Yan yana yaşamaktan uzak oluşumuz doğumu kadınlar için büyük bir bilinmezliğe dönüştürüyor. Merak ediyorum, annelerimiz bunların ne kadarını düşünmüşlerdi?

Her şey, Halk Sağlığı yüksek lisansı yapmamla başladı. Ondan önce normal doğumu destekleyen sıradan bir kadın doğum uzmanıydım. O zamana kadar hastalarım vardı. Hastalarım kendilerine ait öyküleri olan kadınlara, ben de kendi deneyim ve bilgilerini paylaşan bir doktora dönüştüm. Bu dönemde gebelik ve doğum hakkında düşünmeye ve tamamen fizyolojik olan bu iki süreci kadınların neden doğal olaylar değillermiş gibi yaşadıklarını sorgulamaya başladım. Evet, içinde yaşadığımız süreç kadınları, bırakırlarsa dağılacakmış gibi her şeyi kontrol etmeye itiyor. Bu gebe kalma sürecinde de böyle. Birdenbire sevişmek, çocuk yapmak için programlanması gereken bir işe dönüşüveriyor. Gebelik ise yapılması gereken testler, alınması gereken vitaminler, yenilmesi ya da yenilmemesi gerekenler listeleri, her kontrolde görülmesi gereken bebek yüzleri, planlanması gereken doğum hediyeleri, kapı süsleri gibi şeyleri de içeren gürültülü bir sürece dönüşüyor. Yan yana yaşamaktan uzak oluşumuz doğumu kadınlar için büyük bir bilinmezliğe dönüştürüyor. Merak ediyorum, annelerimiz bunların ne kadarını düşünmüşlerdi?

Peki biz doktorların ya da modern tıbbın buna katkısı yok mu? Tüm bu süreçlerin “sağlıklı” olmasını sağladığımızı iddia ederek, işi doğallığından koparmıyor muyuz? Sağlık personelinin kadın doğum uzmanı mı olması gerekiyor? Yüzyıllarca kadınların, ebelerin üstlendiği bu işi, kadın doğum uzmanları nasıl ele geçirdi? Elbette bu dönüşüm bize özgü değil. Ortaçağ Avrupasında cadıların yakılmasıyla başladı bu uzun süreç. Can Yayınları’ndan çıkan Kahraman Doktor İhtiyar Acuzeye Karşı kitabında, Gülhan Erkaya Balsoy bu sürecin temellerinin geç Osmanlı döneminde nasıl atıldığını arşiv belgeleriyle anlatıyor.

Bu kitabı okumaya bambaşka düşüncelerle başlamıştım. Türkiye’de doğumun nasıl tıbbileştirildiğine ve ebelerin elinden nasıl alındığına tanık olacağımı sanıyordum. Oysa, bu kitapta bundan çok daha fazlası vardı. Daha yalnızca giriş bölümünü okurken karşıma çıkan şu cümleyle irkilmiştim: “… nüfusa ilişkin kaygıların kadın bedeni ve doğurganlığı üzerinden ifade edilmesi artık gündelik olarak da son derece sıklıkla gündeme gelen, tartışılan, eleştirilen meselelerdendi…” Ve devamında da aslında kitabın kaygısının, ‘özel olan politiktir’ meselesini on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı toplumu üzerinden anlatmak; doğum ve doğurganlığın toplumun nasıl yönetileceğiyle ilgili alanlar haline geldiğini göstermek olduğunu okuyacak ve şaşıracaktım…

Kitap doğum politikalarını üç ana başlık üzerinden anlatıyor: doğumun tıbbileştirilmesi ve ebeliğin profesyonelleştirilmesi, kürtajın yasaklanması ve gebeliğin tıbbileştirilerek kadın bedeninin disipline edilmesi.

Hep kafamı kurcalayan gebelik ve doğumun tıbbileştirilmesi sürecinin temelleri bizim topraklarımızda bu dönemde atılmıştı. Başlangıçta amaç doğumda ölüm oranlarını azaltmaktı ve bu, daha önce doğumun esas kahramanı olan ebelerin işlevlerinin yeniden tanımlanarak denetlenmesini beraberinde getirdi. Modern tıp uygulamaları adı altında önce sertifikalı ebeler yetiştirildi ve bu ebeler, hijyen hakkında bilgilenirlerken, yıllarca kadından kadına aktarılagelmiş yazılı olmayan bilgilerden mahrum kaldılar. Ebeler, sertifikalı ve sertifikasız diye ayrılırken, kadınlar da makbul ve makbul değil diye ayrıldılar ki bu da kadınların hizmet alamamasına ya da aldıkları hizmetin niteliğinin bozulmasına yol açtı. Ebeliğin profesyonelleştirilmesiyle doğum, kadınlar arasında ve evde gerçekleşen bir deneyim olmaktan çıkarken, evin yerini hastane; mahalli ebelerin yerini yerel toplumun bir parçası olmayan sertifikalı ebeler ve uzman doktor aldı. Böylece kadınlar artık, kendi doğumlarının kontrolünü yitirdiler.

Osmanlı devlet adamları bir yandan doğum standartlarını yükseltmeye çalışırken bir yandan da kürtajı yasaklamaya yönelik düzenlemeler yapmaktaydı. Osmanlı aydınlarına göre kürtaj, Müslüman kadınların en çok kullandığı doğum kontrol yöntemlerinden biriydi ve elbette düşük doğum oranlarının en önemli nedeniydi. Çocuk doğurmak, neredeyse insani, vicdani, milli bir görev gibi tanımlanırken kürtaj cinayetle bir tutuluyordu. Günümüzde hâlâ aynı söylemleri duyuyor olmakla ilgili tarih tekerrürden ibaret diyebilir miyiz yalnızca…

Yine bu dönemde, gebeliğin ve gebelik sırasındaki tıbbi bakımın, doktorların ilgisini çeken bir konuya dönüştüğünü görüyoruz. Bana ilginç gelense, aynı doktorlara göre sağlıklı bir nesil ve toplumun ön koşulunun sağlıklı bir gebelik ve güvenli bir doğum olmasıydı. Ve elbette bu önemli deneyim uzmanların kontrolü altında yaşanmalıydı. Gebelikle ilgili kitapların da temelleri böylece atılmış oluyordu ve bu kitaplarda, kadın bedeninin doğum için yaratıldığı vurgulanıyordu. Gebeliğin tıbbileştirilmesi de böylece başlıyordu.

Bu kadar kafa yorduğum gebelik ve doğumun doğallığından koparılma süreçlerinin sadece ölüm oranları ile ilgili olmadığını, tüm bunların altında üzeri örtük bir şekilde kadın bedeni ve cinselliğinin denetlenmesi fikrinin yattığını, bir doktora tezi olduğu halde, heyecanlı bir roman tadında olan bu kitabı okuduğumda dehşetle fark ettim. Kitabı bitirdiğimde, başladığımdan çok farklı düşüncelere sahiptim…

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here