Bu hikâyede, sık duyduğumuz ifadelerle “masalsı, büyülü, fantastik, bambaşka dünyalar” görmüyoruz, öyle bir dille de karşımıza çıkmıyor yazar. Mucizeler olmuyor, bir anıyla bir şeyler aydınlanmıyor ya da geçmişten çıkıp gelerek okuru şoke eden beklenmedik bir gelişme gerçekleşmiyor.

Sally Rooney’nin Normal İnsanlar romanı, Türkçede yayına hazırladığını duyup da konusundan kabataslak haberdar olunca ilgimi çekti ve yeni bir yazarla az deneyimlediğim türde bir başlangıçla bir anda içine çekilip okumaya başladım. Türkçesinin yayımlandığı geçtiğimiz günlerdeyse kitabın çevirmeninin, yazar Rooney’yi Y kuşağının Jane Austen’ı olarak andığı yorumun da etkisiyle bu “günümüz” hikâyesinin baş kahramanlarını, en çok da sınıfsal açıdan iyi bir konumu olmasına rağmen lise yıllarında okulda ve çevrede dışlanan Marianne’i, biraz da –okurken zaman zaman tam bir oğlan çocuğu olduğunu düşündüğüm, zaman zamansa Marianne’e de kulak vererek “en azından diğerleri kadar kötü değil” diyerek hezeyanlarını, davranışlarını anlamaya çalıştığım– lisenin “parlak” oğlanı Connell’ı, ve onu tek başına doğurup büyüten ama asla şımartıp kayırmayan anne karakteri Lorraine’i şöyle bir hatırlamak üzere romanı tekrar elime alınca fark ettim ki yine içine çekilmişim.

Romanın okuru bu kadar hızla içine almasının sebebi “sıradan yaşam”ların bu kadar güzel ve olduğu gibi hikâye edildiğine çok da rastlanmaması sanırım. “Sıradan” derken bu hikâyede, sık duyduğumuz ifadelerle “masalsı, büyülü, fantastik, bambaşka dünyalar” görmediğimizi anlatmak istiyorum, öyle bir dille de karşımıza çıkmıyor yazar. Mucizeler olmuyor, bir anıyla bir şeyler aydınlanmıyor ya da geçmişten çıkıp gelerek okuru şoke eden beklenmedik bir gelişme gerçekleşmiyor. Kısacası, iki gencin liseden başlayan ve uzun bir zaman dilimine yayılan ilişkilerinin sürekli değişkenlik gösteren seyrinde öyle mucizevi rastlantılar, kadere bağlanacak olaylar falan yok. Belki pek çoğumuz gibi taşrada geçirdikleri lise yıllarında başlayan tanışıklık/ilişki farklı biçimlerde devam ediyor bir şekilde. Bu açıdan “çağdaş” bir kavuşamama ya da ayrılamama hikâyesi denebilir sanki. Tabii Austen’daki ya da geçmiş klasiklerdeki ilişkilerden farklı olarak, ayrılan sevgililerin, mekân değiştiren arkadaşların e-maille vs irtibatta kalabilmesi bizler için olağanken çok sonraki kuşaklar belki bu kısmı bir “peri masalı” gibi okuyacak ya da bizim meşhur “takılma kültürü”ne gelecek kuşak okurlar muhtemelen takılmayacak ve bize yeni/farklı/cesur vs gelen cinsel deneyimlerse onlar için arkaik kalacak belki de.

Bu arada Y kuşağının hikâyesi diyoruz ama okurken bizim kuşak, yani otuzlu yaşlarını sürdürenler de, yabancılık çekip dinozor gibi hissetmiyor ve elbette ilişkilerin seyrinde, büyüme hikâyelerinde, diyaloglarda, kadınların büyüme hikâyesinde pek çok benzerlik var neyse ki; neyse ki o kadar yaşlanmadık henüz.

