Hamile kadın adağı, Romalı, MÖ 200-MS 200, Science Museum, Londra

Bir Avazda: Hamilelik Söyleşileri kitabına can veren soru: Ne demek içinde bir insan taşımak? Rita Ender, COVID-19’a denk gelen hamilelik sürecinde bu soruyu, hamile olmanın ne hissettirdiğini düşünürken kadınların hikayelerinden yola çıkmaya karar vermiş ve 26 kadınla görüşerek onların hamilelik hikayelerini dinlemiş. Bu hikayeler hamileliklerini nasıl geçirdiklerinin yanı sıra çeşitli ritüeller, inançlar ve toplumsal beklentilerle kurdukları ilişkiyi de içeriyor. Kitap Esin Alpan, Elmas Arus, Anna Maria Beylunioğlu Atlı, Güler Baban, Funda Şenol Cantek, Elena Cedolini, Seta Estukyan, Nüket Franco, Gönül (Birgül) Gülay, Tina İlyadu, Filiz Kerestecioğlu, Irmak Saraç, Gülsün Karamustafa, Nezihe Kayaoğlu, Nardane Kuşçu, Sevin Okyay, Leyla Onar, Manuela Ergin, Yeşim Pündük, Rosana Şapka, Duygu Tokay, Gamze Gül Özşahin, Nilüfer Taşkın, Dilan Epik Topuz, Merve Ünlü ve Jinda Zekioğlu’nun tanıklıkları ve Arus Yumul’un bu tanıklıklar üzerine yazdığı bir yazıdan oluşuyor. Kitap ve içerdiği tanıklıkların düşündürdükleri üzerine Rita Ender ile konuştuk.

Giriş yazında kitaba kendi hamileliğinde düşündüğün “ne demek içinde bir insan taşımak” sorusunun vesile olduğunu anlatıyorsun. Çocuklu kadınların deneyimlerini genellikle annelik üzerinden duymaya alışığız. Bu kitapta her ne kadar kimi görüşmelerde annelik deneyimi aktarılsa da anne olmaya karar verme ve hamilelik dönemi gibi pek duymadığımız anlatıları okuyoruz. Bu anlatıların yaygın olmamasını neye bağlıyorsun ve üzerine açıklıkla konuşulması zor bir çatı konu olduğunu düşünerek ne eksik kaldı sence?

Ben de hamile olmadan, hamilelik üzerine hiç okumamıştım, bu mevzuyla hiç ilgilenmemiştim. Halbuki gerçekten çok ilginç bir süreç. Beni çok etkiledi. İçinde bir insanın olduğunu, vücudunda ve tüm benliğinde tek başına olmadığını bilmek çok tuhaf bir his. Bir yanımla bu tuhaflığın bir “mucize” olduğunu düşünüyordum, diğer yanımla bunu böyle tanımlamanın yanlış olduğunu, kadının annelikle yüceltilmemesi gerektiğini tekrarlıyordum. Bunun gibi pek çok ikilemle, gel-gitlerle dolu ve aslında biyolojik yönünün yanında politik, kültürel, ideolojik olgularla dolu olan bir deneyimmiş hamilelik. Kadına dair ve herhalde bu yüzden askerlik anıları kadar dillendirilmiyor! Bu kitapla ben bireysel deneyimlerin dillenmesini istedim ama mesela sperm bankası yoluyla hamile kalmış bir kadının hikâyesini aktaramadım. İstenmeyen bir gebelik hikâyesine ve bir taşıyıcı kadının hikâyesine de yer veremedim. Bunlar farkında olduğum eksiklikler, farkında olmadığım kim bilir daha neler var…

Kadınların hikâyelerini dinlemenin kendi yaşadıklarını anlamak ve anlamlandırmak için önemli olduğunu yazıyorsun. Hamilelik özelinde bu farklı hikâyeleri duymak sence başka kadınlara ne söylüyor? Hamileliğin her zaman bebeğin doğması değil bazen de başka şekillerde tamamlanan (ölüm, düşük, kürtaj, vs.) bir süreç olduğunu akılda tutarsak bu deneyimlerin yaşanma biçimleri üzerine ne dersin?

