İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından Şubat 2026’da Kadınlığın Türkiye Halleri* adlı bir araştırma kitabı yayınlandı. Daha önce 2018 yılında aynı üniversitenin toplumsal cinsiyet çalışmaları kapsamında Erkekliğin Türkiye Halleri** yayınlanmıştı. Feminist bir okur ve psikiyatrist olarak derinlikli bir okuma yapan Şahika Yüksel ile bu iki kitabın ışık tuttuğu kadınlık, erkeklik, cinsiyete dayalı ayrımcılık ve bunların Türkiye halleri üzerine söyleştik.
5 Haziran 2026’ da İzmir’deki bir özel hastane açılışında ülkemizin güç timsali varlıklı beyaz erkek işvereninin cinsiyetçi ve ırkçı sözleri üzerine İrfan Aktan’la yaptığınız bir söyleşi yayınlandı: Erkeklik neden şiddet üretir? Toksik erkeklikten kurtulmak mümkün mü? Bu sorulara verilebilecek yanıtları tartışırken, feminist perspektiften yürütülen saha araştırmalarına dayanan bu iki kitaptan da bahsetmiştiniz. Neden bu kitapların içeriğini önemsiyorsunuz?
Kadınlığın Türkiye Halleri kitabının amacı Türkiye’de kadın olmaya ilişkin farklı deneyimleri ve kimlik inşa süreçlerini kesişimsellik ve yaşam boyu gelişim perspektifinden irdelemek. Türkiye’de 1990’lardan bu yana akademide feminist kuram perspektifinden yapılan kadın ve toplumsal cinsiyet araştırmaları giderek çoğalmakta. Bu kitabın da giriş bölümü feminist akademisyenlerin çalışmalarından harmanlanmış, bu alanda çalışma yapacak kişilerin, kolayca çok kaynağa ulaşmasının yolunu açıyor. Kitabın dili verileri yorumlarken üç feminist psikolog tarafından yazılmış olduğunu açıklıkla yansıtıyor. Görüşülen kadınlardan ve görüşmelerden notlarla zenginleştirilmiş alıntıların yazarların yorumlarıyla birlikte sunulması, bir roman gibi, merakla okumayı teşvik ediyor.
Bu çalışmada, Türkiye’de evli kadınların yaşamlarını, farklı gelişim evrelerini nasıl yaşadıklarını ve yaşadıklarını nasıl anlamlandırdıklarını ortaklaştıran ve ayrıştıran unsurlar bütüncül bir biçimde -kesişimsellik perspektifinden- ele alınmakta.
Yöntem olarak her iki kitapta yazarlar sosyal-inşacı ve feminist perspektiften, çalışmanın sorularını ve yöntemini dikkatle kurmuş. Kadınlığın Türkiye Halleri’nde İzmir, İstanbul, Kırklareli, Konya, Diyarbakır, Trabzon, Adana ve Malatya’dan 80 kadınla yarı-yapılandırılmış bireysel görüşmeler yürütülmüş. Türkiye nüfusunun sosyoekonomik düzey dağılımı dikkate alınarak, örneklemin üçte birinin üst ve üst-orta sınıftan, üçte ikisinin ise alt ve alt-orta sınıftan olması hedeflenerek her şehirde dokuz evli bir boşanmış kadın seçilmiş.
Sorular çocukluk çağından başlayarak yaşam boyu kadınların deneyimlerine odaklanıyor. Beş ana başlık: (1) Çocukluktaki aile yaşamı ve ilişkileri; (2) Ergenlik ve gençlik dönemi; (3) Evlilik; (4) Annelik ve (5) Kadınlığa dair görüşler. Her başlıkta kadınların deneyimlerini, karar alma süreçlerini, isteklerini, memnun oldukları veya pişmanlık duydukları durumları anlamaya yönelik sorular oluşturulmuş. Sık sık bu amaç için kadınların kendi sözleri ile açık çarpıcı ifadelerinin kullanılması, okurken bende onlarla konuşuyorum duygusunu yarattı.
Araştırmacılar, “kadınların yaptığı atıflar sayesinde deneyimleri karşılaştırmaya ve ‘doğal’ kabul edilen deneyimleri bağlamı içinde anlamaya çaba sarf ettik” diye ifade ediyor. Böylece, sonuçları toparlarken kendi bulduklarını yüceltmeyen, erkek yazarların kullanmasına alışmadığımız, feminist ihtiyatla bulguları değerlendirmiş ve önerilerde bulunmuşlar. Ayrıca, aralarında düzenli toplantılar yaparak kadınların anlamlandırma süreçlerini ve aralarındaki farklılıkları anlamaya ve tartışmaya çalışmışlar.
Erkekliğin Türkiye Halleri kitabını feministler niye okumalı?
Türkiye özelinde, son yıllarda, kadınları ve kadın sorunlarını merkeze alan araştırmaların sayısı artıyor, erkekler ve erkekliklerle ilgili çalışmaların sayısı ise sınırlı. Özellikle de erkeklerin kimlik yapılanmaları, gelişim süreçleri, dünyaları, düşünce ve kaygılarıyla ilgili çalışmalar eksik kalmış durumda.
