The Odyssey ile The Prestige, Nolan’ın yirmi beş yıldır çektiği aynı kadını iki ayrı uçtan gösteriyor, doğrulandığı için onurlandırılan Penelope ile doğrulandığı için ölen Sarah. Aradaki tek fark, kadının bildiğine kimin inandığı.

Geçen hafta The Odyssey’i izlemeye gittim. IMAX 70 mm bulamadığım için sıradan bir IMAX salonundaydım (Nolan’a sorarsanız filmi izlemiş bile sayılmam), yine de beğendim. Salondan memnun çıktım, eve giderken aklım filmde değil, on iki yıl önce izlediğim başka bir sahnedeydi.

Endurance’ın içinde üç kişi hangi gezegene gideceklerini tartışıyordu. Amelia Brand, Edmunds’ın gezegenini istiyor, nedenini de saklamıyordu. Edmunds’ı seviyordu. Sevginin icat edilmiş bir şey olmadığını, gözlemlenebilir olduğunu, zamanı ve mekanı aşan tek kuvvet olduğunu söylüyordu. Cooper duyguların yargıyı bulandırdığını söyledi. Oy kullandılar, Mann’in gezegenine gittiler. Mann yalan söylemişti, gezegen donmuş bulutlardan ibaretti, adam kurtulmak için Cooper’ı öldürmeye kalktı. Filmin sonunda kara deliğin içindeki Cooper, TARS’a dönüp sevginin ölçülebilir bir kuvvet olduğunu söyledi. İki saat arayla, iki ayrı ağızdan aynı cümleyi duyduk. İlkinde oylamayla reddedilmişti, ikincisinde evrenin çalışma prensibi oldu. Arada yeni bir kanıt gelmemişti, söyleyen değişmişti.

Bu sahne üzerine yazılanları sonradan okudum, çünkü bir şeyin beni neden rahatsız ettiğini anlamadan uyuyamayan insanlardanım. Nolan’ın kadınları hakkında küçük bir literatür birikmiş. Far Out dergisinin ölü eşler envanterini çıkaran yazısı, Poe’nun o meşhur cümlesine dayanıyordu; güzel bir kadının ölümü dünyanın en şiirsel konusudur. Nolan’ın kadınlarını Flaubert’den Tolstoy’a uzanan bir gelenekle, tatminsiz ve ölmeye yazgılı orta sınıf eşlerle akraba sayıyordu. Overthinking It daha 2010’da, Inception henüz vizyondayken, erkeklerin karılarının ölümünden dolaylı olarak sorumlu olduğu bu örüntüye bir kadın sorunu adını koymuştu. Akademik tarafta bir makale de Nolan’ın dört filmini kara film çerçevesinde okuyup örüntüye suçluluk kompleksi diyor.

Envanter gerçekten kabarık. Leonard’ın karısı doğrulanamayan tek anı, Julia gösteri sırasında su tankında, Sarah kendi evinde iple, Mal kaldıkları otelin pervazından, Rachel bir depoda patlayıcıyla, Jean Tatlock küvette. Ölümlerin hepsi filmlerin ortasında, yan cümlelerde, birer hava durumu gibi rapor edilir. Bu yazıların ortak teşhisi, kadınların erkek kahramanı harekete geçiren birer araç olduğuydu. Teşhis yanlış değil, eksik.

Eksik kısmı görmem için kadınların ölmeden önce ne yaptıklarına bakmam gerekti. Hepsi aynı işi yapıyor. Biliyorlar.

The Prestige bunun en saf hali. Filmin bütün sırrı, tek bir hayatı paylaşan iki adam olması. Bu ikiliği filmde fark eden tek kişi Borden’ın karısı Sarah. Kocasının seni seviyorum cümlesinin hangi günler gerçek olduğunu ayırt edebiliyor, film boyunca bir kez bile yanılmıyor, ki filmde Tesla’nın makinesi dahil bundan daha zor bir teknik iş yok. Doğru okuyor ve doğru okuduğu için ölüyor. Julia su tankında, filmin daha başında, bir kaza raporu sadeliğinde. Olivia iki adam arasında elden ele geçen bir alet.

Mal, yaşadıkları dünyanın gerçek olmadığı fikrini ciddiye alıyor. Fikir doğru, üstelik fikri zihnine yerleştiren bizzat kocası. Kadın deliye çıkıyor, ölüyor, mesaisine kocasının suçluluk duygusu olarak devam ediyor. Rachel, Bruce Wayne’in Batman’den asla vazgeçmeyeceğini herkesten önce anlıyor. Yazdığı mektup, kadın öldükten sonra, Bruce’u korumak gerekçesiyle Alfred tarafından yakılıyor. Bilgi kadından geliyor, imha kararı erkekten. Berger’in Türkçeleşmiş formülü, erkekler davranır kadınlar görünür, burada bir tur daha atıyor, çünkü Nolan’ın kadınları yalnızca görünmüyor, görüyorlar, gördükleri doğru çıktığı halde kimse dönüp onlara bakmıyor. Mulvey’yi bir adım öteye taşıyor bu galiba. Kameranın kime baktığı kadar, kimin gördüğüne kimin inandığı.

