Fransa’da psikiyatri uzmanlık alanına giren ilk kadın hekim, sosyalist ve feminist aktivist Madeleine Pelletier 18 Mayıs 1874’te Paris’te doğdu. Annesinin adı olan Anne Pelletier ismiyle vaftiz edildi, daha sonra Madeleine adını aldı. Hiç evlenmedi ve çocuğu olmadı.

Madeleine Pelletier Paris’te bakımsız iki odalı bir evde büyüdü, anne babası ön tarafta sebze meyve satıyordu. Sessiz sakin biri olan babası, Madeleine dört yaşındayken felç oldu ve çalışamadı, on yaşındayken de öldü. Bir abisi erkenden evi terk etti, bir kız kardeşi öldü.

Madeleine’in annesi evin baskın karakteriydi; fanatik Katolik ve kral yanlısı olduğu için oturdukları işçi sınıfı mahallesinde pek sevilen biri değildi. Hamarat bir ev kadını da değildi, paylaştıkları tek göz odayı bok götürüyordu. 11 düşük yapmıştı. Daha sonra ilişki kuracağı çoğu burjuva doğmuş sosyalistten farklı olarak, Madeleine gecekondu hayatında romantik herhangi bir şey bulamıyor, işçi sınıfının karakteri ya da zekasına dair yanılsamalara sığınmıyordu. Küçük yaştan itibaren tutkuları vardı. Bütün masumiyetiyle bir gün büyük bir general olmak istediğini söylediğinde annesi yüzünü ekşiterek “Kadınlar asker olmaz; hiçbir şey olmaz; evlenir, yemek pişirir, çocuklarına bakar,” diye cevap vermişti. 6-12 yaşları arasında gittiği manastır okulunda mutsuzdu. Üstü başı eski, pis ve bitliydi, utanıyordu, disiplin ise onu anca isyana kışkırtıyordu. Madeleine 12 yaşındayken okulu bıraktı, derslerine evde tek başına çalışarak liseyi bitirdi. Cinsiyetinin hayatının şanssızlığı olduğunu düşünüyordu. Feminist ve anarşist grupların toplantılarına katılmaya, etrafı şaşırtacak tarzda saçlarını kısa kestirip “erkeksi” kıyafetler giymeye başladı. Bu haliyle bir bakıma annesini andırıyordu; gökten değilse bile, insan eliyle gelecek adalete ve daha iyi bir dünyaya kuvvetle inanıyordu: “Tıpkı işçi sınıfının şu anki hali gibi şimdiki halleriyle kadınlardan hoşlanmasam da ölene kadar feminist olarak kalacağım. Köle zihniyeti beni isyan ettiriyor.”

Pelletier 1898’de Paris Üniversitesi Tıp Fakültesine kaydoldu (1900 yılında fakültenin 3746 erkek, 179 kadın öğrencisi vardı). Aslında büyük aşkı tıp değil, antropolojiydi. Antropoloji ve tıp fakülteleri yakın ilişki içindeydi, antropoloji dersleri alabildi hatta bu alanda dört makale yazdı. O tarihte antropoloji derneğinin 550 üyesinden sadece 10’u kadın olduğundan şansı daha azdı, böylece tıp alanında kaldı. 1902’de politik hakları bulunmadığı gerekçesiyle kadınlara kapalı bir uzmanlık alanı olan psikiyatriye intern olarak başvurduysa da sınavda geri çevrildi. Çalışanlarının tümü kadın olan La Fronde gibi gazetelerle yürüttüğü kampanya sonuç verdi ve 3 Aralık 1903’te Fransa’da ilk kez iki kadın hekim (diğeri Constance Pascal) psikiyatriye kabul edildi. 1903-1906 yılları arasında farklı akıl hastanelerinde, erkek intern doktor ve hastalardan gelen tacizler dolayısıyla yorucu bir ortamda çalıştı, fakat bu en az altı psikiyatrik makale yayınlamasına engel olmadı. Ruhsal hastalıklarda dejenerasyon teorisinin belirleyiciliğini kabullenmeyip giderek sosyolojik açıklamalara yöneldi. Tez konusu “Akut Mani ve Mental Debilitede Çağrışımlar” üzerineydi. İlkin açıkça feminist makalelerinde tıbbi önyargıları karşısına aldı: “Kadınlar ahlaken olduğu kadar irade zayıflığıyla da suçlanmıştır. Kadınların, bugünün tabiriyle psikastenikler (nörotikler) olduğu varsayılmaktadır” (1904).