Yalnız olmadığını söylüyor! Evet, pek çok şey kendi koşullarınla şekilleniyor ama bir benzerini hisseden de var. Benim hamileliğimin yarısı pandemiye; COVID-19’un ne olduğunun pek de anlaşılmadığı, sokağa çıkma yasaklarının olduğu döneme denk geldi. Bu konuyla ilgili huzursuzluk, belirsizlik, ölümler vardı. O dönemde Nüket’in (Nüket Franco) hikâyesini dinlemek mesela bana iyi gelmişti. Nüket’in hamileliğinde Çernobil Patlaması yaşanıyor. Birileri televizyonda çay içiyor, birileri ölüyor ve ne olacağı çok belirsiz! Dünyada yeni bir şey yok aslında gibi düşünmüştüm. Genel olarak hamilelik sürecinde yaşanan pek çok tedirginlik de ortak. Düşük yapma riski, doğum yapmaktan korkmak, bebeğin sağlıklı olması endişesi, bebeğe bakacak olmanın sorumluluğu… Bunu düşünen, böyle hisseden ilk değilsin ve son olmayacaksın. Seta Estukyan’ın anlatımını da çok sevmiştim. Yıllarca bebek hemşireliği yapan bir kadın kendisi. Düşük tehlikesi yaşadığı hamileliklerine veya doğuma dair hiçbir endişesi olamamış ama doğumdan sonra bebekle eve gelince alışması zaman almış. Evdeki 20. gününde annesini çağırmış, “işe gitmem gerekiyor” demiş ve kendi ifadesiyle “kaçıp”; sinemaya gitmiş.

Kadınların deneyimlerinde ve anlatılarında yaş nasıl bir etken? Bugün doğum teknolojileri ve hamilelik hakkındaki bilgi bolluğunun hamileliğin deneyimlenme biçimini etkilediğini gözlemledin mi?

Yaş da coğrafya da büyük bir etken. 70li yıllarda gebelik testi kurbağa ile yapılıyormuş! Kitapta Gülsün Karamustafa anlatmıştı, hamile olduğunu bu kurbağa testi ile öğrenmiş. Sonra mesela, bundan 45 yıl önce Türkiye’de ultrason yoktu, bugün hamile kadınlar bebek daha doğmadan fotoğraf albümü yapıyor! Cinsiyet öğreniliyor, partiler düzenleniyor. Ve tabii ki teknolojinin sundukları ile beraber müthiş bir ekonomi de yaratılıyor. Emzirme danışmanından, bebek uyutma koçlarına! Tabii ki bu, kadının üzerinde müthiş bir toplumsal baskı da yaratıyor. Bugün anne sütünün yararı biliniyor ve her yerde yerli yersiz, doğru yanlış emzirmenin gerekliliği dillendiriliyor. Halbuki pek çok kadın emziremiyor; sütü yok, çalışması gerekiyor vs. Yapamıyor ve yapamadığı için müthiş bir suçluluk duygusu duyuyor. Fransız bir arkadaşım doğum yaptıktan sonra hastanede kendisine “emzirecek misin?” diye sorduklarını anlattı, bizim burada böyle bir soru olabilir mi?! Ana sütü helal!

Arus Yumul’un yazısında da belirttiği gibi, hamile kalır kalmaz kadınların bedenleri kamuya açılıyor. Hakkında rahatça konuşulan ve müdahale edilen bir bedene dönüşüyor. Kadınların bunları alma ve baş etme stratejileri hakkında ne dersin? 

Jinda Zekioğlu kendisi ile yaptığım söyleşide şöyle söylemişti: “Otobüste, metroda hamile olduğumu fark eden insanların müdahaleleri de oluyordu ve garip geliyordu. Hamile beden kamuya açıktır ya… Metroda karnınıza dokunan kadınlar var. Bunu nasıl yapma cüreti gösterebilirsin? Çok enteresan. Başıma geldi, karnıma dokunuyor, okşuyor karnımı”. Arus Yumul da bu örnek üzerinden hamile kadının bedeninin, başkalarının dokunmasına, tavsiyesine ve öğütlerine açık olduğunu söyleyip; toplumun, fetüsü anneden korumak için sık sık müdahale ederek hamile bedenleri eleştiriye, yoruma ve denetlemeye açtığını anlattı. Funda Şenol Cantek bu öğütleri anne faşizanlığı kavramı ile ilişkilendirdi ve “kimsenin baskı, faşizan bir tavır uygulamasına izin vermemek lazım. ‘Benim bedenim benim kararım’ diyoruz ya, işte hamilelikte de o beden üzerinde kimsenin tasarruf yapma hakkı olmamalı!” dedi.

