Aleksandra Kollontay, Rus Çarlığı’nın başkenti St. Petersburg’da, 31 Mart 1872 tarihinde dünyaya geldi. Ailesi varlıklıydı; özel hocalardan iyi bir eğitim aldı ve birkaç yabancı dil öğrendi. Üniversiteye gitmek istedi, ancak annesi, kadınların yüksek öğretime gerçek bir ihtiyaç duymadığını ve gençlerin üniversitelerde tehlikeli radikal fikirlerle tanıştığını ileri sürerek buna izin vermedi.

Aleksandra, Rus toplumundaki haksızlıkların bilincine erken varmıştı. Ancak ailesine başkaldırışı, siyasal değil, duygusal nedenlerle oldu. Ona mühendis aylığıyla alıştığı hayatı yaşatamayacağı gerekçesiyle evlenmelerine karşı çıkan ailesini dinlemeyerek, uzaktan akrabası Vladimir Kollontay ile 19 yaşında evlendi. Bir yıl sonra bir oğlu oldu. Kocasının çalıştığı fabrikaya yaptığı bir ziyaret sırasında, işçi sınıfının yaşam koşullarını görmesi hayatına yeni bir yön verdi. St. Petersburg’daki tekstil işçileri grevi sırasında, grevciler için para yardımı topladı ve işçilerin örgütlü direnişini savunan bildiriler dağıttı.

Yıllar sonra evliliği hakkında şunları yazacaktı: “Birbirimize aşık olduğumuz halde ayrıldık çünkü kendimi tuzağa düşmüş hissediyordum. Rusya’da kök salan devrimci yükseliş nedeniyle Vladimir’den ayrıldım.” Aleksandra oğlunu ailesine bırakarak ekonomi okumak üzere 1898’de Zürih’e gitti. Ertesi yılı da İngiltere’de işçi sınıfı hakkında çalışmalar yaparak geçirdi.

1899 sonbaharında St. Petersburg’a dönerek yeraltı devrimci etkinliklere katılmaya başladı. Marksist bir programa sahip Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne (RSDİP) üye oldu. Politik tartışma toplantıları düzenlemek, bildiriler yazmak, yasadışı yayınları saklamak ve dağıtmak gibi görevler üstleniyordu. Bu arada, Finli işçilerle Rus işçilerin mücadelesini yakınlaştırmak için çaba gösterdi ve Finlandiya’ya ilişkin makaleler kaleme aldı. (Çocukluğunda yaz tatillerini Finlandiya’da, anne tarafından dedesine ait bir çiftlikte geçiren Kollontay, köylülerden Fince öğrenmişti.)

1906’da Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Mannheim’daki kongresine izleyici olarak; aynı yıl Stuttgart’da yapılan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’na Rusya temsilcisi olarak katıldı ve burada, Clara Zetkin’in görüşlerini destekleyen bir konuşma yaptı. Rusya’ya dönüşünde, St. Petersburg’daki kadın işçilerin örgütlenmesi için yoğun çaba harcadı. Bir yandan da Kadın Sorununun Toplumsal Temelleri kitabı üzerinde çalışmaktaydı.

Kollontay söz konusu çalışmasında, mevcut sınıflı toplum düzeninin sınırları içerisinde mülkiyet, eğitim ve oy hakkı eşitliği talep eden feministleri eleştiriyor ve “Kadınlar gerçekten özgür ve eşit bir duruma ancak, dönüştürülmüş ve yeni toplumsal, ekonomik ilkeler üzerinde kurulmuş bir dünyada kavuşabilirler,” diyordu.

Sürgün yılları (1908-1917)

Politik faaliyetine yönelik kovuşturmaların ciddi bir hal alması üzerine Aleksandra Kollontay, 1908 Aralık’ında tutuklanmamak için yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Böylece hayatının 1917’ye kadar sürecek olan sürgünlük dönemi başlıyordu.

Bu dönemde önce Almanya’ya yerleşti. Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne (SPD) üye oldu ve propaganda faaliyeti kapsamında ülkenin çeşitli yerlerine gitti. 1910 yılı Ağustos’unda Kopenhag’da yapılan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’na katıldı. Anne ve çocuğun gözetilmesi sorununa ilişkin bir konuşma yaptı. Clara Zetkin’le birlikte, 8 Mart’ın her yıl Uluslararası Çalışan Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önerdi.

