“Kırıldığı zaman yen içinde kalan kollar yanlış kaynar ve ilelebet acıya, hareket kısıtlılığına yol açar.”

Bu kitabı tanıtmak oldukça zor. O nedenle “okuyun mutlaka, ne demek istediğimi anlayacaksınız” demek geliyor içimden.

Öncelikle “kutsal” olan ne varsa anneden, anne-babadan başlayarak, okul, öğretmen, toplum, devlet, inançlar (dini ya da ideolojik) ile devam ederek tümünü yeryüzüne indiriyor. Her şey sorgulanabilir. Okudukça kutsalların sistemin sürmesine nasıl hizmet ettiğini anlıyoruz. Bu sorgulamalara en başta, şanslıysak kendimizden başlayabiliriz. Şanslıysak diyorum; çünkü taaa çocukluğun ilk yılından itibaren iç sesimiz kısılmış, kendi sesimizi duyamaz olmuşsak, ebeveynin “sevgisi”ni kazanmak pahasına kendimize ihanet etmişsek nasıl duyacağız o iç sesi… Otoritenin (ebeveynin, toplumun vb.) sesini kendi sesimiz sanmışsak nasıl yapacağız kendimize bakma, sorgulama işini? Kendi sesini duyamayan anne-baba, çocuğunun sesini nasıl duyacak?

Böylece diyor yazar; yetişkine “saygı” duyarak, kendisine ihanet etme pahasına, itaat etmeyi öğreniyor çocuk. “İtaat çocuğun kendine ihanetidir” ve “Kendine ihanet eden birey bir başkasına çok daha kolay ihanet eder” diyor. Kitap travma alanında çalışmış çok önemli isimlerin kitaplarından alıntılar yaparak devam ediyor. Fakat kitap açık travmalardan çok sinsi, kültürel olan, içimize sinmiş, farkında bile olmayabileceğimiz ve fakat kişiyi, kişiliği biçimleyen travmalardan, oluşum süreçlerinden söz ederek farkındalık oluşturuyor. “Kültür ailenin ailesidir” diyor. Bir yerde hiyerarşi varsa, gerçek saygıdan söz edilemeyeceğini söylüyor. Evde çocuğun “öteki” konumunu insan içi sızlayarak görüyor.

Tüm sinsi ve görünür travmaların psikodinamiğini hem yaptığı alıntılarla hem gündelik yaşamdan, çalışmalarından örneklerle okuyucunun kavramasını sağlıyor. Okuyucu ister istemez kendisine bakıyor.

Birçok metafordan örneğin biri; “Kol kırılır yen içinde kalır” gibi sözler kişiyi baştan sindirerek, iyileşmek isteyen insanın o iyileşme için gerekli yüzleşmeyi kendisiyle bile yaşamasını olanaksız kılıyor. “Kırıldığı zaman yen içinde kalan kollar yanlış kaynar ve ilelebet acıya, hareket kısıtlılığına yol açar.” Çarpıcı değil mi?

Anne ebeveyne çok mu yükleniyor derken kadına ve erkeğe giydirilen toplumsal cinsiyet rollerine, bunun altında ezilen çocuk ve yetişkinlere değiniyor. Ama illaki çocuklara, çünkü onlar istemedi dünyaya gelmeyi, onları isteyen yetişkinlerin sorumluluğuna “acımasızca” (iyi ki acımıyor ve yumuşatmıyor) değiniyor. Toplumsal cinsiyet rollerinden muzdarip kadının bu rolü özellikle kız çocuklarına nasıl aktardığını (travmayla işlevsel olmayan biçimde, kız çocuklarında yineleyerek, yani travmayı yeniden üreterek) anlatıyor yazar…

Kitap dört bölümden oluşuyor.

İlk bölümün başlığı “Çocukluk bir cehennemdir,” ve kitabın ilk cümlesi de bu. Ve Hallac-ı Mansur’dan alıntılayarak “Cehennem, acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi hiç kimsenin görmediği yerdir,” ile devam ediyor.