İşte bu durum, bazı kadınlar için böyle kabul edilemez bulunurken ve bir mücadele konusuyken, bazı kadınlar için son derece sıradan ve sorgulanmadan yaşanan bir şey. Bazı kadınlar için ise durum daha da vahim çünkü hamile beden, “ayıp” ile ilişkilendiriliyor. Kitapta Gönül Gülay bu durumu şöyle aktarmıştı: “Bizde hamile isen, ‘aman ben hamileyim’ diye gerine gerine, karnını göstere göstere yürümezsin. Ayıptır. Önüne önlük, –Ermenice kokneç deriz– bağlarsın. Onu kıyafetine tutturursun ki karnın görünmesin, saklamaya çalışırsın. Mümkün mertebe hamileliğini gizli tutarsın.”

Kadınlar hamileliklerinde ve sonrasında pek çok kısıtlamaya maruz kalıyor ve hayatlarını değiştirmeleri bekleniyor. Kadınlar nasıl yaşıyorlar bu kısıtlamaları? Nelere mecbur kalıyorlar, nasıl direniyorlar?

Üç örnek geliyor hemen aklıma. Sevin Okyay, Irmak Saraç ve Güler Baban’ın hikâyelerinden.

Sevin Okyay, kızı doğduğunda “ayvayı yedik!” diye düşünmüş. Çok genç, 22 yaşında. Aktif sporcu; basketbol ve voleybol oynuyor ama sporu bırakması eşi tarafından “tavsiye” ediliyor. Bırakıyor.

Irmak, kadın doğum uzmanı ve hamileliği sırasında kendisine “çok yüzmemesi, çok yürümemesi” öneriliyor. Kadın doğumcu kimliğinin ve bunların zararlı olmadığını bilmenin, bu söylemler karşısında çok işine yaradığını anlattı. Şu tespitte bulundu: “İnsanlar kendi kaygılarını sana yansıtıyorlar.”

Güler ise ilk hamilelik belirtilerini gözaltındayken hissediyor. Bunun da etkisiyle sonrasında kendisinden beklenen iki şey var: Aktivist hayatına son vermesi ve üzülmemesi. Annesi çok endişeli ve ona; “Sen bu halinle nasıl çocuk doğuracaksın? Sen şimdi çocuğu da peşinde o eylemlere sürüklersin, bak çocukla olmaz bu işler,” diyor. Halbuki o sırada Güler zaten siyasetten kendisini biraz geri çekiyor. Diyor ki; “‘artık karnımda bir bebek var’ deyip çok dikkatli davranmaya başladım. Onu koruma güdüsü çok gelişti. Her yere, her toplantıya gitmiyordum.” Fakat özellikle annesini pek ikna edemiyor. “Bir de” diyor; “çok fazla empoze edilen diğer şey de; ‘aman kendini üzme’ idi. Haberleri dinleme diyorlardı. Berfin doksanlı yılların çocuğu. Türkiye’nin çok hareketli yıllarıydı. Kendinizi geri çekmiş de olsanız, olanların ne kadar uzağında durabilirsiniz? Arkadaşlarımın haberleri geldiğinde çok üzülüp ağlıyordum evde. Birinin öldüğünü ya da içeri atıldığını duyduğumda, televizyonda bir eyleme saldırıyı gördüğünüzde içiniz yanıyor. Bir yandan, bir gün önce orada siz de vardınız, diğer yandan orada olamamak üzüyor. ‘Ağlama’, derlerdi, ‘çocuğun çok ağlayan bir bebek olur’. ‘Çocuk hissediyor.’ Aslında hissetsin zaten! Ben vicdanlı bir insansam ve bir şeye üzülüyorsam o da üzülecek. Bu duyguları alsın.”

Farklı dinlerden sembol ve ritüeller hamilelik ve doğum sonrası süreçte kadınların anlatılarında yer buluyor. Çeşitli olan sadece sembol ve ritüeller değil, aynı zamanda kadınların bunlarla kurduğu ilişki. Sence bunların devamlılığı ve kadınların bugün onlarla kurduğu ilişki ne anlatıyor?

