Kürtaja erişim—ve kadınların kürtaja erişme deneyimleri—başta ırk ve sınıf olmak üzere pek çok faktör tarafından biçimlendiriliyor. Bunların “seks grevi”yle değiştirilmesi pek mümkün görünmüyor.

Bianca Fileborn

Geçtiğimiz hafta ABD’nin Georgia eyaleti, Yüksek Mahkeme’nin uzun mücadeleler sonucu elde edilmiş olan ve kürtaj konusunda bir mihenk taşı kabul edilen Roe v. Wade kararının kazanımlarını geri saracak bir kürtaj yasasını onayladı. Yeni yasa, kürtajı “kalp atışı”nın başlamasıyla sınırlandırıyor. Bu da genellikle hamileliğin 6. haftasında—çoğu kadının henüz hamile olduğundan haberdar olmadığı bir noktada—gerçekleştiği için, yasa fiili olarak kürtajı yasaklamış oluyor. Yeni onaylanan bu yasa ve Cumhuriyetçilerin iktidarda olduğu eyaletlerde hazırlanan benzer yasalar feministlerin, üreme hakları aktivistlerinin ve sağlık çalışanlarının tepkisini çekiyor.

Yasanın onaylanmasının ardından, #MeToo hareketinde aktif olmasıyla hatırladığımız Hollywood aktristi Alyssa Milano, kadınlara Twitter üzerinden yasayı protesto etme amaçlı bir “seks grevi”ne çıkma çağrısı yaptı. Üreme hakları için örgütlenme çağrısı yapmanın kendisi alkışlanacak bir davranış olmakla beraber, Milano’nunki esastan problemli bir yaklaşım.

Yapısal meseleleri göz önüne almıyor

Milano’nun bireysel seçime odaklanan ve kesişimsel bakış açısından mahrum tepkisi, “beyaz feminizm”in en kötü eğilimlerini sergiliyor.

Kadınların erkeklere cinsellik sunmayı reddetmeyi “seçmesi” fikri, üreme hakları meselesini bireyselci bir çerçeveye sıkıştırıyor. Bu çerçeve içerisinde, baskıcı yasalara karşı başvurulacak “çözüm” olarak sunulan, kadınların bireyler olarak ilişki içerisinde oldukları erkeklerle (ki bu erkekler kürtaj karşıtı olabilir de, olmayabilir de) seks yapmayı reddetmesi oluyor.

Elbette bireysel eylem, geniş çaplı politik değişim yaratabilmenin hem gerekli hem önemli bir parçası. Ama söz konusu durumda, önerilen bireysel eylemin nasıl olup da siyasal ve hukuki yapıları değiştirmek için gerekli olan kolektif örgütlenmeye evrileceği net değil.

Kürtaja erişim, karmaşık bir toplumsal, yapısal ve kurumsal sorun. Üreme haklarının kısıtlanması yasalarla, başka türlü düzenlemelerle ve ucuz sağlık hizmetlerine erişimle ilgili. Aynı şekilde kürtaja erişim—ve kadınların kürtaja erişme deneyimleri—başta ırk ve sınıf olmak üzere pek çok faktör tarafından biçimlendiriliyor. Bunların “seks grevi”yle değiştirilmesi pek mümkün görünmüyor.

Seksi heteronormatif bir alana sıkıştırıyor

Milano, kadınlara hamile kalmamak için seksten uzak durmalarını salık vererek “seks”i sınırlı ve heteronormatif bir alana hapsediyor.

Böylece “seks”, penisin vajinaya penetrasyonuna indirgeniyor; bu da yalnızca heteroseksüel ve penetrasyonlu seksin “gerçek” seks olduğu algısını yeniden üretiyor. Bu çerçeve, başka türden cinsel edimlere yer bırakmıyor—özellikle de hamilelik riski barındırmayan (oral seks ya da mastürbasyon gibi) edimlere.

Cinsellik ve hamilelikten korunma arasındaki ilişki, kürtaj tartışması bakımından anlamlı olsa da, bu şekilde kurulduğunda trans bireyleri dışlayarak, bütün kadınlar cis erkeklerle ilişki içerisindeymiş, tüm kadınlar hamile kalabilirmiş, ve sadece kadınlar hamile kalabilirmiş gibi bir kapıya çıkıyor.