Alison Jaggar, duyguyu bilginin karşısına koyan Kartezyen geleneğe itiraz ederken kanun dışı duygular diye bir kavram önermişti. Ezilen konumdaki insanların, kendilerine reçete edilen duyguyu üretemedikleri için hissettikleri karşılıklar. Asıl vurgu ikinci adımdaydı, izole bir kanun dışı duygu insana kendi akıl sağlığını sorgulatır, paylaşılıp doğrulanmadıkça bilgiye dönüşmez, delilik olarak kalır. Ben bu satırları okuduğumda bir felsefe metni değil, yirmi beş yıl önceden yazılmış bir Nolan filmografisi okuduğumu düşündüm.

Solnit’in aynı figür için bir adı var, Kassandra. Tanıklığı peşinen indirimli sayılan kadın. Nolan’da Kassandra bir karakter değil, bir kurgu gereksinimi, çünkü bilmece filmi seyirciden önce bilen ama sözü dinlenmeyen birine muhtaç. O kişi olmazsa açığa çıkma anı diye bir şey olmaz. Biri gerçeği baştan görecek, kimse ona inanmayacak, seyirci sonda haklıymış diyecek. Bir kadro açığı, Nolan da bu pozisyona yirmi beş yıldır aynı cinsiyeti alıyor.

Oppenheimer’da mekanizmanın üstündeki örtü tamamen kalkıyor. Filmin en meşhur cümlesini, ölüm oldum dünyaların yok edicisi, karakterin ağzına yatakta Jean Tatlock veriyor. Elinde Bhagavad Gita, okumasını istiyor, adam okuyor, kadın kırk dakika sonra küvette ölü bulunuyor, filmin geri kalanında adamın vicdanı olarak çalışıyor. Sahne 2023 yazında Hindistan’da büyük bir öfke doğurdu, hükümete yakın bir yetkili Nolan’a açık mektup yazıp sahneyi Hinduizme saldırı ilan etti. Tartışmanın tamamı kutsal metnin yatakta okunması üzerinden yürüdü, Pugh’un bedeni bazı ülke sürümlerinde sonradan eklenen dijital bir siyah elbiseyle kapatıldı. Bakmak ile gizlemek aynı düzeneğin iki ucu, sahne kadını önce seyre açıyor, sansür sonra bedenini kapatıyor, iki halde de kutsal metni okuyan sesi alınıp filme yediriliyor. Cümle kaldı, beden örtüldü, kadının neden ölmek zorunda olduğunu kimse sormadı.

Kate Manne’in iki kavramı bu sahnenin üzerine kalıp gibi oturuyor. Himpathy, faile akan aşırı şefkat. Herasure, kadının kendi hikayesinden silinişi. Film üç saat boyunca bir adamın vicdan azabını anıtlaştırırken Jean Tatlock bir bilgi taşıyıcısı olarak görünüp kayboluyor. Tıpkı Dunkirk’ün sahilinde, Sunny Singh’in Guardian’da yazdığına göre orada bulunan Kraliyet Hindistan Ordusu İkmal Kollarının katırlarıyla birlikte kadrajın dışında kalması gibi. bell hooks’un sorusu burada kaçınılmaz oluyor; bu film izleyicisinin kim olduğunu sanıyor? Cevap her filmde aynı, cevabın içinde ne Tatlock var ne katırcılar.

The Odyssey’e dönersem, film bir haftada eleştirmenlerle klasikçileri karşı karşıya getirdi, terazinin Nolan’dan mı Homeros’tan mı yana eğrildiği meselesi. Bir tarafta eleştirmenler. Slate’ten Dana Stevens kendini Nolan şüphecisi ilan ettikten sonra teslim olmuş, Samantha Morton’ın Kirke’sini yakıp yıkan bir radikal feminist gibi oynadığını, Hathaway’in Penelope’sinin beklenenden huysuz ve kararsız olduğunu yazmış, filmin Bechdel testini zar zor geçtiğini kendisi de teslim edip kadınların erkekler hakkında söylediklerinin yine de acımasız ve doğru olduğunu eklemiş. Öbür tarafta çevirmenler. Emily Wilson, Nolan’ın esinlendiğini açıkça söylediği çevirinin sahibi, Odysseia’yı İngilizceye çeviren ilk kadın, AP’ye filmin her şeyi sığdırmaya çalışırken destanın ana temalarını kaçırdığını, Penelope’nin öyle inceltildiğini ki bu evliliğe inanmanın güçleştiğini söylemiş, sonra da gidin büyük perdede görün diye eklemiş (bir çevirmenin bir yönetmene gösterebileceği nezaketin de bir sınırı olmalı).

