Odysseus için cennet, her şeyin kolektif olduğu anaerkil zamansız-ölümsüzlük adasında değil kahraman olarak kültür yaratacağı, kendi erkek soyunu devam ettireceği, kendi mülküne sahip olacağı zamanlı-ölümlü ataerkil dünyada.

“Akıllı Telemakhos karşılık verdi, dedi ki:

Hiçbir şey saklamam senden, konuğum,

Anama bakarsan, Odysseus’tan olmuşum,

Doğrusu ben bilmem, kimse de bilmez babası kim?”

Odýsseia

The Odyssey filminin gösterime girmesiyle birlikte birçok şey yazılıp çizildi. Filmi izledikten sonra “Eh! Başka bir pencereden de olsa iki kelam da ben edeyim” dedim.

Özlem dolu bir eşin yurda dönüş hikayesi mi?

Odýsseia Destanı, filmde de gördüğümüz üzere İthaka Kralı Odysseus’un Truva Savaşı’nın ardından evine dönerken yaşadığı 10 yıllık serüveni anlatıyor. Destanı, kimisi “içsel” bir yolculuğun temsili olarak görüyor; kimisi de “sabır ve zeka” ile örülmüş bir eve dönüş hikayesi olarak yorumluyor. Üstelik filmde gördüğümüz gibi bu “eve dönüş” hikayesi bekleyen eşe duyulan derin aşkla ve yurt özlemiyle harmanlanarak romantize ediliyor. Odysseus, engelleri bir bir aşarak deli gibi sevdiği kadına ve yurduna koşan kahraman bir erkek; Penelope ise umudu hiç tükenmeden sevdiği erkeği sabırla bekleyen sadık eş… Peki gerçekte her şey göründüğü ya da bize sunulduğu gibi mi?

Tabii ki ataerkil mitolojide bize sunulan hiçbir şey göründüğü gibi değil. Destan bambaşka bir şeyi gizliyor bağrında: Satır aralarında Antik Yunan dünyasındaki anaerkil düzen “kalıntıları”nın tasfiye edilmesi ve yerine ataerkil düzenin kurulması gizli. Odysseus’un yolculuğu, anaerkil kabile düzeninden mülkiyete dayalı ataerkil şefliklere ve kent devletine geçişin mitsel anlatımı… Vahşi doğanın ve Kirke, Kalypso gibi bağımsız kadınların bastırıldığı, ataerkil devlet düzeninin kurulduğu bir dönüşümün hikayesi… Nitekim yolculuk, Penelope’nin saraydaki taliplerinin öldürülerek babadan oğula geçen mülkiyet ve iktidar ilişkisinin mühürlenmesiyle, yani ataerkil otoritenin kurumsallaşmasıyla sonlanıyor.

Doğa ve anaerkillik ile mücadele

Ataerkil mitoloji, anaerkilliği doğa, kaos, büyü ve kontrolsüz doğurganlıkla özdeşleştirir. Yolculuk boyunca Odysseus, büyücülerle, tanrıçalarla ve çeşitli dişil canavarlarla karşılaşır. Bu anlamda Odysseus’un yolculuğu, ataerkil erkeğin doğaya ve kadına karşı egemenlik mücadelesidir. Canavarları aşarak eve ulaşması, vahşi ve kontrolsüz ilan edilen “dişi doğa”nın, erkeğin “akıl ve kültür” dünyası tarafından mağlup edilmesini temsil eder. Bu “physis” karşısında yükselen “logos”un, yani doğaya hükmetmek isteyen ataerkil aklın destana izdüşümüdür.

Ataerkil kahraman, ancak aklının sesine kulak verirse her şeyin üstesinden gelip kahraman olabilir, kültür yaratabilir. Bu bağlamda, Odysseus, güzel sesleriyle denizcileri büyüleyip ölüme sürükleyen Sirenlerden kurtulmak için kendini geminin direğine bağlatır. Anaerkil dönemin kalıntıları olan Sirenler erkeği cinsel olarak yoldan çıkaran “femme fatale- ölümcül kadın” imgesine dönüşürken “fallik” bir sembol olan geminin direği ise “rasyonel irade”yi, yani “erkek aklı”nı temsil eder.