Cinsel edim repertuarımızın ne kadar geniş olduğunu düşününce, neden kadınların (ve diğerlerinin) isteyerek girdikleri, haz veren, etik karşılaşmalardan feragat etmeleri gerektiğini anlamak zor. Seks grevinin amacı kendi bedeni üzerindeki tasarrufu kazanmak; ama bir yöntem olarak, seks grevi bu tasarrufu daha da kısıtlıyor ve kürtaj karşıtlarının çoğunlukla desteklediği “seks negatif” ideolojiyi sürdürüyor.

Klişeleri pekiştiriyor

Kadınlar bedenleri üzerindeki tasarrufu kazanana kadar seks yapmasın demek, kadınların cinselliği bir pazarlık malzemesi, erkekleri manipüle etmek için bir araç olarak kullandığı klişesini yeniden üretiyor. Bu da karmaşık yapısal ve politik meseleleri bir türlü kurtulamadığımız şu “cinslerin savaşı” meselesine indirgiyor.

Kadınlara kuku “bekçiliği” rolü biçilmesi; kadınların erkeklerin cinsel açılımlarına ya “evet” ya “hayır” diyen, ama cinselliği asla kendisi istemeyen ya da başlatmayan taraf olarak tariflenmesi bir klişe. Buna göre seks, kadınların hoşlandığı ve zevk aldığı değil, erkekleri memnun etmek için yaptığı bir şey.

Bu klişelerin pekiştirilmesi kaygı verici, çünkü bunlar cinsel şiddete bahane olarak ya da cinsel şiddete maruz kalanları suçlu ilan etmek için kullanılıyor. Örneğin, cinsel şiddete maruz bırakılanlar, kuku bekçiliği rolünü—mesela yeterince açık biçimde “hayır” demeyerek—yeterince iyi yapmamakla suçlanıyor. Öte yandan cinsel şiddet bildirimleri, gururu kırılmış kadınların suçlamaları diye savsaklanabiliyor. Yani seks grevi, cinsel şiddeti mümkün kılan ve cezasız bırakan klişeleri pekiştiriyor, bu yüzden de kadınların kendi bedenleri üzerindeki tasarrufunu daha da tehlikeye atıyor.

Bir de kadınların cinselliği özgürce münazara edebileceği ya da reddedebileceği varsayımı var. Ne yazık ki durum pek öyle değil. En bariz örnek, fiziksel şiddet ya da zor kullanılan, saldırgana hayır dememenin en güvenli yöntem olabildiği cinsel şiddet durumları. Seks grevi, kadınların söylediği “hayır”ın duyulduğu—ve “hayır” demenin güvenli olduğu—bir dünyada yaşadığımızı varsayıyor.

Ayrıca yapılan araştırmalar, kadınların partnerlerinin cinsel isteklerine uyma konusunda çok ciddi toplumsal ve kültürel baskı yaşayabildiğini ortaya koyuyor, yani seks yapmayı reddetmek her zaman o kadar da basit bir mesele değil.

En azından “tartışma açıyor”?

Son tahlilde, Milano’nun yaklaşımının kadınlara sunduğu “kontrol”ün sınırları çok belli: seks yapmak ya da yapmamak. Baskıcı kürtaj yasalarına karşı kadınların seksten feragat etmesini önermek, cinselliğe ve üreme haklarına toplumsal, yapısal ve kurumsal seviyedeki yaklaşımımızı dönüştürmeyi vadetmiyor.

Milano, seks grevi çağrısını, konunun geniş bir kamusal tartışma başlattığını söyleyerek savunuyor.

Bu “tartışma”, en iyi ihtimalle dikkatleri, bedenlerimiz üzerindeki tasarrufumuza yönelik tehditleri savuşturmak için ihtiyacımız olan kolektif politik eylemlilikten ve yapısal dönüşümlerden uzaklaştırıyor. Kötü ihtimalleyse, değiştirmeyi amaçladığı koşulları pekiştiriyor ve zaten marjinalize olan gruplara yönelik tehdidin ağırlaşmasına yol açıyor.

Çeviren: Ayşe Toksöz

Bu yazının orijinali, The Conversation’da yayınlandı.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.