Sanırım bugün hamilelik ve doğuma ilişkin bilginin daha ulaşılabilir olması nedeniyle de, bazı ritüeller eskisi gibi inançla değil ama başka motivasyonlarla yapılıyor. Mesela cinsiyeti öğrenmek için karın etrafında yüzüğün sallandırılmasını eğlenceli olduğu için yapanlar olmuş. 40 çıkarmak konusunda da genelde anlayış böyleydi. Dilan Epik Topuz şöyle anlatmıştı: “Kırk çıkarmak diye bir şey olduğunu duymuştum… internetten biraz araştırdım. Bunun bir şaman geleneği olduğunu ve iyi dilekler dilemek için bir sürü sembolik nesne kullanıldığını öğrendim. Hayatı boyunca önünde kapılar açılsın diye anahtar, bereketli sofraları olsun diye pirinç, tatlı dilli olsun diye şeker, kırk yıllık hatrı olan güzel dostları olsun diye kahve… Bunlar bana tatlı, pozitif ve zamansız geldi. Biz de kendimize göre bir şey yaptık.”

Doğumdan sonra 40 gün evde oturmak gerektiğine de genelde inanılmıyor ama 40. gün hamama da gidiliyor, kiliseye de.

Sembollerle kurulan ilişkide ise bir devir hali çok belirgin. Nazar boncuğu, kutsal kitap, Hz. Ali’nin kılıcı, Meryem Ana’nın ikonası vb. genelde aile büyükleri tarafından hamile kadına takdim ediliyor. Hamile kadın da elbette bununla kendi içinde bulunduğu duruma, düşünce ve duygu yapısına göre farklı ilişkiler kuruyor.

“Sen birine hayat vereceksin, insanlar öylesine hayatını kaybediyor” diyor Neve Şalom’a yapılan saldırı esnasında hamile olan Nüket Franco. Çernobil, 12 Mart, Kürtlere yönelik saldırılar ve işkenceler gibi başka felaketlerin de kadınların hamilelik anlatılarında yeri var. Öldürme, cana kast etme kitaptaki bu anlatılarda nasıl anlamlar buluyor? 

Nüket’in o ifadesi Neve Şalom Sinagogu’nun hayatımdaki yeriyle de ilişkili olarak benim için çarpıcı. Gerçekten de öyle düşünüyor insan. Birine can vermenin her şeyden önce ne kadar büyük bir emek olduğunu bedeninle beraber idrak ettikten sonra, şiddet insanın gözüne daha da acımasız geliyor. Bir de şiddete, o felaketlere hamile bedeniyle maruz kalanlar var. Duygu Tokay ilk hamileliğinde eşinden gördüğü şiddetten sonra yaşadığını şöyle anlatmıştı: Gözümü açtığımda hastanedeydim, ‘çocuğuma bir şey oldu mu?’ diye bağırdım, onu hatırlıyorum. Sonra kontrolden geçtim, çocuğumda bir şey yoktu. Çok şükür.”

Tabii ki olaydan olaya, kadından kadına yaklaşımlar ve dolayısıyla anlatılar farklılık gösteriyor ama toplumsal olaylar karşısında bir kuşağın ideolojisinin yansımasına dair örnekler de var. Gülsün Karamustafa’nınki onlardan biriydi. Eşi Sadık Karamustafa ile kendisinin 70li yılların başında hapse girip çıktığını ve sonraki algısını şöyle anlatmıştı Gülsün Hanım: “O dönem bir nesil olarak hapisteydik ve birden bire Ecevit affı ile birlikte salındık, tüm arkadaşlarımız salındı. Sonuç olarak garip bir travma ile karşılaştık. Büyük bir sıkıntılı dönemden sonra hayata döndük. Evlilikler, arkadaşlıklar belli bir mücadelenin içinde başladı ve böylece başlayan hayatın devamını yaşamaya müthiş aç olma gibi bir durum vardı. Ve aslında bizimle birlikte bir jenerasyon dünyaya geldi. Sadece benim kızım değil, müşterek sıkıntıları yaşayan arkadaşlarımızın çocukları da o dönemde dünyaya geldi. Hepimiz hayata karşı durarak; yeniden üremek, yeniden var olmak, yeniden hayata karışmak duygusuyla hareket ettik.”

Herhalde bu noktada yeniden var edenin de kadın olduğunu hatırlamakta, hatırlatmakta fayda var.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

10 − nine =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.