Kim derdi ki erkek egemen televizyon – sinema dünyasında bu kadar çatlak açılacak ve bir dolu kadın gümbür gümbür akacak. 10 yıl önce parmakla gösterdiğimiz kadın hikayeleri bugün ikinci dizi listesini bize yaptıracak noktaya geldi. Kendi aramızda bunu izledin mi, peki bunu diyerek heyecanla konuştuğumuz dizileri derleyelim bir kenarda toplu dursun dedik. Sizlerin önerilerini de yorumlara bekliyoruz.

Handmaid’s Tale

Bu sene Handmaid’s Tale dendiğinde akan sular durdu, şimdilerde hazırlanan 2017’nin en iyileri listelerinde tartışmasız en üst sıralarda. Adı geçtiğinde saygıdan gelen derin bir sessizlik sarıyor ortamları. Margaret Atwood’un romanından uyarlanan bu feminist distopyayı izleyen herkesin bir diğer ortak izlenimi güncel siyasetin nasıl da yansıması olduğu. Reed Morano’nun görsel dünyasını tasarladığı dizi yaşadığımız dönemin karanlığını aynalayıp bizlere çaresizlik duygumuzu bir kez daha hatırlatsa da bir yandan da baskı olan her yerde direnişin mutlaka olacağını hatırlatarak umutlarımızı tazeliyor ve tüm kadınlara sesleniyor: Nolite te bastardes carborundorum.

Fleabag

Phoebe Waller-Bridge’ın hem yazıp hem de ana karakteri oynadığı bu mini komedi dizisi Londra’da yaşayan Fleabag’in bocalamalarını anlatıyor. Aynı zamanda küçük kafesinin ortağı olan yakın arkadaşını kısa süre önce trafik kazasında kaybetmiş, işi batmak üzere, mükemmel bir kız kardeşi, hiç geçinemediği üvey annesi, ilişki kuramadığı bir babası var. Erkeklerle kurduğu cinsel ve duygusal birliktelikler her zaman istediği gibi gitmiyor. Fleabag özellikle ilk bölümde geceyi birlikte geçirdiği adamın ardından kendine sorduğu soru ile gönlümüzü fethetse de, sezon sonuna doğru hafif bir baygınlık hissi vermiyor da değil ne yalan söyleyelim. Yine de, tek başına büyük şehirde ayakta durmaya çalışan ve cinselliğini ifade etmekten geri durmayan bir kadın olarak ikinci sezondan umutlu olmak için de az malzeme vermedi elimize.

Feud

“Yani bunca zaman dost olabilir miydik?” repliğiyle bitiyor Küçük Bebeğe Ne Oldu? (Robert Aldridge, 1962). Olurduk tabi, erkek egemenliğinin kadınları birbirine düşürerek kendini beslemesi olmasa neler neler yapardık… Bu soru hem kadınları birbirine rakip ve düşman olmaya mahkûm ederek kendini güçlendiren erkek egemenliğine bir sesleniş hem de kadın düşmanı Hollywood dünyasında çareyi birbirlerine düşman olmakta bulmuş Joan Crawford ve Bette Davis’in hikayesinin bir özeti. İkili arasındaki düşmanlığı konu alan dizi bugünü aynalayan bir sahne ile başlıyor. Bir zamanların büyük yıldızı Joan Crawford, kadınlar için -özellikle de çok genç olmayan kadınlar için- yazılmış iyi roller bulamadığından çareyi kendisi bir arayışa girmekte buluyor. Uyarlamak için bulduğu kitapla yönetmen ve yapımcıları ikna ediyor ama şartları var: rakibi Bette Davis’le beraber çalışmaları. Dizi bu iki muhteşem kadının hikayesini, iki muhteşem kadının oyunculuğunda bize sunuyor olmasının yanı sıra, aralarındaki düşmanlığın asıl nedeninin Hollywood’daki kadın düşmanı sistemde ayakta kalma çabası olduğunu görerek takdirimizi kazanıyor. Kadınların beden ve emeklerini sömüren, istismar eden bu sistemi teşhir eden dizinin Weinstein skandalı ile aynı yıla denk gelmesine de hayatın cilvesi diyelim artık.

