü hem politikayı kurar ve böylece insanlara aynı dili konuşmanın, aynı ölçütlerle dünyayı değerlendirmenin olanağını sunar. Yani olgulara sadık kaldığımıza, kalacağımıza dair sessiz bir uzlaşmadır modernlik. İşte post-truth, tam da bunu bozdu. Bir önermeyi, olgulara bakarak doğrulamaya ve bu doğru üzerinde uzlaşmaya yarayan ortak zemini yok etti. Bu yüzden Eyal Weizman buna “kara epistemoloji”diyor.

Hakikat sonrası en yaygın olarak, duyguların olgulardan daha önemli hale gelmesi olarak tanımlanıyor. Halbuki hakikat sonrasıyla duygu arasındaki ilişki daha karmaşık. Bu kara epistemoloji, bildiğimiz dünyanın sonunun geldiği duygusunu yayıyor. Olgularla olguları anlatan siyasal, kültürel, görsel temsiller arasındaki ilişkinin koparılmasından doğan bir yörüngesizlik haline işaret ediyor. Yaşananların bir araya gelmesiyle oluşturulan bir konumlanmanın, bir birlikteliğin mümkün olmadığı bir dünya yaratılmış oluyor. Hakikatin zemininin sarsılmasından doğan yörüngesizlik, güçlü bir liderin yörünge edilmesiyle otoriterliği güçlendiriyor. Yani aslında kavram ortaya çıktığından beri bilginin demokratikleşmesine değil, dünyanın otoriterleşmesine yarayacağı tartışılıyor.

Yalan hiçbir zaman politikanın tamamen dışında olmamıştır. Politika da hiçbir zaman sadece akılla, bilgiyle yürütülen bir iş yapma biçimi değildi. Ancak şimdi ancak yörüngesizlik sözüyle ifade edebileceğimiz yeni bir hal yaşanıyor. Ortak yaşanmışlıklardan doğan toplumsallık bu yörüngesizlikten nasibini alarak gitgide kırılıyor. Kutuplaşma böyle yaratılıyor. İnsanlar arasındaki bağlar, kimin sözünü duyup duymayacakları, neye inanıp inanmayacakları hakikat sonrası dünyada yeni baştan, modern dünyanın kurallarının dışında oluşuyor. 

Kısaca evet. Hakikat sonrası şu anı anlamlandırmak için geçerli bir kavram. Şu anı modernitenin hakikat anlayışına göre anlamaya çalışmak bizi yanıltmaktan başka bir işe yaramıyor. 

Söylemin ekonomik yoksullaşma gerçeğini bükmede rolü var mı? Dava inancı, kimlik, aidiyet buradan bakıldığında nasıl roller oynuyor? Kent, kırsal, cinsiyet, sınıf açısından ne gibi deneyimlere denk düşüyor?

Yoksullaşma da bir söylem… Bunu bir hakikat olarak konuştuğumuz sürece söylem düzeyindeki güçsüzlüğümüzü göremez hale geliyoruz. Maddi ilişkilere girerken insanlar kendilerini yoksul ya da varlıklı diye tarif etmezler, belirli bir analitik ya da siyasal çerçeveden bu şekilde tarif ederek söylemsel bir alan açarız. Bu sayede yoksullukla ilgili politika yürütmek mümkün olur. Hacer Foggo’nun yoksulluğu konuşan ve konuşturan bir siyaset yürütmesi gibi… 