Destanda Kirke, erkeğin aklını elinden alıp onu köleleştirerek kültür ve uygarlığı tehdit eden, erkeği salt hayvani güdülere mahkum eden doğa gücünü simgeler. Nitekim filmde en etkileyici sahnelerden biri Kirke’nin azgınca yeme isteği duyan gemicileri domuza çevirdiği sahne. Yine de kendi yolunu bu “büyücü kadın”ın “bilgece” öğütleri olmadan bulamaz Odysseus. Çünkü aslında Kirke, kadim “Sibyl” bilicilerinin bir izdüşümüdür. Kirke’nin Odysseus’a yol göstermesi, -tıpkı ataerkil tanrı Apollon’un Delphi Tapınağı’nı ele geçirerek anaerkil Sibyl’ların gücünü ele geçirmesi gibi- bir yandan ataerkil aklın doğaya hükmetmesine, onu kontrol etmesine işaret ederken bir yandan da bağımsız dişil gücün erkek otoritesi tarafından bastırılarak düzene entegre edilmesini simgeler.

Destandaki en ilginç noktalardan biri ise herkesin ölümsüzlüğü aradığı bir çağda bizim Odysseus’un, Tanrıça Kalypso’nun ona vaat ettiği ölümsüzlüğü reddetmesi. Kalypso’nun vaadettiği ölümsüzlük demek aslında bireysel hırslara ve tarihe bağımlı olmayan anaerkil düzen demek. Yaşam ve varoluşun akışkan, döngüsel olduğu bu kolektif düzende zaman yok, mücadele yok, bireysel tarih/kimlik yok… Oysa taht ve oğulun düzenin temel direkleri olduğu; bireyin adını, soyunu ve mülkünü gelecek nesillere aktarması üzerine kurulu ataerkil toplumda zaman doğrusal-düz bir çizgi. Bu anlamda Odysseus için cennet, her şeyin kolektif olduğu bu anaerkil zamansız-ölümsüzlük adasında değil kahraman olarak kültür yaratacağı, kendi erkek soyunu devam ettireceği, kendi mülküne sahip olacağı zamanlı-ölümlü ataerkil dünyada.

Sömürgeci sınıflı toplumun öncü kahramanı

Filmdeki etkili sahnelerden biri destandan fırlayıp gelmiş gibi görünen Kiklop Polyphemos ile Odysseus ve adamlarının karşılaştığı sahnelerdi. Destanda Kikloplar devasa cüsseli, aşırı kaslı, alınlarının ortasında tek gözüyle, kaba hatlı yüzleriyle vahşi canavarlar olarak tasvir edilir. Kiklopların bu fiziksel özellikleri, “evcilleştirilmemiş vahşi doğa”yı temsil eder. Fiziksel olarak küçük ve zayıf olmasına rağmen “kurnazlık”, “strateji” ve “yalan söyleme” becerisiyle öne çıkan Odysseus ise yeni “ataerkil-idealize-uygar” dünyaya işaret eder. Odysseus, daha destanın başında “metis/kurnaz akıl”a sahip ve “Polytropos/çok yönlü” biri olarak tanımlanır. Yol boyunca karşılaştığı dişil unsurların açtığı belalardan kurnazlığıyla, pragmatik zekasıyla kurtulur. Yeri geldiğinde bir tüccar, yeri geldiğinde ise yağmacı ve korsan gibi davranır. Akdeniz’de yeni ticaret yolları arayan, zenginlik ve ganimet peşinde koşan Miken dönemi denizci prototipinin somutlaşmış halidir. Bu anlamda Odysseus’un yolculuğu ticaret, diplomasi ve erken kent devletlerinin ortaya çıkmasıyla paraleldir.