I Love Dick

Bu listedeki diğer diziler gibi kadın hikayesi anlatıyor olmanın yanı sıra hiçbirinin yapmadığı bir başka yönü de var bu dizinin. Alışılagelmiş anlatı kalıplarının dışına çıkarak feminist bir anlatımın da peşine düşmek. Chris Kraus’un aynı adlı otobiyografik romanından serbest uyarlama olan bu dizinin bazı bölümlerinin yönetmenliğini Andrea Arnold yaptı. New York’lu bağımsız sinemacı Chris, yazar kocası Sylvere’in katıldığı sanatçı programını düzenleyen Dick’i görür görmez ona arzu duymaya başlar ve arzusunu ifade eden mektuplar yazmaya koyulur. Bu dizinin kadın arzusunu en güzel ifade eden işlerden biri olduğunu söylesek abartmış olmayız. Spoiler sayılmaz, beşinci bölümde farklı kadınların arzu geçmişlerini anlattıkları bölümü heyecanla tavsiye ediyoruz. Dizi kadın arzusu ile ilgilenirken alfa erkek sanatçılar ve fallik işlerinin egemenliğindeki sanat dünyasından duyulan bıkkınlığı da ifade etmekten geri durmuyor. Feminist sanatçıların işlerine yer verilen ya da referansta bulunan dizide, güncel sanat dünyasındaki “beyaz” feminizm de kesişimsel yaklaşımla eleştiriliyor.

Big Little Lies

Nicole Kidman tıpkı yıllar önce Joan Crawford’ın yaptığı gibi, kimsenin kadın hikayesi yapmıyor olmasından muzdarip bir oyuncu olarak kendi işini yapmaya girişmiş ve Reese Witherspoon ile yapımcılığını üstlendikleri Big Little Lies’ı uyarlamaya karar vermişler. Dizide Amerika’nın fevkalade refah dolu bir kasabasında süregiden mükemmel hayatın kadınlar açısından pek de mükemmel olmadığı ortaya çıkıyor. Zira erkek şiddeti pek çok sınıfsal, kültürel ve ırksal ayrıcalığa sahip bu kadınların hayatlarını farklı biçimlerde sarmalıyor. Cinsel şiddet, ev içi şiddet, şiddetin öğrenilen bir olgu olduğu gibi temalar etrafında yoğunlaşan olay örgüsünün bizi en heyecanlandıran kısmı canlı kadın karakterler ve birbirleriyle kurdukları dayanışma. Bunun yanı sıra şiddet döngüsü konusunda yapılmış en iyi temsillerden biri olduğunu da söylesek abartmış olmayız. Güzel haber ise yakın zamanda geldi. Dizinin ikinci sezonu çekileceği gibi yönetmeni de Andrea Arnold olacakmış.

She’s Gotta Have It

Karmaşık duygular içerisindeyim bu konuyla ilgili. Bir yandan mutenalaşan Brooklyn’de hayatta kalma mücadelesi veren, siyah bir kadının çok aşklı hayatı var ki bir içeriği sevmek için yeterli malzeme barındırdığı söylenebilir. Cinsel taciz, kadın arzusu, beden, ilişkiler, sınıf ve ırk ilişkilerine dair pek çok malzeme barındırsa da iki üç bölüm izledikten sonra bir duraksama yaşatmıyor değil. Sevgili Nola çok hoş bir karakter olmakla beraber iki boyutluluktan çıkamıyor, kanlı canlı bir varlık olarak hayatlarımıza dalamıyor. Spike Lee bir röportajında bu işi bir filmi diziye dönüştürmek olarak değil, Nola’nın hikayesini genişletmek olarak gördüğünü belirtmiş. Ama Nola genişlemiyor sadece yayılıyor. Hem de gitgide saydamlaşarak.