Diğer yandan geçim sıkıntısı, ekonomik zorluklar ve temel ihtiyaçlardan yoksun kalmanın siyasal davranışı otomatik olarak belirlemediği şimdilerde sıkça dile getirilmeye başlandı. Ama bunun neden böyle işlediği üzerinde pek durulmuyor. Dava mı yoksulluk mu diye bir karşıtlık kurmak bu ikisini bir araya getiren faktörleri gözardı etmek demek. Seçmen hem dava hem yoksulluk diyor. Sen diyor, ne davayı ne yoksulluğu halledebilirsin. Biz seni tanıyoruz, sen bizi bu hale getirensin diyor. Yoksulluğun davayı yenebileceğini düşünenler Akparti ve muhalefeti birbiriyle kıyaslanabilir ve birbirinin yerine geçebilen iki siyasal aktörmüş gibi ele almış oluyor. Halbuki seçmen için biri geçmişte kalması gereken, diğeri onu geride bırakmak için kendisini elinden tutup bugüne getiren kurtarıcı. Bu açıdan Cumhuriyetin ikinci yüzyılına karşı Türkiye Yüzyılı ya da Eski ve Yeni Türkiye söylemi bu açıdan geçtiğimiz 20 yılı da, önümüzdeki beş yılı da belirlemekte oldukça güçlü oldular. 

Örneğin bir lira olan bir nesnenin yarın beş lira olduğu bir dönemde yoksullaşma da bir söylemse ya da kadın cinayetlerinin varolup olmadığı düşünceyle belirlenebiliyorsa muhalif siyasetin alanı var mı sizce?

Tabii ki var. Siyaset yapmanın kuralları, medya ve kitlesel söz üretme araçlarıyla değişti diye siyaset yapmayı mı bırakacağız? Yeni kurallara göre siyaset yapacağız bir yandan. Bir yandan da bu kuralları değiştirmenin de yollarını arayacağız da esas mesele biz (bu her kimse) ne kadar eski kurallara göre siyaset yaptı? Yani İngilizce canvasing denen bir laf vardı. Ev ev dolaşıp bir ürün satmak ya da propaganda yapmak gibi. Zaten hiçbir kesim sadece söylemle siyaset yapmıyor. Tanışıklıkla kapı kapı dolaşıp hem kendini tanıtmak hem de karşısındakinin derdini duymak dinlemekle yapıyor. Ben sendenim demekle yapıyor. Ben sendenim demenin yolunu sosyal devlet araçlarını kullanarak yapıyor, bu müthiş etkili bir yöntem değil mi? Her evin içindeki sorunu bilince, o evden oy geleceğini de bildikçe sosyal yardım veriliyor. Sadaka gibi diyerek küçümsenen bu yardımların işlevlerinin büyüklüğünü göz ardı ettikçe muhalafet siyasetin ne söylemsel ne de maddi kurallarını anlamamaya devam edecek.

Ayrıca hakikat sonrası kadın cinayetlerinin var olup olmadığını düşünceyle karar vermek değil, ya da yoksullaşmanın olmadığını iddia etmek değil. Bunların başka şeylerin yanında, mesela memleketin bekası, ailenin varlığı gibi şeylerin yanında, o kadar da önemli olmadığını iddia etmek demek. Yoksullaşma savunusuna karşı “gerekirse kuru ekmek kemiririz” diyen bir aidiyet karşısında nasıl bir maddi gerçeklik mücadelesi verilecek? Kadın cinayetlerine isyan eden bizlere karşı “kadınlar anamızdır, bacımızdır, onların namusu namusumuzdur” diyen bir siyasete nasıl cevap verilecek? Bu önemli ve cevabı kolay olmayan bir soru. 

Türkiye’de erişilebilir, ucuza veya para harcamadan vakit geçirilecek, işlevsel kamusal alanların sayısı oldukça az. Yani evlerin dışında sosyalleşme, farklı veya çeşitli varoluşlarla bir arada olma imkanları dar. İnsanlar farklı fikirleri duyuyor mu, hakikate erişme veya yüzleşme alanları var mı ve hatta insanların fikirleri sizce değişiyor mu? Cinsiyet temelli farklar var mı?

Bu soruya cevap verirken elbette cinsiyet temelli farklar olduğunu söylemek gerekir. Biz daha çok kadın seçmene odaklanan saha çalışmalarında bunu gözlemledik. 

Niceliksel araştırmalar genellikle kadın seçmenin oy verme davranışını çok daha zor değiştirdiğini söylüyor. Gerçekten de bugün Akparti’ye kadınlar daha çok oy veriyorlar, daha az kopuyorlar. Ancak bu, kadınların dezenformasyona daha açık ya da dışarıya daha kapalı bir hayat yaşamasından kaynaklanmıyor. Bunu görmek lazım. 