Bir araştırmada yöntem ve örneklem seçimi o araştırmanın sonucunu belirler. Kadınlar da erkekler de tek tür değil, çoğu araştırma kolay ulaşılan genel popülasyonu temsil etmeyen gruplarla yapılıyor. Örneğin öğrenciler veya filan sektörde çalışan kadınlar gibi. Bu iki araştırma da yurdun faklı bölgelerinden yarısı alt sosyoekonomik yarısı üst sosyoekonomik gruptan farklı yaşta kişilerle yapılmış. Erkekliğin Türkiye Halleri kitabında sayı sınırlı da olsa (2000) farklı sosyoekonomik tabakadan kişiler değerlendirilmiş. Önce anket çalışması yapılıyor sonra derinlemesine görüşmelerle pekiştiriliyor. Böylece, kuşaklararası süreklilikleri hem de farklılıkları irdeleniyor. Erkekliği yapılandıran ortak pratikler ve farklılıklara da bakmayı önemsiyor. Erkeklerle yapılan araştırmada dikkatimi çeken bulgularından biri erkeklerin kendi babalarıyla olan ilişkilerinde iletişim-paylaşım eksikliği ve karışık duygular besledikleri babalarını tanımadıklarını açıkça ifade etmeleri. Kaçırdıklarının farkında olarak, baba olarak çocukları ile ilişkilerinde, babalarından farklı bir baba olmalarının gereğini, ihtiyacını itiraf ediyorlar. Tabii bu ihtiyaç, çocuklarını tanımak mı haberdar olmak kaygısı mı bilmiyoruz. Ev işlerini kadının işi olarak görseler de eşle ilişkilerinde babalarınkinden çok da farklı değiller. Özellikle çocuk olduktan sonra kadının çalışmasına sıcak bakmıyorlar. Erkeklerde zaman içinde bazı değişiklikler var, bunlar bell hooks’un Değişme İsteği: Erkekler, Erkeklik ve Sevgi (2018) kitabında ifade ettiği gibi “Erkeklerin değişmeyi istemedikleri değil, ama değişmekten korktukları doğru”, çelişki bulgularla teyit ediliyor.
Erkeklerin şiddet göstermesi konusunda 1970lerde erkek agresyonunu ikiye ayırarak açıklamalar var; biri yabancılara diğeri yakınlara, eşe yönelik. İkincisi hastalık olarak değerlendiriliyor ve limbik sistemde organik bir bozukluk “epizodik diskontrol sendromu”. Karl Menninger Penn Üniversitesi, dayanağı maymun deneyleri. Erkeklerin eşlerine şiddet uygulamasını baskılayan bir kontrol mekanizmasından söz ediliyor. Çocuklarının bakımını üstlenmek ve onları yetiştirmek ataerkil bir erkeğin görevi değil. Erkekliklerin sınıf, etnisite, kültür, yaş, cinsellik gibi kimlik kategorileri ile örülü biçimleriyle, kesişimsel bir perspektiften ele alınması önemli, bu konuda araştırmalar yeni.
Cinsiyete dayalı ayrımcılık niye uygun görülüyor?
Evlilik, geleneksel aile, romantik bir örtü ile kadınlar tarafından da içselleştiriliyor. Oysa, evlilik kadınlara vadedilen özgürleşme ve statü kazandırmaktan çok şiddet riski getiriyor. Bunun açık örneği, öldürülen kadınların katili sıklıkla kocası/eski kocası, 25 yıldır kadın cinayetlerinin, tecavüzlerin azalmadığını bianet çetelesinden ve her türlü istatistikten izliyoruz.
Türkiye’de sıklıkla aile meclisinin uygunluk vermesiyle evlilik kararları veriliyor. Aile meclisi zihinsel taciz, duygusal tehditlerle evlenilecek kişiyi belirleyerek evliliği benimsetiyor. Kentlerde yaşayan orta-üst sınıf kadınlarında evlilik dışında bir yaşam biçimi seçme olasılığı düşük. Dahası, evlenme istatistiklerine göre 18 yaş altı evliliklerin oranı %7,3 (2002) iken 2025’te %1,5’a düştüğü bildiriliyor. İhtiyatla karşılamak gerek, resmi olmayan evlendirmeler var. Bu oran erkek çocuklar için %0,5’tan 0,1’e düşmüş. Çocuk yaşta evlilikler kişiyi, yaşam boyu etkileyebileceği, çok yönlü olarak travmatize edeceği gibi vatani görev olarak doğacak çocuklar için de riskli. Erken gebelik (düşük) sorunları ve sorumluluğu taşımaya hazır ve yeterli olmaması bakımından da riskler taşıyor.