Broadchurch

Polisiye dizinin üçüncü sezonu 2016’da İngiltere’nin bir kıyı kasabasında geçiyor. 48 yaşındaki Trish’in yaşadığı tecavüz sonrası polise başvurması ile başlayan süreç, patriyarkaya dair çok şey anlatıyor. İlk bölümde bir Tecavüz Kriz Merkezinin, tecavüzden hayatta kalan kadının hayatını nasıl kolaylaştırabildiğini izliyoruz. Feminist bakış açısıyla ve adeta bir adli tıp ders kitabı gibi. Günler geçtikçe ve kanıtlar biriktikçe, şüpheli erkeklerin sayısının azalacağına arttığına tanık oluyoruz. Üzeri örtülmüş başka tecavüzlerin de açığa çıkmasıyla olay, dedektifler dahil tüm kasabanın cinsel şiddetle imtihanına evriliyor. Yedinci bölümde Trish’e moral vermek için ergen kızı sosyal medyadan bir eylem örgütlüyor. Kadınlar birer ikişer kasaba meydanına doğru yürümeye başlıyorlar. Yolda birbirleriyle karşılaştıkça yalnız ve güçsüz olmadıklarını ‘yeniden’ fark edip ışıklarını yakıyorlar. Bizim de gözümüzü gönlümüzü aydınlatan bir sahne bu.

Top of the Lake China Girl

Dört yıl sonra ikinci sezonu yayınlanan ve yönetmenliğini feminist yönetmen Jane Campion’ın yaptığı Top of the Lake yıl boyunca heyecanla beklendi. Bu sezonda Sdyney’e döndükten sonra Robin’in, bavula koyularak okyanusa atılmış bir kadının nasıl öldürüldüğünü araştırırken 18 yıl önce evlatlık verdiği kızı Mary’yle tanışmasını giderek iç içe geçen bir hikayede izliyoruz. Erkek polislerin Robin’e nasıl davrandığını göstererek başlayan dizi daha ilk sahnesinden feminist bir yönetmenin çektiği diziyi izleme keyfiyle bizi sarıp sarmalıyor. O kadar ki, önceki sezonda cinsel taciz ve şiddetine maruz kaldığı polisin soruşturma aşamasında Robin’e uyguladığı mide bulandırıcı şiddet ve cinsel saldırı, erkek şiddeti konusunda bizleri bir kez daha ayık kılıyor. Yine de tüm bunlara direnişiyle neyse ki Robin var diyoruz. Mary’e de dizinin başlarında çok kızsak ya da yaptıklarını ergenliğine vermek istesek de Mary’nin şiddet döngüsünden nasıl da çıkamadığını adım adım izliyoruz. Cinsiyetçilik, şiddet, insan/seks ticaretini anlatıyor dizi. Tüm bu farklı şiddet biçimlerini aynı anda ilerletiyor. Spoiler vermek istemediğimiz için sonunu elbette yazmıyoruz ama sonu kimileri tarafından biraz eleştirilse de hikayeyi bitirirken ortada bıraktığı soruları biz sevdik.

Alias Grace

Margaret Atwood’un Türkçe’ye “Nam-ı Diğer Grace” olarak çevrilen bir diğer şahane romanından yola çıkan dizi, yine bir hizmetkar kadının maruz kaldığı patriyarka ve sömürü düzeni altındaki varoluş mücadelesini anlatıyor. Tıpkı Handmaid’s Tale gibi, bu dizinin de görselliği ve ruhu, tüm bu baskı sistemini iliklerimize kadar işliyor. Bu sefer başroldeki hizmetkar kadının söz konusu cinayeti işleyip işlemediğini çözmeye çalışan bir psikiyatrist ile karşı karşıyayız ve dizi aslında merak ettiğimiz cevabın ortadaki katmanlı şiddeti anlamamız için pek de gerekmediğini apaçık ediyor. Cinayeti aralamaya çalışan, özdeşleşmesinin mümkün olmadığı kadının hikayesine kendini çok kaptıran psikiyatriste Grace’in verdiği -bazen sarkastik- cevaplar, dizinin yaydığı hüzne bir nebze çare oluyor. Hakikatin de ihtimallerden biri – veya tüm ihtimallerin bir kısmı – olduğu dizide neye inanacağımızı bilmeden Grace’in neyi nasıl anlatacağına karar verişini izliyoruz. Peki gerçekte ne oldu? Ya da bunun her daim olagelenlerin yanında ne önemi var? Grace, maruz kaldığı şiddetin kuruculuğunun farkında, bize de yüzyıllardır bu uğurda verilen mücadeleyi görmek ve paylaşmak düşüyor. Ve Mary Whitneyy’e selam gönderiyoruz!