Esasen bu seçimi kısa videolar kazandı desek yanlış olmaz. Özellikle hayatı ev ekseninde geçen kadınların dünyayla akıllı telefonlar aracılığıyla bağlantı kurduğunu gözardı etmemek gerekiyor. Yani bir maddi gerçeklik varsa o da herkesin cebinde, her ortama, en mahrem alanlara girebilen telefon ve telefonla taşınan mobil teknolojiler. Aile, akraba, veli whatsapp grupları en önemli sosyalleşme araçları. Bu ortamlar da yankı odası olarak oldukça işlevsel. Farklı fikirleri duysalar bile bu ortamlardaki tartışmalarda kendi kanaatlerini savunarak pekiştiriyorlar. Yani her karşılaşma yüzleşme içermiyor olabilir. 

Saha çalışmalarında kadınların çevrimiçi ortamlarda gördükleri videolar üzerinden argümanlar geliştirdiklerini gördük. Aynı durum gençler için de geçerli. Buradan da gençler ve kadınlar videolarla kandırılıyor diye bir sonuca hızlıca varmamak gerekiyor. Daha önce bahsettiğimiz gibi, herkes kendi inanacağı hikayeyi seçebiliyor ve karşısındakine bir savaş aleti gibi yöneltebiliyor. 

Aslında kadınlar ve gençler, anne-çocuk olarak daha çok sohbet ediyor ya da tartışıyor olabilir. Bu da gençlerin sosyal hayattan ve kendi karşılaşmalarından izleri eve taşımasını sağlayabiliyor ve bir yüzleşme getirebiliyor. Niteliksel saha araştırmalarında “çocuklara söz verdim” diyen kadınlarla karşılaşıyoruz örneğin. 

Elbette herkes aynı şekilde belirli siyasi kimliklere aidiyet beslemiyor. Örneğin Akparti’den kopmuş veya kopmayı gözden geçiren seçmen de kendisine kopmak için gerekçeler arayabiliyor. Bu seçmene ulaşabilecek alternatif hikayeler, yoksulluk, eşitsizlik ve çocukların geleceğine dair düşünmesini sağlayacak medya içerikleri yüzleşmeye hazır seçmen için işe yarayabilir. 

Ana akım medyayı da unutmamak lazım. Örneğin görüştüğümüz Akparti’den uzaklaşmakta olan bir kadın seçmen, Müge Anlı ya da Esra Erol’daki “yoldan çıkmış” genç kadınları izleyerek erken evliliklerin ne kadar kötü sonuçlandığını gördüğünü söylüyor. Bu da oy verme davranışını etkiliyor. 

Bir araştırmaya göre Türkiye’de, önceki seneye göre 2023’te Instagram ve Facebook kullanımı düşmüş, YouTube, TikTok, Twitter ise artmış. 18,5 milyon Twitter, 30 milyon TikTok, 33 milyon Facebook, 48 milyon Instagram, 58 milyon YouTube kullanıcısı var. Bu verileri söz ve söylemin gücü, etki alanı ve hakikat açısından nasıl değerlendirirsiniz? Twitter kullanıcı sayısının en az olması bize ne söylüyor?

Bu verilerden gördüğümüz, gerçekten de görsel medya araçlarının çok daha yüksek bir oranda kullanıldığı. Twitter yaygın kullanılsa da Twitter’ın karşılıklı tartışmaya, sözlü iletişime dayalı bir araç olması oradaki iletişimin hızını ve etkisini düşürüyor. 

Youtube da yaygın kullanılıyor. Youtube’un konvansiyonel medyadan dijitale bir geçiş mecrası olarak iş gördüğünü söyleyebiliriz. Diziler, haber programları gibi anaakım türlerin küçük ve hızlı videolarla burada yeniden izlenmesi ve yorumlanması mümkün. 