Bugün, Türkiye’de çok az evlilik yetişkin bir kadın ve erkek arasında sevgi, bağlılık, huzur ve güven getirebiliyor. Dizilerde, evlilik pembe bir dünya vaat etmezse RTÜK’ün gazabına uğrarken gerçek yaşamda kadına mutluluğu çok kez getirmiyor. Evlilikle erkek gücü şiddete dönüşüyor, aile içi şiddet oranları %30. 1979’da İran’da bir devrim yapıldı kadınlar da destekledi. Bugün hâlâ cinsiyet ayrımcılığının ölüm cezasına kadar uzandığı İran sinemasında evde, okulda cinsel istismar olduğunda kadınlar suçlu rolüne sokulup susturuluyor. “Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz” adlı Pouran Derakhshandeh’in filminde bu gerçek tokat gibi yüzümüze vurularak işlenmiş. İlgili bir değerlendirme 30.5.2026 bianet’te bulunabilir.
Kitapta feminist araştırma yöntemleriyle elde edilen bazı veriler ve cinsiyetçi anlayışa karşı öneriler neler?
En yalın yanıt “toplumsal eşitlik kavramı kadın ve erkeğin toplumsal yapılarda kaynak, güç, fırsatların kullanımında eşitliği demektir ama gerçek yaşamda durum böyle değil”. Bu araştırmaların verilerinden ders çıkaracak olursak:
Babaların, çocuk bakımı ve gelişimine katkılarının önemi ile algıları değişmiş görünüyor; babalık rollerinin sadece ev geçindirme sorumluluğu ile sınırlı kalmaması gerektiğini içselleştirenlerin olması altı çizilmesi gereken bir gelişme.
Anne olunca kadınların ev dışında çalışmasını istemeyen veya değişik nedenlerden ötürü eşlerinin çalışmasını istemeyen erkeklerin en çok da düşük sosyoekonomik düzey grubundan, ikinci bir gelire en çok ihtiyacı olan kesimden olması düşündürücü.
Evli erkeklerin yarısı, “erkek görevleri” olarak tanımlanan ufak tefek tamiratın dışında kalan ev işlerini “hiçbir zaman yapmam” diyor. Türkiye’de yılların alışkanlıkları değişmemiş.
Kadınların bir birey olarak kendilerini geliştirme konusunda bilinçlenmeye başladığı kadın çalışmasında açık. Ancak, erkekler değil; adam olmayı değil insan olmayı merkeze alan bir farkındalığın desteklenmesi çok çalışılması gereken bir konu.
Yazarlar erkeklik halleri kitabının sonunda doğru bir hedef gösteriyor. Ancak bu nasıl ne sürede olacak bilemiyoruz: “Erkekler evlilik ilişkisinde ataerkil kalıp yargılar doğrultusunda davranıyorlar. Kalıp yargılar nasıl kırılır? Kadın ve erkeklere, bu ataerkil yargılar ile ilgili farkındalık ve eleştirel bakış açısı kazandıracak, genç anne ve babalara çocukla ve eşle ilişki konusunda verilecek eğitim programları çok gerekli. Kaliteli ve erişilebilir aile danışmanlık hizmetlerinin yaygınlaşması ve cinsiyet eşitsizliğini sorunsallaştıran bir hedefle olmalı.”
Ataerkil zihniyet kadınlara kendilerinin de içselleştirmesi için “geleneksel” evlilik modelini aşılıyor. Bunu mutluluk için tek yol olarak sunuyor. Türkiye Aile Değerleri Araştırması raporuna göre (ASAGEM 2010) iki kişiden biri kadının asıl görevinin ev işleri ve çocuk bakımı olduğunu düşünüyor. İstihdam oranı %32,5 ve bugün, TC’de evlilik kurumunun ataerkil anlayışla kadınların aleyhine işlemesi liberal ekonomilerle sürüp gider.
Cinsiyetçi anlayışa karşı bildiğimiz önerileri yine sıralayabiliriz. İlk öğretimden itibaren cinsiyetçi, ayrımcı ögelerin kaldırılması. Aile içi şiddete karşı iki cinsiyette erken yaşta eğitim. Kadına yönelik şiddeti önleme ve mücadele için sivil toplum kuruluşlarının özel projeleri yetmez sürekli olarak devlet politikalarına girmeli, kamusal kaynak ayrılmalı, erken evlilikler önlenmeli, makro politikalar planlanarak CEDAW hayata geçirilmeli.
Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle ilgili ilk uluslararası bağlayıcı belge olma özelliği taşıyan “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, devlete “fiziksel, cinsel, ekonomik ve duygusal şiddet türlerini önlemek için gerekli yasal önlemleri alma yükümlülüğü getirmiştir, uygulanmalı (11.5.2011-1.7.2021 CBK, İstanbul Sözleşmesi).
Eğitim okulla sınırlı değil, iş ortamında toplumsal cinsiyet eşitliği teşvik edilmeli. Genel ölçütlerin yanında özel ilkeler belirlenmeli. Örneklersek; her meslek örgütü, her grup kendi içinde ayrımcılığa ve cinsiyetçi şiddete karşı kuralları koymalı, kendi üyelerini eğitmeli, politikalar geliştirmeli ve bu kuralları ihlal edenlere ilişkin belgeleri olmalıdır.
*Kadınlığın Türkiye Halleri: Hale Bolak Boratav, Güler Okman Fişek, Anıl Özge Üstünel, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2026.
**Erkekliğin Türkiye Halleri: Hale Bolak Boratav, Güler Okman Fişek, Hande Eslen Ziya, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2018.