Odysseus ve adamları Kyklopların adasına ayak bastıklarında, adayı doğrudan sömürgeleştirilecek ve kaynakları yağmalanacak potansiyel bir pazar olarak görürler. Odysseus, Polyphemos’un “doğayla bütünleşmiş ilkel insan bilinci”ni simgeleyen alnının ortasındaki tek gözünü kör eder. Gözün kör edilmesi, insanın doğaya yabancılaşmasını ve doğayı tahrip ederek üreten sınıflı-ataerkil aklın zaferini simgeler.

Bir meşrulaştırma mekanizması: canavarlaştırma

Odysseus’a göre Kikloplar, “yasasız, barbar, vahşi ve medeniyetten tamamen yoksun” varlıklar. Aslında Odysseus’un Kikloplar hakkında düşündükleri ve onları tanımlama biçimi, tam olarak “doğaya hükmetmek isteyen ataerkil aklın” anaerkil olana bakışı.

Toprağı çitle çevirme, mülk edinme veya sınır çekme fikri olmayan Kykloplara göre doğa her şeyi kendiliğinden verir. Bu, mülkiyetin henüz doğmadığı, sınıfsız ve devletsiz anaerkil topluma işaret eder. Aslında Odysseus’un uğradığı bütün adalar, Kikloplar gibi mülkiyet fikrinden uzak güçlü ve bağımsız kadınların yaşadığı, anaerkil kabile geleneklerinin ve doğa kültürünün hâlâ egemen olduğu eski anaerkil dünyayı temsil eder. Odysseus’un bu adalardan kurtulma çabası, karısını özleyen romantik bir adamın çabası değil ataerkil mülkiyet bilinci gelişmiş bir erkeğin eski anaerkil bağlarından kurtulma çabasıdır. Nitekim filmde sık sık karşımıza çıkan “Zeus’un yasasına karşı gelmemek” ifadesi de bunu doğrular.

Ataerkil düzen, kendi sınırlarının dışındaki her şeyi canavarlaştırır. Kirke, Kalypso, Sirenler ve daha birçok dişil unsur canavar ilan edilir. Polyphemos da “Zeus’un yasası”na uymayan ve konuklarını yiyen vahşi bir canavar olarak resmedilir. Polyphemos’un yamyam olarak çizilmesi, onun temsil ettiği ilkel “kolektif üretim tarzı”nın yok edilmesini, topraklarının yağmalanmasını ve mülkiyet dünyasına dahil edilmesini ahlaki ve ideolojik olarak haklı çıkarma çabasıdır. Bu canavarlaştırma tarihsel bir meşrulaştırma mekanizmasıdır. Yükselen ataerkil kent devletleri ve sömürgeci Yunan tüccarları, ele geçirdikleri topraklardaki anaerkil toplulukları “barbar”, “hukuksuz” ve “canavar” olarak yaftalamış ve bu tarih boyunca tüm sömürgeci toplumlar için her zaman bir meşrulaştırma aracı olmuştur.

“Sadık eş” miti ve ardındaki gerçek

Destanın düğüm noktası Odysseus’un sarayı ve karısı Penelope. Destanda Penelope’nin 20 yıl boyunca sadık bir şekilde kocasını beklemesi bir erdem gibi sunulup romantize edilirken Odysseus’un karşılaştığı kadınlarla yaşadığı ilişki göz ardı edilir. Yani sadakat sadece kadından beklenir. Penelope onunla evlenmek isteyen talipleri ancak dokuduğu kefen bitince bir aday seçeceğini söyleyerek oyalar ve Odysseus’a sadık kalır.

Elbette taliplerin sarayı istila etmesi sadece basit bir evlenme isteğinden ibaret değil. Talipler Penelope ile evlenerek İthaka’nın mülkiyetini ve tahtını ele geçirmek ister. Çünkü eski anaerkil düzende evlilikler anayerliydi ve krallık babadan oğula değil kraliçe ile evlenen kişiye geçerdi. Kral meşruiyetini kadından alırdı. Bu nedenle talipler onun dokuduğu kumaşın bir an önce bitmesini bekler. Oysa Penelope dokumayı sürekli örüp sökerek bu süreci uzatır. Bu anlamda o da kocası gibi “kurnaz/ metis” olarak tanımlanır. Ancak Odysseus’un zekası kültür yaratmak, dünyayı fethetmek ve devlet kurmak için kullanılırken Penelope’nin zekası ev içine hapsedilir. Onun kurnazlığı gündüz örüp gece söktüğü dokumada görüldüğü gibi statükoyu, yani kocasının mülkünü korumaya yöneliktir.