Bütün bunların arasında hayat Tiktok’ta geçiyor desek abartmış olmayız, zira okumak ve yazmak zahmetine girmeden çok kısa videolarla iletişim kurulabiliyor. Medya okur yazarlığı düşük olarak nitelendirilebilecek bir kullanıcı Tiktok’ta sadece Bim alışverişi yaparak fenomen olabiliyor. Anaakım siyaset yapma biçimlerinin asla görmediği yerler buralar. Bu açıdan, konvansiyonel medyanın çerçevesini çizdiği ve Tiktok’un içini doldurduğu yaşamı iyi izlemek gerekiyor. 

Televizyon hâlâ her evde neredeyse var ve sık izleniyor. Haber programlarının yanı sıra reality şovları, akşam dizilerini hesaba katarsak, televizyon Türkiye’de hâlâ en etkin söylem aracı mı? Muhalefet televizyonda yer alamıyorsa propaganda ve siyaset yapabilir mi ve insanları etkileyebilir mi?

Kesinlikle televizyon hâlâ en etkili medya. İktidarın devlet televizyonunun yanı sıra büyük medya kuruluşlarının tamamını etkisi altına almış olması boşuna değil. Her evde arka planda televizyon açık. TRT yapımları hâlâ çok saygın ve doğru bir kaynak olarak görülüyor. Dizilerde hem yerli hem de milli değerlere sahip çıkması, yani kendi kurduğu hakikat rejimine uygun aileler, ilişkiler ve görüntüler gösteriyor olması genel olarak seçmene cazip geliyor. Bu konuda sadece Akparti seçmeni değil, milliyetçi ve muhafazakar değerlerle hayatını şekillendiren herkes arka planda TRT izliyor. 

Haberlere ne kadar güvendiklerini sorduğumuzda, seçmen gerçeklerin çarpıtıldığını söylese de, “herkes kendine göre anlatıyor” diyerek bu çarpıtmayı önemsizleştiriyor. A Haber’e bakınca da, Fox ya da Halk TV’ye bakınca da gerçekleri görmediğini düşünüyor. Bu durumda “ben de istediğim hakikati seçerim” diyebiliyor. 

Sonuçta hâlâ saygın olan TV ekranında görünmek söylenen söze bir cisim, bir kimlik kazandırıyor. Söz ne kadar çok duyulursa o kadar gerçek hale geliyor. Özellikle de “sıradan insan” reklamları bu açıdan çok etkili oluyor. İnsanlar, kendi arzularını kendileri gibi insanların ağzından dinleyerek seçimlerinin haklılığı konusuna bir kez daha ikna oluyorlar. Bunların yokluğunda muhalefetin sözü sadece rakibin ağzından duyulur hale geliyor. Muhalefet de kendisine TRT’de verilen kısa süreyi kullanma açısından son derece yetersiz olabiliyor.

Kızılcık Şerbeti ve Aile dizileri muhafazakar kesim ve kadınların direnişi açısından önemli bulundu. Bunca yıldır dizileri takip eden, hakkında yazan akademisyenler olarak, bu dizilerde kadınların başkaldırılarını ve dayanışmalarını izleyen ve bunu izlemekten keyif alan geniş kesimler Türkiye siyasetinde nasıl konumlanıyor veya konumlanmıyor?

Kadınlar kendi hayatlarında gördükleri dayanışma, başkaldırı ya da boyun eğme biçimlerini dizilerde de izliyorlar ve bunları değerlendiriyorlar. Kızılcık Şerbeti’nde istemediği bir evliliğe zorlanan Nursema kadınlar için yabancı değil. Ama orta sınıf seküler izleyici için Nursema nisbeten yabancı, yeni ve ilginç bir karakter oldu. Evde güçlenmeye çalışan Nursema’nın siyasette de ailesinden farklı davranmasını beklediler. Halbuki Nursema ailesinin değerlerini, dini normları kabul eden, bunlarla mutlu olan bir kadın. Dolayısıyla kendi hayatında taşları yerinden oynatırken, siyasette de oynatmasını beklemek, ona biraz fazla yüklenmek olurdu. Her şeyin ötesinde, Nursema, ailesinin evinden çıktığında Alev’in yanına sığınsa da, orasının kendisi için güvenli ve kalıcı bir yer olmadığının farkında. Bu yüzden de sevdiği adamla ailesinin rızasını almadan evlenmeye yanaşmıyor. Türkiye siyasetinde konumlanışı da bundan farklı olmayacaktır. 