Her şeyden önce kendi adıma benim lise ve üniversite yıllarım teknolojik imkânların ilişkileri bu derece yönetip yönlendirdiği zamanlara denk düşmüyordu. Yanlış anlaşılmasın romandan basitçe “teknoloji ilişkilerimizi bozdu, eski bağlarımız bardak oldu” mesajı çıkmıyor. Zaten romanın bana kalırsa okur üzerindeki etkisi, basitçe mesaj verme derdinde olmadığı gibi meseleleri bir edebi dehayla aktarma çabasına da girmemesine dayanıyor. Gerçekler önümüze pat pat düşüyor. Örneğin sosyal medyanın nasıl yabancılaştırıcı bir işlev gördüğü ya da manasız, aptallaştırıcı bir etkisi olduğu fikri, yan karakterlerden birinin kaybının ardından Marianne’nin düşünceleriyle karşımıza çıkıyor, muhtemelen çoğumuzun düşünüp dillendirdikleriyle benzer şeyler: “Cenazeden sonraki akşamlarda Rob’un Facebook sayfasında gezinmişti Marianne. Okuldan birçok insan duvarına yorumlar bırakıyor, onu nasıl özlediklerini söylüyorlardı. Ne yapıyor bu insanlar, diye düşünmüştü Marianne, ölmüş bir insanın Facebook duvarına ne diye yazıyorlardı? Bu mesajların, bu yas ilanlarının kim için ne anlamı vardı? Profilinde karşısına çıktığı zaman nasıl davranmak uygundu? Desteklemek için ‘beğenmek’ mi? Daha iyi bir yorum bulmak için aşağı kaydırmak mı? Gerçi Marianne’i her şey kızdırıyordu o zamanlar. Şimdi düşündüğünde, niçin bu kadar kızdığını anlamıyordu. Hiçbiri kötü bir şey yapmamıştı bu insanların. Yas tutuyorlardı kendilerince. Elbette Rob’un Facebook duvarına yazmanın bir anlamı yoktu ama başka hiçbir şeyin de anlamı yoktu ki.”

Yazar bir ölümün ardından verilen tepkilere, tercih edilen iletişim yöntemine temas etmemizi sağladığı gibi, sosyal ve sınıfsal açıdan üst konumdaki bir aile içinde çocukların nasıl şiddete maruz kaldığını, bu ailelerde yetişmiş genç kadınların dışarıda nasıl rencide edilebileceğini, taciz edilebileceğini de küt diye önümüze bırakıyor. Yukarıda anılan Facebook meselesinde olduğu gibi bu da belki sıklıkla düşündüğümüz yine de tam ayırdına varamadığımız, tasavvur edemediğimiz bir mesele. Ne kadar farkında olduğumuzu, bu konuda bir fikrimiz olduğunu sansak da unutuveriyoruz ya da tüm bilinç ve farkındalığımıza rağmen karşımıza böyle bir şey çıkacağını beklemiyoruz. O nedenle gündelikçisi olan, güzel, konforlu bir evde yaşayan ve varlıklı ve iyi bir aileden geldiği varsayılan Marianne, ölmüş babasının geçmişte annesini ve kendisini dövdüğünü söylediğinde Connell gibi biz de bir an duraksıyoruz. Yazar bunu da öyle suratımıza tokat gibi çarparcasına yapmıyor ya da lafını söyleyip de arkasından “bakın görün işte” diye parmak sallayan bir edası yok. Korunaklı bir ortamdan geldiği varsayılan, sosyal ve sınıfsal açıdan üst konumda olduğu bilinen bir genç kızın tacize uğramasını da yine benzer şekilde çok da gözümüze sokmaya çalışmadan, ama öncesi ve sonrasındaki kuvvetli diyalogların da etkisiyle, diğerlerinin buna bir şaka gibi, gülünç bir şey gibi tepki verdiğini de göstererek tüm ağırlığıyla hissettiriyor:

“Elbisen güzelmiş, diyor adam.

Bırakır mısın? diyor Marianne.

Dekoltesi de varmış, değil mi?

Elini bir anda omuzlarından içeri uzatıp sağ memesini herkesin gözü önünde sıkıştırıyor. Aniden çekiyor kendini adamdan, elbisesini yakasına kadar çekiyor ve yüzüne kan hücum ediyor. Gözleri yanıyor, adamın sıktığı yer acıyor. Arkasında diğerleri gülüyor. İşitebiliyor onları.”

Kitabın merkezindeki Marianne-Connell ilişkisinin seyrini etkileyen esas etkenler (elbette sınıf, statü, eğitim vb. dinamiklerin etkisiyle birlikte) yaygın iletişim/sizlik sorunları ve değişken ruh halleri, sorunlarla baş edememe, zayıflık, yalnızlık ve manasızlık hissi. Sıradan bir gecede yaşanan bir diyalog, bir sevişme ertesinde içimizi kaplayan tuhaf bir his (suçluluk mu, kırılganlık mı, kırılganlığı örtme çabasındaki kibir mi), anlık bir zayıflık, yeterince açık olamamak, geçmiş yaralar ya da bazen üçüncü kişiler ilişkinin  kesilmesine neden olabiliyor yani ikili “çift olmayı” ya da sevişmeyi bırakıp arkadaşlıklarına devam ediyor, ya da iletişim belli bir süre tamamen kopabiliyor. Ve benzer biçimde, marketteki anlık bir karşılaşma, yine geçmişteki ya da güncel bir acı/yara ya da yine -yalnızlık hissi gibi- sıradan bir ruh hali ilişkinin yeniden canlanmasına yetiyor. Tabii kahramanların kendi kişiliklerini bulma, bir statü edinme çabaları da çok büyük rol oynuyor bu hikâyede. Örneğin Connell liseyi okudukları küçük yerde çok popülerken ve bu nedenle okulun sevilmeyen, hakir görülen kızı Marianne’le sürdürdüğü cinselliğe dayanan ilişkiyi diğer herkesten saklarken üniversiteye başlayınca işler değişiyor ve yeniden karşılaştıklarında Marianne, üniversitede daha kırılgan hissedip kendini ispatlama kaygılarına kapılan Connell’ın karşısına kampüsün yıldızı/havalısı olarak çıkıyor. Dolayısıyla da tüm bu yaralar ve bu yaraları sararkenki ya da bugünkü hayatlarına devam ederkenki “hava”larının yanı sıra gizli tutulan zayıflıklar da ilişkinin seyrinde büyük etken. Öyle ki, üniversite yıllarında tekrar karşılaşıp da yeniden beraber olmaya başladıklarında, şu meşhur “peki biz şimdi neyiz” sorgulamasının dahi üzerinde durulmuyor da bu ancak üçüncü bir kişinin de dahil olduğu bir sohbette çok basit bir meseleymişçesine geçiştiriliyor:

“Siz sevişiyorsunuz değil mi? diyor Peggy. Demek istediğim, berabersiniz yani.”

[…]

“Sevimli bir çift olmuşsunuz ha, diyor Peggy.

Sağ ol, diyor Connell.

Çift olduğumuzu söylemedim, diyor Marianne.

Oo, diyor Peggy. Sadece birbirinizle değilsiniz gibi mi yani? O da iyiymiş. Lorcan’la açık ilişki denemek istemiştim ama çok karşı çıkmıştı.

Marianne masadan bir sandalye çekip oturuyor. Erkekler çok sahiplenici olabiliyor, diyor.

Değil mi! diyor Peggy. Acayip. Başkalarıyla beraber olma fikrine atlarlar zannedersin.”

Sohbet hiçbir şey üzerinde pek düşünülmüyormuş hissini verirken Marianne erkekler hakkındaki tespitiyle çıkışını yapıyor:

“Erkeklerin asıl derdinin kendi özgürlüklerini ifade etmekten çok kadınların özgürlüklerini sınırlamak olduğunu anladım, diyor Marianne.

[…]

Ne bileyim, erkeklerin yaşadığı hayata bakınca insan üzülüyor, […]. Bütün toplumsal düzenin iplerini ellerinde tutarlarken bu kadarı mı akıllarına geliyor? Bari eğlenseler.”

Bütün bu iletişim/sizlik meselesi, beyhudelik ve anlamsızlık hisleri, bunlarla paralel ilerleyen kuvvetli yalnızlık duygusu iki kahramanın kendi aralarındaki ya da başkalarıyla sohbetlerinde, iletişimlerinde, ilişkilerinde her an görülebiliyor. Roman boyunca herhangi birimizin deneyimlemiş olabileceği türden, (bir edebiyat seminerinin ardından yaşanan bir diyalogla, psikolojik danışma almak isteyen ya da herhangi bir konuda derdine derman arayan, yakınlık, içtenlik arayan birinin maruz kaldığı) ezbere bir tavsiyeyle, ezbere bir şefkat göstergesi veya tavırla karşımıza çıkıyor. Bunun etkileyici örneklerinden biri başka insanlarla sevgili olup da birbirleriyle arkadaşlıklarını sürdürdükleri bir dönemde iki kahramanımız arasında yaşanan bir diyalog. Uzun zaman sonra bir araya geldikleri ve Marianne’in o sırada sevgili olduğu çocukla şiddetli kavga ettiği bir günün gecesinde yaşanıyor bu sahne:

“Neyim var, bilmiyorum, diyor Marianne. Niçin normal insanlar gibi olamıyorum, bilmiyorum.

Sesinde tuhaf bir soğukluk ve mesafe var, sanki bir yere gitmiş ya da kaçmış da, arkasında bıraktığı ses kaydını çalıyorlarmış gibi.

Ne bakımdan? diyor Connell.

İnsanlara neden kendimi sevdiremediğimi bilmiyorum. Bence doğuştan bir sıkıntı var bende.

Seni seven çok insan var, Marianne. Tamam mı? Ailen ve arkadaşların seviyorlar seni.

Birkaç saniye boyunca suskun Marianne, sonra konuşuyor: Sen benim ailemi tanımıyorsun.

Connell ‘aile’ kelimesini kullandığını fark etmemişti bile; teselli etmek amacıyla öylesine anlamsız bir lafa sarılmıştı. Şimdi ne dese bilemiyor.”

Tıpkı yukarıdaki sahne gibi bazı anlar ve diyaloglar okura kuvvetle sirayet ediyor. Çünkü benzer hisleri/anları aslında çoğumuz deneyimlesek de üzerinde durmuyor ya da yüzleşemiyoruz.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.