1906’da Pelletier devlet hastanesi psikiyatri kliniğine kabul sınavını kıl payı geçemedi. O dönem aktif bir feminist ve sosyalistti, sınavlara yeterince hazırlanamadı, kendisine ikinci bir şans da verilmedi. Böylece bilimsel elitten dışlandı ve çok istediği araştırma fırsatlarına erişemedi. Annesi ölmüştü, hayattaki tek çıpası hekimlik diplomasıydı. Yoksul mahallelerde ve çok sayıda kadın çalışanı olan posta idaresinde pratisyen hekim olarak çalıştı.

1906-1912 yılları arasında Pelletier, “hepsi bir ağızdan konuşan 30 tuhaf kadın” diye tanımladığı sosyalist eğilimli “radikal” feminist bir örgütlenme olan Kadın Dayanışması adlı grubun lideriydi. Pankhurst’ün İngiltere’de yaptığı gibi kitlesel bir kadın hareketi başlatmak istiyordu. Fakat işçi sınıfına özgü ifade ve jestleri, erkeksi tavırları, serinkanlı analitik (yani duygusal, “feminen” olmaktan ziyade “maskulen”) yaklaşımı, nerdeyse hiçbiri gerçekten radikal bir amaç ya da araca sıcak bakmayan buradaki burjuva kadınları kendisinden uzaklaştırdı. Pelletier’e göre “Her şeyden fazla istedikleri şey keyifli vakit geçirmekti.” Oysa o “integral” feminizm adı altında radikal bir gündem öneriyordu: Eşitlikle ilgili yasal düzenlemeler; kadınların tüm okullara, mesleklere ve politik pozisyonlara kabulü; ve nihayet -zamanının neredeyse tüm feministlerinin ilerisine geçerek- kadınların özel hayatlarının tam kurtuluşu, yani kendi bedenleri üzerinde tam kontrol ve erkekler kadar cinsel zevk hakkı.

1907-1914 yılları arasında düzensiz olarak aylık La Suffragiste dergisini çıkardı. 1908’de bir oy verme yerinde cam kırdığı için 16 Frank para cezasına çarptırıldı, ki bu eylem tüm Fransız sufrajist hareketi içinde tek şiddet içeren eylemdir – İngiltere’deki olayların tam aksine.

Pelletier asıl olarak “cinsiyetlerin iki uçluluğundan kurtulmuş bir dünya” istiyordu çünkü ancak böyle bir dünyada gerçek eşitlik mümkündü. Kadınların tutumlarını değiştirmek için kıyafet reformu gerektiğine inanıyordu. “Kadınsı” feministleri küçümsüyor, dekolteden nefret ediyordu: “Erkekler …lerini gösteren özel pantolonlar giydiğinde ben de benimkini gösteririm,” diyordu.

Cinsel kimliği ve yönelimi hakkında feminist bir arkadaşına “Lesbos’a yolculuk beni Cythera’ya (Afrodit’in doğum yeri) yolculuktan daha fazla cezbetmiyor,” diye yazdı. Lezbiyenliği hoş görülmesi gereken, tam cinsel eşitliğe ulaşıldığında sönümlenecek olan bir anormallik olarak gördüğünü söyledi. Heteroseksüel de değildi; erkekler ona cinsel olarak çekici de itici de gelmiyordu. Cinsel ilişkiye “beslenme ve nefes alma gibi fizyolojik bir işlev” olarak bakıyordu. Kendisi için politik bekarlığı benimsemişti: “Genital duyumlarımı eğitmek istemedim.” Ancak bunu, bütün kadınlar için norm olarak savunmuyordu. Bu toplumda cinsel ilişkiler sömürücüydü ve kendisi sömürüde taraf olmayı reddediyordu.