Doğduğu andan itibaren çocuğun hava ve su kadar gereksinim duyduğu şey kayıtsız şartsız sevilmek ve her şeyi ile kabul edilmektir. Ebeveynlerin çocuğu büyütürken kendi gereksinimleri, kaprisleri, doğrultusunda değil, çocuğun gereksinimleri doğrultusunda yetiştirmeleri gerektiğinden, daha doğduğu andan itibaren çocuğu birey olarak kabul edebilmenin öneminden sözediyor. “Karşında çocuk mu var?” söyleminin çocuğu aşağılayan bir söylem olduğuna dikkat çekiyor.

“Anne olunca, insanın tüm travmaları, kompleksleri, zaafları, geçmiş kırıklıkları ayna gibi karşısına çıkıyor”. “Sorunlu çocuk değil, sorunlu ebeveynler vardır”. “Koşulsuz seven ve affeden, sınırsız hoşgörüsü olan ebeveynler değil, çocuktur”.

Ülkemizde saygı içi boşaltılmış bir kavram. “Saygı” saygısızlığı meşrulaştırmak için kullanılıyor. İtaatle karıştırılıyor. Saygının olduğu yerde hiyerarşik ilişki yoktur. Maalesef saygı da en az yüceltildiği ortamlarda bulunuyor. İlla bir klişeye ihtiyaç duyulacaksa “çocuğa saygı”, büyüklere “saygı”dan çok daha doğru bir klişe olurdu.

Psikoterapide hastaların ebeveyni affetmeye zorlanmasının, psikoterapistin yetiştirilme biçimiyle ilgili olduğunu, en fazla alıntı yaptığı Alice Miller’ın cümleleri ile aktarıyor: “Affetmek üstünü örtmektir.” Bu durumda psikanalizin kurucusu Freud’un bu örtmeye katkısını da görüyoruz. Olgun bir birey olmak için ebeveyni affetmek gerekmiyor diyor. “Zarar gören, gördüğü zarardan sonra dahi fedakarlık beklenen sadece ve sadece evlat”.

Kitabın ikinci bölümü “Modern eğitimin tarihçesi”. Sisteme itaatkar birey yetiştirmenin tarihçesini, olumlu örnek olan “Montessori Okulları”nın ortaya çıkışını ve saygı duyulan engelli çocukların izin verildiği takdirde nasıl yaratıcı olabildiklerini görüyoruz.

Üçüncü bölüm “Doğumhaneler, anne ve bebeğin değil doktorların iyiliği içindir” başlığını taşıyor.

Dördüncü bölüm ise en uzun olan, çok fazla alıntının olduğu ve alıntıların insanda kitapları okuma isteği de uyandırdığı bölüm. Bu tanıtım yazısında eksikler çok fazla. Her bölüm, her alıntı, alıntının yapıldığı her kitap okunası, birkaç film izlenesi. Yazarın son bölümü oldukça uzun tutması gibi ben de bu tanıtım yazısını bitiremeyeceğim galiba 🙂

En iyisi yazarın alıntı yaptığı sayabildiğim kadarıyla toplam 31 kitap (ya da yazar) ve iki film önerisinden birkaçını ekleyeyim. Ben yazarın İyi Toplum Yoktur kitabına başladım, İyi Aile Yoktur’un bütünleyeni ve o da oldukça akıcı ve çarpıcı görünüyor.

Beden Asla Yalan Söylemez, Senin İyiliğin İçin, Sessizlik / Suskunluk Duvarını Yıkın, Hayat Yolları, Yasak Bilgi, Başlangıçta Eğitim Vardı, Yetenekli Çocuğun Dramı, Farkına Varmayacaksın – Alice Miller

Yazma Cesareti – Nihan Kaya

Kutsal Geyiğin Ölümü – FİLM – Yorgos Lanthimos

Kurtlarla Koşan Kadınlar – Clarissa P. Estes

Travma ve İyileşme – Judith Lewis Herman

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.