1911’de Berlin’den Rus göçmenlerin merkezi olan Paris’e taşındı. Fransa’nın güneyinde kocaları işçi olan ev kadınlarıyla birlikte hayat pahalılığını protestoya yönelik bir grev örgütledi; meydanlarda, lokantalarda, pazar yerlerinde konuşmalar yaptı. Ayrıca Danimarka, İsveç ve İngiltere’de, aile, analığın korunması gibi konularda konferanslar verdi. British Museum’da Toplum ve Analık kitabı için malzeme derledi.

1912’de çıkan İşçilerin Avrupası başlıklı kitabında SPD’ye ilişkin olarak yaptığı kariyerizm, şovenizm, bürokratik eğilimler, Marksist kültür yetersizliği, gençlere ve kadınlara yöneltilen aşağılama gibi eleştiriler, Liebknecht ve Zetkin dışındaki Alman sosyal demokratlarıyla arasının açılmasına neden oldu.

Kollontay’ın, kendisi gibi sürgünde olan Şliyapnikov’la tanışıp aşık olması ve tarımbilimci Maslov’la uzun süredir devam eden ilişkisini bitirmesi de bu yıllara rastlar. Ailesi çok yoksul olduğu için çocuk yaşta çalışmaya mecbur kalmış bir metal işçisi ve işçi önderi olan Şliyapnikov, Kollontay’dan on üç yaş küçüktü. Dahası, Menşeviklere yakın duran Kollontay’ın tersine partinin Bolşevik kanadı içinde yer alıyordu. (RSDİP, iki ayrı parti gibi çalışan iki hizip çevresinde dağınık ve bölünmüş durumdaydı.) Kollontay ile Şliyapnikov’un politik görüşleri, gelişen sürece bağlı olarak Bolşevik çizgide birleşti ve ilişkileri 1916’ya dek sürdü. (Sonrasında iki iyi yoldaş olarak yollarına devam ettiler.) Kollontay, 1. Dünya Savaşı’nın ilanından hemen sonra Alman polisi tarafından tutuklandı. Serbest kalınca Danimarka ve İsveç’e geçti. Burada antimilitarist görüşlerinden ötürü, devletin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle yine tutuklandı. Serbest bırakılınca Norveç’e gitti ve orada katıldığı 8 Mart kadın mitinginde yaptığı konuşmada savaşı protesto etti. Bu arada emperyalist savaşın devrimci bir savaşa dönüştürülebileceğini savunan Lenin’le düzenli olarak mektuplaşıyordu. Kollontay 1915 ve 1916’da iki kez, Lenin’in ve Zimmerwaldcılar’ın (savaş karşıtı sosyalistler) görüşlerinin propagandasını yapmak üzere ABD’ye gitti. Norveç’e döndüğünde, Rusya’daki burjuva demokratik Şubat devriminin haberini aldı ve ülkesine döndü.

Şubat ve Ekim devrimleri

3 Nisan 1917’de İsviçre’den dönen Lenin ve eşi Krupskaya’yı Finlandiya İstasyonu’nda karşılayanlar arasında Kollontay da vardı. Ertesi gün, Lenin’in Nisan tezlerini okuduğu toplantıya katıldı ve Bolşevik liderin tezlerini destekleyen bir konuşma yaptı. Ekim devrimine doğru giden hararetli yaz ayları boyunca, fabrikalara ve kışlalara giderek askerlere, kadın ve erkek işçilere hitaben konuşmalar yaptı. Petrograd’da dört bin kadın işçinin katıldığı bir grevi örgütledi. Anılarında halk önündeki ilk konuşmasını yaparken titrediğini yazan Kollontay, bu dönemde artık partinin en gözde ve en iyi hatiplerinden biri olmuştu.

Kollontay, kendisinden on yedi yaş daha genç, köylü kökenden gelme, formel eğitimi olmayan sevgilisi, sonradan evlendiği Pavel Dibenko ile Baltık denizcileri arasında yaptığı bir propaganda çalışması sırasında tanıştı. Birbirlerine denk olmadıkları gerekçesiyle ikisi de bir karalama kampanyasına maruz kaldılar. Kollontay Temmuz ayında Finlandiya’dan dönerken tutuklandı. Tutuklu olduğu sırada Petrograd Sovyeti’ne ve Bolşevik Parti’nin Merkez Komitesi’ne seçildi. Serbest kalınca, ilk Kadın İşçiler Konferansı’nı toplama çalışmalarını başlattı. 24 Ekim’i 25’e bağlayan gece Ekim Devrimi’ni yöneten Smolni Enstitüsü’ndeki Bolşevikler arasında o da vardı. Devrimden sonra Sosyal Güvenlik Halk Komiserliği’ne getirildi.