Fahişeliği moral değerler yerine kadınların ekonomik bağımsızlığı üzerinden tartışmak konusunda diğer feministler arasında epey yalnızdı. Gebeliği önleyici bilgilendirmenin yasadışı olduğu Fransa koşullarında kürtaja bakışı, bütün söylediklerinden ve yapıp ettiklerinden daha fazla ilgi çekti. Fransa’da kürtaj hakkını savunan ilk kadın hekim oldu. 1920-1930’larda doğum kontrolünün öncü savunucularından oldu. Kürtaj uyguladığını hiçbir zaman kabul etmediyse de bu gerekçeyle sorgulandı. Doğum kontrolü ve kürtaj hakkını savunan tanıklara göre, eşit cinsel zevk hakkını politik hak mücadelesinin içine yerleştiren muhtemelen ilk kişiydi.

Pelletier feminist ve politik konularda yedi kitap (1908-1914) ve iki otobiyografik roman (1932-33) yazdı. 1909-1911 yılları arasında Sosyalist Parti yönetim kurulu asil üyesi, 1920-26’da Komünist Parti üyesiydi. 1921’de Rus komünist rejimini görmek için Moskova’ya gitti. Sadece sosyalist bir devrimin sınıfları ortadan kaldırarak adil toplumu getirebileceğine, fakat bir feminist olarak cinsiyetler arasında eşitliğin bugünkü toplumda gerçekleştirilebileceğine inanıyordu. Hayatı boyunca polis takibine maruz kaldı, o kadar ki polis kayıtları biyografisinde yararlanılan kaynaklar arasında epey yer tuttu.

Pelletier 1937’de inme geçirdi. 1939’da kürtaj karşıtı bir kampanya sırasında ensest gebeliği olan bir genç kadının kürtajına yardım ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Bu olay trajik bir ironiye yol açtı; zihinsel “inkapasite/yetersizlik” tanısıyla, vaktiyle intern olarak çalıştığı akıl hastanesine kapatıldı. Burada tek başına öldü ve tam bir karanlığa gömüldü. Ancak 1970’lerin başında kadın hareketi roket hızıyla yükselişe geçtiğinde onu tekrar keşfetti.

Pelletier’in muhtemel çocukluk çağı travmalarıyla ilgili insansevmez, üstten havası, sivri dili onu çevresinden yalıttı; bağımsız ve orijinal bir düşünür oldu. Kendi tarzı belki de onu bütün kadınları yapmak için mücadele ettiği kadın haline getirdi; kendi biyolojisi tarafından köleleştirilmemiş bağımsız bir varlık. Hayatında Fransız kadınların oy ve üreme haklarını elde ettiğini göremedi. Bir şekilde kalkıştığı her iş başarısız olduğunda çizdiği bu “sıradışı başarısızlık” portresi ona “Besbelli birkaç yüzyıl erken doğmuşum” dedirtti.

Pelletier cinsel farklılığın kültürel teorisini geliştirerek 19. yüzyıl feminizmine son verdi. Simone de Beauvoir’dan daha önce “kadın doğulmaz, kadın olunur”u, yani cinsiyet rollerinin biyolojiden çok toplum tarafından belirlendiğini savundu. Ancak hayatı boyunca geleneksel olmayan davranışları nedeniyle marjinalize edildi, Beauvoir’ın aksine Fransız entelektüel çevrelerine kabul edilmedi.

Freud’un etkisiyle, kadın psikolojisiyle ve özellikle kadınların özgürleşmeye direnmesini açıklayan mazoşizmin rolüyle giderek daha çok, yasal reformlarla daha az ilgilendi. Kadınların ezilmesi tartışmasında odağı politik olandan sosyal ve cinsel olana kaydırdığı söylendi. Tıp ve psikiyatri eğitimi, hayatı boyunca süren politik militanlık kariyerine bilimsel ve akılcı bir temel sağladı. Bugün 20. yüzyıl feminist hareketinin en erken ve en önemli teorisyenlerinden biri olduğu kabul edilir.

Kaynaklar

https://www.encyclopedia.com/women/encyclopedias-almanacs-transcripts-and-maps/pelletier-madeleine-1874-1939

Felicia Gordon. Convergence and conflict: anthropology, psychiatry and feminism in the early writings of Madeleine Pelletier (1874-1939). History of Psychiatry, SAGE Publications, 2008, 19 (2), pp.141- 162. Erişim tarihi: 14.5.2019. https://hal.archives-ouvertes.fr/hal-00570910/document

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.