The Crown

İngiliz kraliyet ailesinin günümüze yakın dönemini – bugün hala kraliçe olan II. Elizabeth’in tahta geçişi ve sonrasını – anlatan The Crown, tarihi konu alan filmleriyle bilinen Peter Morgan’ın yapımı bir Netflix dizisi. Bir yandan çok sıkı, geleneksel kurallarla örülü bir dünyanın en tepesinde güçlü kadınlar var, ama öte yandan da ‘bıyıklılar’ diye bahsedilen Saray bürokrasisi ve düzenleri. Boşanmanın veya boşanmış biriyle evlenmenin monarşinin kendisini yok edebilecek bir tehdit olarak görüldüğü bu dünyada, erkeklerin özgürlüğünün karşısında kadınların ne kadar dar alanlara sıkıştığı/sıkıştırıldığı kadar bu dar alanların içinde nasıl beklenmedik güç sergileyebildikleri de çarpıcı. Feminist bir dizi demek zor belki, gücün tekliğinin üzerimize böylesine çöktüğü bir zamanda kraliyete taraf kılınmayı hazmetmek de… Ama aile ve iktidarın iç içe geçtiği efsanenin altındaki gerçek kesinlikle içine çekmeden bırakmıyor.

You Me Her

Bu listenin en çıtır çerezi, en pop’u olsa da, bahsetmekte fayda var. Evlilik, flört, cinsellik, çok eşlilik, ahlak ve heteroseksizm konularına parmak basan bu “hafif” dizimiz, evlilik ilişkilerinde cinsellikleri bitme aşamasına gelen bir çiftin, bir “eskort” kadın ile çokeşlilik dünyasına adım atmalarını ve iç ve dış muhasebelerini anlatıyor. Dizinin devrimci feminist/queer bir çabası yok belki ama kendini bilen güçlü kadınlar söz konusu ve soru işaretlerini, bunalımlarını ayrımcı veya eşitsiz bir dünyanın içine gömülmeden de yaşayabiliyorlar. Bu sırada, dizi Amerikan beyaz bir dünyanın altını da hafiften hafiften oyuyor ve böyle bir bağlamda da -bizim kendi bağlamımızda hipergerçekdışısıkıcı bulacağımız bir gerçeklikte- cinsiyetçi olmadan, klişelere savrulmadan, ahlak dayatmadan bir çokeşlilik anlatısı kuruyor.

Son notlar: 

Başka dizilere haksızlık etmek istemeyiz, muhakkak bizim gözümüzden kaçmış muhteşem diziler de var, ki onları yorumlara yazsanız şahane olmaz mı? Bu listenin özelliği hem kadın hikayeleri anlatıyor olmaları hem de kadınların kadın olmaktan dolayı yaşadıklarını anlatıyor olmaları. Bir yandan gönül istiyor ki kadınlar, sadece kadınlık hakkında filmlerde başrolde olmasınlar. Güçlü kadın karakterleri süper kahramanlar, dedektifler, uzaylılar olarak da görelim. Hiç yok da değil tabii ki böyle işler. Aklımıza gelen ilk iki örnek Sense8 ve Stranger Things. Sense8, Lena ve Lina Wachowski kız kardeşlerin projesi, dünyanın sekiz farklı şehrinde yaşayıp birbirleriyle duyusal ilişki kurabilen karakterlerin hikayesini anlatıyor(du). Bu vesileyle Sense8’i bitiren zalim Netflix’i bir kez daha kınayalım. Güçlü kadın karakterleri, ırksal çeşitliliğin yanı sıra cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve cinselliğin de çeşitliliğin parçası olabildiği nadide bir diziydi. San Francisco’da üç babası olan bir kadın görebildiğimiz gibi Seul’de kendilerine şiddet uygulayan erkeklere karşı hayatlarını savundukları için cezaevinde olan kadınları, HIV taşıyıcısı karakterleri, ağlayan erkekleri, dövüşen kadınları, coşkulu onur yürüyüşlerini izledik. İki saatlik final bölümü 2018’de geliyor. Özlüyoruz.

80’lerin kült filmlerine göndermelerle dolu Stranger Things’in o filmlerden en önemli farkı kadınların kurban, yancı ya da korku öğesi olarak girdiği filmlerin aksine anlatının merkezinde olmaları. Bizler de Hawkins kasabasında süregitmekte olan sıra dışı olaylar girdabına kapılırken yanı başımızda her belaya el atacak Eleven, Mad Max ve Nancy’yi görmekten heyecan duyuyoruz. Joyce’u da eklemek isterdik ama biraz duygumuz karışık. Acılı anne olmaktan biraz çıkarsalar da hepimiz rahatlasak.