Öte yandan anaerkil bir direniş biçimidir bu. Penelope, dokumayı örüp sökerek zamanı doğrusal akışından çıkarır ve döngüsel hale getirir. Bu, doğanın, mevsimlerin, ay evrelerinin ve kadının, yani anaerkil dönemin ritmidir. Oysa ataerkil düzen lineerdir; ilerleme, fetih, sonuç ve mülkiyet odaklıdır. Penelope, ataerkil sonucu erteleyerek zamanı dondurur ve kendi egemenlik süresini uzatır. Çünkü yeni kurumsallaşmaya başlayan ataerkillik uyarınca o sadece İthaka topraklarını Odysseus ve oğlu Telemakhos adına koruyan bir “vekil” görevi görür. Nitekim destanın sonunda Odysseus’un dönüşüyle Penelope, vekaleten üstlendiği yönetimi kocasına devreder. Onun sadece bir vekil görüldüğünü ataerkil miras hukukunun bilincine varıp babasının soyunu temsil etmeyi öğrenen Telemakhos’un kendinde annesine “buyurma hakkı” bulmasından da anlayabiliriz:

“Haydi evine git, bak işine gücüne,

Git dokuma tezgahına, ipliğine bak,

Buyur hizmetçilerine, işe göz kulak olsunlar,

Konuşmak erkeklere vergi, en başta bana,

Benim bu evin tek efendisi.”

Yine de ataerkil bilince erse de anaerkil kalıntıları inkar edemez Telemakhos. Onun ağzından çıkan: “Anama bakarsan, Odysseus’ tan olmuşum, doğrusu ben bilmem, kimse de bilmez babası kim?” sözleri, nihai aidiyet babaya bağlansa da çocuğun kimliğinin hâlâ anne üzerinden doğrulandığını gösterir.

İthaka’ya dönen Odysseus kimliğini açıkladıktan sonra Penelope’nin taliplerini acımasızca katleder. Taliplerle iş birliği yapan, yani eski anaerkil ilişkileri sürdüren saraydaki hizmetçi kadınları da astırır. Katliam, eski anaerkil evlilik ve mülkiyet edinme usullerinin kanlı bir şekilde tasfiye edilmesini temsil eder. Odysseus, mülkiyetin ve krallığın artık kadına bağlı olmadığını, erkeğin kılıç zoruyla ve mutlak sahiplikle hükmettiğini ilan eder.

Geldik ennn romantik! sahneye… Penelope Odysseus’tan evlilik yataklarını hareket ettirmesini isteyerek onu test eder. Odysseus, yatağı köklü bir zeytin ağacının gövdesinden bizzat kendisinin yaptığını ve hareket ettirilemeyeceğini söyler. Bu yatak, kadının cinselliğinin ve bedeninin o toprağa ve o erkeğe kalıcı olarak zimmetlenmesini sembolize eder. Bu anlamda Penelope ve Odysseus’un birleşmesi, ataerkil evliliğin kurucu mitidir.

Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” teorisi ve Antik Yunan hukuku bağlamında bu ilişki ataerkil evliliğin kurumsallaşmasını, özel mülkiyetin korunmasını ve kadının cinselliğinin denetim altına alınmasını simgeleyen idealize edilmiş bir sözleşmedir. Bu ilişki bize kadının ancak cinselliğini dondurursa, mülkü erkeğin soyu adına korursa ve erkek otoritesine tabi kalırsa “yüce ve saygın” bir kraliçe olabileceğini anlatır. Aksi takdirde sonu, saraydaki hizmetçi kadınlar gibi tavana asılmak ya da Agamemnon’un ataerkil düzene direnen karısı Klitemnestra gibi kendi öz oğlu tarafından öldürülmek olacaktır.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.