Kavganın döndüğü yer aynı, kadının ne söylediği. Stevens kadınların cümlelerini övüyor, Wilson Penelope’nin sesinin kısıldığından yakınıyor, iki durumda da kadın konuşmasıyla tartılıyor. Filmde kadınlara düşen de bu, monolog. Kirke konuşuyor, Penelope konuşuyor, savaş ve erkekler hakkında sağlam cümleler kuruyorlar, ben de salonda o cümleleri dinledim ve beğendim. Homeros’ta ise kadınlar konuşmakla kalmıyor, işletiyorlar. Athena olay örgüsünün yöneticisi, Telemakhos’u yola çıkaran, Odysseus’u kılıktan kılığa sokan, sondaki katliamı durduran o. Penelope üç yıl boyunca Laertes’in kefenini gündüz dokuyup gece söken, dördüncü yılda ele verilen, kocası döndüğünde ona inanmayı reddeden, kimliği yatak sorusuyla bizzat sınayan karakter. Yatak, zeytin ağacının canlı gövdesinden yontulmuş, kökü toprakta, taşınamaz, bunu bilen tek yabancı ancak koca olabilir. Destanın doğrulama sahnesini burada kadın kuruyor. Doğru bildiği için de ödüllendiriliyor.

İşte Nolan’ın kadınları burada kayboluyor. Homeros doğrulama sahnesini kadın yürütsün, sınav onun olsun, sonunda haklı çıksın diye kurmuş. Nolan aynı kadını almış, bilen, sınayan, hep doğru çıkan kadını, sınavın onu onurlandıran kısmını kesip atmış. Penelope’nin okuması ödül getiriyor, Sarah’nınki ölüm. İkisi de aynı işi yapıyor, aradaki tek fark kadının bildiğine kimin inandığı.

En güçlü itiraz burada geliyor. Nolan bütün bunları bilerek yapıyor olabilir, filmleri erkek mitolojisinin ta kendisini eleştiriyordur, The Prestige kendi kuyusunu kazan takıntılı erkekler üzerine, Oppenheimer kahramanını yüceltmiyor yargılıyor. Kabul, muhtemelen doğru. Bir örüntüyü eleştirerek göstermek ile onun anlatı ekonomisini yeniden kurmak yine de ayrı işler. Film erkeği mahkum etse bile bilen hep kadın kalıyor, bilgisi onurlandırılan özne asla o olmuyor. Eleştiri ayakta durduğu yapının üstünde duruyorsa o yapıyı bir kez daha kuruyor. Seyirci salondan yine adamın vicdanıyla çıkıyor.

Monolog vermekle olay örgüsünü yönetmek arasındaki fark, toplantıda söz hakkı ile imza yetkisi arasındaki fark gibi. Karşılaştırmanın kaba olduğunu biliyorum, yine de yapıyorum. Sontag’ın uyarısını da unutmuş değilim, her yüzeyin altında gizli bir hakikat arayan okuma biçimi aklın sanattan aldığı intikamdır, bu yazının tarif ettiği mekanizmayı ben de bir noktada aramaktan bulmuş olabilirim. Kabul ediyorum. Sonra envantere dönüp bakıyorum. Yedi film, her birinde bilen bir kadın, teşhisleri tek tek doğrulanmış, zamanında inanılan bir tanesi yok. Bir örüntüye yorum demek için fazla düzenli, tesadüf demek için fazla uzun.

Aklıma yine Penelope geliyor, çünkü onunki bu kadınların içinde sınavı kazanan tek okuma. Tezgahını düşünüyorum, gündüz dokuduğu, gece söktüğü kefeni, üç yıl boyunca aynı ipliğin gerilip çözülüşünü. Penelope biliyor. İplik ise her sabah, hiçbir şey bilmiyormuş gibi, yeniden başlıyor.

Yazıda anılan kaynaklar

John Berger, Ways of Seeing (1972)

Laura Mulvey, “Visual Pleasure and Narrative Cinema” (1975)

Alison M. Jaggar, “Love and Knowledge: Emotion in Feminist Epistemology” (1989)

Rebecca Solnit, “Cassandra Among the Creeps”, The Mother of All Questions (2017)

Kate Manne, Down Girl: The Logic of Misogyny (2018)

bell hooks, “The Oppositional Gaze”, Black Looks (1992)

Susan Sontag, “Against Interpretation” (1966)

Sertaç Sehlikoğlu, Working Out Desire (2021)

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.