Methini duyup izlemediklerimiz var bir de:

  • Glow
  • Godless
  • The Marvelous Mrs. Maisel
  • The Bletchley Circle
  • Apple Tree Yard

Bir temenni ile bitirelim. Kadın karakter var diye sevinmenin acı-tatlı bir hatıraya dönüşeceği günlere.

7 Yorumlar

  1. Selam

    Stranger things- Joyce ile ilgili bir şeyler karalamak istiyorum.

    Joyce ” oğlun öldü” dediklerinde çok güzel bir biçimde ” sen onu gel benim elime anlat ” dedi polise. Kadın inanmıyordu buna ve delilikle suçlanmak pahasına inanmadığını cümle aleme duyurdu.

    Will ortadan ilk kayboldugunda ve ışıklar aracılığıyla kendisiyle iletişim kurmaya çalışırken kendi aklına güvendi ve herkesler ” vah yavrum, acidan ne yaptığını bilmiyor ” diye ortalarda dolanırken mücadelesine devam etti.

    Kendisine dayatılan ” çocuun hasta, naabican, ilaç bizde ” yi asla kabul etmedi ve bir masa dolusu doktor erkeğe ” ne ilacı yavrucuğum, çocuğum hasta kalmaya devam ediyorsa demek ki ilaç sende de yok ” dedi ve kendi yöntemlerini gelistirebildi.

    O kadar şey olurken, mahalle bakkalı bile Joyce kadar aglayabilirdi bence. Azıcık göz yaşı döktü diye acılı anne olamaz yani Joyce.

    Tişikkir idirim

    • buna benzer bir yorum ben yazacaktım, yazılmış olduğunu görünce sevindim. joyce histerik, irrasyonel, tamamen duygularının esiri, eli bağrında acılı anne olmaktan çok uzak bir karakter. başına buyruk, aklına güvenen ve bütün herkes kendisine deli muamelesi yapmasına rağmen en zor anlarda en zor kararları hep doğru vermiş bir karakterdir. acısını kimseyi umursamadan istediği gibi yaşaması mücadeleciliğine halel getirmez.

  2. Alta yazın demişsiniz ya.. Ben bir netflix dizisi olan Reign’i anmak istedim. (Daha yazıyı toparlayamadan Fb’ta yorum olarak gitti düzeltemediydim, doğrusu bari burda dursun:) Dizinin ana karakteri İskoçya kraliçesi Mary gibi bazen ikinci önemli role de Fransa kraliçesi (sonra valide sultanı ve ilerde kral naibi de olacak) Medici Cathrine var; bu ikisi başta olmak üzere dizinin kurgusu 5-6 kadının hikayesi ve güç mücadeleleri içinde büyüyüşünü ön planda tutarak oluşturulmuş. Hedef kitlesi lise-üniversite çağındaki genç kadınlarmış gibi gözüküyor.Fakat senaristlerin tarihsel gerçekliği politik doğruculuk uğruna ve çoğu zaman büyük başarıyla yorumlama güçleri çok başarılı. (Kendimi güya özgürlükçü biri addederken, dizi bana karakterlerinin bir sonraki adımda ne yapacağını düşünmelerim ardından geliştirdikleri alternatif seçimlere bakıp sürekli kendimin görece özgürsüz seçenekleri ehven-i şer olarak gördüğümü fark ettiriyor. Kadınların rollerini,tutkularını,tercihlerini,kendi ayakları üstünde durmalarını inanılmaz zorlukta koşullarda dahi zorundalıklarla sınırlandırmayıp; senaryanoun yazımında onların kendi yollarını açmalarına yönelik çaba takdire değer geldiğinden sürdürdüm seyretmemi. Bitirince belki daha detay bir şeyler karalarım.

  3. Merhabalar,

    Netflix İspanya yapımı olan The Cable Girls’de 1920’lerin İspanya’sında özgürlükleri için mücadele eden kadınların hikayesini ankatarak bu listenize çok yakışır bence.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.