Kollontay’ın öneri ve katkılarıyla kadınlara yasal eşitlik, eğitim ve oy hakkı tanıyan bir dizi yasal düzenleme yapıldı. Evlilik kilisede takdis edilen, hayat boyu süren bir ilişki olmaktan çıkarıldı. Annelik izinleri uzatıldı, meşru ve gayrımeşru çocuk ayrımı kaldırıldı. Ayrıca kadınları aktif şekilde politikaya katabilmek için kadınların parti içerisinde ayrı olarak örgütlendikleri (1930’da kapatılacak olan) Jenotdel örgütü kuruldu.

Ancak Kollontay’ın parti yönetimiyle bazı konularda anlaşmazlığa düşmesi gecikmeyecekti. Brest-Litovsk Barış Antlaşması’na karşı olduğu için Halk Komiserliği görevinden çekilerek propaganda çalışmaları için Ukrayna’ya gitti. Harkov’daki kadın işçileri örgütledi. (Brest-Litovsk’a karşı çıkmasının nedeni, antlaşmanın Finlandiya işçi sınıfını gerici güçlere terk etme sonucunu doğurmasıydı.) 1921’de toplanan 10. Parti Kongresi’nde, Kollontay ve Şliyapnikov’un başını çektiği İşçi Muhalefeti grubu, Sovyet devletinin giderek bürokratlaşma sürecine girdiği tesbitinde bulundu. Aslında Bolşevikler de bu görüşü paylaşıyor fakat bürokratlaşmanın Rusya’nın yoksulluğundan ve kültür eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorlardı. Kollontay ise düşünce özgürlüğünü savunarak işçi sınıfına inisiyatif verilmesini savundu; “Eleştiriden korkuyoruz ve kitlelere artık güvenimiz kalmadı,” dedi. Sonuçta Kollontay, genellikle gözden düşen yöneticilerin kızağa çekilme yeri olan Norveç büyükelçiliğine önce ticaret ataşesi olarak, ardından büyükelçi olarak atandı. Böylece dünyanın ilk ve SSCB’nin tek kadın büyükelçisi oldu. Onun çabalarıyla Norveç, Sovyet hükümetini resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. 1927’de Meksika, 1936’da İsveç büyükelçisi olarak görevlendirildi. 7 Mart 1933’te, kadın işçi ve köylülerin sosyalist eğitimine katkılarından dolayı kendisine Lenin nişanı verildi. 1946-1952 yılları arasında SSCB Dışişleri Bakanlığı danışmanı olarak çalıştı. 9 Mart 1952’de, sekseninci doğum gününden kısa bir süre önce geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayata veda etti.

Kollontay cinsel devrimi, devrimci cinselliği ve serbest aşkı kurguladığı İşçi Arıların Aşkı (1924) ve Bir Büyük Aşk (1929) adlı iki de roman yazdı. Kadın hareketinin örgütlenmesiyle ilgili görüşleri nedeniyle, 1970’lerde “bağımsız” bir kurtuluş hareketi oluşturmak üzere yola çıkan feministlerin ilgi odağı oldu. SSCB’de çoktan unutulduğu bir sırada Batılı kadın tarihçiler tarafından biyografileri yazıldı ve ilgiyle okundu. Aradaki tüm görüş ayrılıklarına rağmen feministler bugün Kollontay’ı, kadınların tarihinin önemli bir şahsiyeti olarak benimsemeyi sürdürüyorlar.

Kaynakça

Aleksandra Kollontay, Kadınların Özgürlüğü, çev. Yasemin Çongar, Yarın Yayınları, 1986.

Şirin Tekeli, “Aleksandra Kollontay”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 2, İletişim Yay., s.550-551.

  1. Güç – S. Oluç, “Bolşevik Partisi’nde Muhalefet”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 3, İletişim Yay., s.686-687.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.