Konuşulmayacak bir nokta da Nursema ile Umut’un arasının bozulmasının, farklı hayat tarzları değil, farklı sınıftan gelmiş olmalarına bağlanması. Zengin bir aileden gelip kolay harcamaya alışkın bir kadının orta sınıflılığa tutunmaya çalışan bir adamın yaşamını benimseyebilmesi mümkün mü sorusunu gündeme getirmesi dizinin ilginç ters köşelerinden biri. Yani dizi, sınıfsal bir hayat tarzı, inanca dayalı bir hayat tarzından daha etkili demiş oluyor. Bu katmanları da özellikle kimlik üzerinden kutuplaştırmaya dayalı anaakım siyasetin görmesi çok kolay değil. 

Kadınların başkaldırılarını da ezilmelerini de çok hızlı değerlendiren dizi takipçileri var. Bunlar çoğu zaman dizi hakkında çabuk yorum yapabiliyorlar. Aile dizisi de başta kendi ayakları üzerinde duran bir kadının bu tutumunun aşkla sınanmasının hikayesi. Kadının, hem kariyerini hem kimliğini muhafaza etme kararlılığı kadın izleyicileri etkilemiş olsa da dizinin ilerleyen bölümlerinde bu duruşu devam ettiremiyor. Bu hikayenin nereye evrileceği de henüz belli değil. Diziler uzun soluklu işler ve ülkenin atmosferine göre değişip dönüşebiliyorlar.

Duyguların siyasetiyle bitirelim. Bu günlerde hangi duyguların hakimiyeti var? Bunun içinde bulunduğumuz maddi gerçeklikle ilişkisi ne? Ve duyguların siyaseti önümüzdeki dönem muhalefetin mücadelesi açısından ne ifade ediyor?

Bu seçimde muhalefetin duygu siyaseti konusunda bir yanılgıya düştüğünü söyleyebiliriz. Olumlu duyguları yaygınlaştıracak medya içeriklerinin olumsuz duyguları yeneceği yanılgısı. Ancak uzun süredir bu ülkede belli nesnelere belli duygular yapışmış durumda. Bayrak deyip negatif bir şey söylerseniz hiç kimse sizi ciddiye almaz ya da vatan haini olduğunuzu düşünür. Bunun gibi nesneler çoktan hayata geçirilmiş durumda: terörist, beka, toplumsal cinsiyet, barış, aile gibi. Bu nesnelere yapışan duygular hem çok güçlü hem uzun senelerdir farklı hikayelerin parçası edilerek sürekli dolaşıma sokulmuş durumda. Bu hikayeler birbirinden farklı detaylara boğulan aslında aynı ana hikayenin parçası olarak siyasilerin söylemlerinden romanlara, dizilere ve hatta bireysel hayat hikayelerimize kadar sızmış durumda. Sözlü tarih çalışmalarında rastladığımız sıkça rastlanan bir durumdur bu. Görüşülen kişiler toplumda genel geçer değerli bulunan ögelerle hayatlarını anlatırlar. Üstelik çoğu zaman bunun farkında da değildirler. Beka sözü örneğin bu yapışmalar ve hikayeler sonunda (tarihi kahramanlarımızın vatanın milletin bekası için yapmış olduğu fedakarlıklar) kendiliğinden olumlu bir norm haline dönüşür. Bundan sonra da beka sözünü eleştirmek kolay kolay mümkün olmaz.

Dolayısıyla sözlere, nesnelere, olgulara çok uzun süredir yapışan baskın negatif duyguları siyasetsiz bir şekilde dönüştürmek mümkün değil. Siyaset de gerçek temas imkanları kurmaktan geçiyor. 

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.