Kadınların yaşamın yeniden inşa edilmesiyle ilgili her türlü mücadelede olduğu gibi doğanın talanına karşı mücadelede de ön saflarda oluşu tesadüf değil

Kapitalizm paraya dönüştüremediğini, parayla ifade edemediğini değersiz kılar, küçümser, aşağılar, yok sayar. İşçiler, kadınlar, doğa, canlı cansız tüm varlıklar, her şeyi metalaştırır. Bir kapitalist için fabrikasında çalışan işçi değer olarak üretimde kullandığı herhangi bir makineden farksızdır. Bir işçinin iş kazasında ölmesi bir makinenin bozulması gibidir. Kapitalizm her şeyi kendi çıkarları için, yüksek karlılık düzeyi için sömürebilir, yok edebilir, mülk edinebilir, alıp satabilir. Reklam panolarının önünü kapattığı için yol kenarındaki ağaçlar kesilebilir örneğin, fabrika atıkları bir derenin suyuna karışabilir çünkü maliyeti daha ucuzdur, yol yapmak, otel yapmak için, lüks villalar kondurmak için ormanlar yok edilebilir. Dünyanın en güzel alanlarına HES’ler, nükleer santraller, barajlar yapılabilir. Zaten kapitalizm için doğa dediğimiz şey, canlı cansız varlıklarıyla paraya dönüştürülemiyorsa boşunadır; bir dere boşa akmaktadır, bir doğal güzellik üzerinden yöre halkı para kazanmıyorsa uyumsuz, çağdışı, aptaldırlar, o güzellikler boşa gidiyordur. Canlı türleri kârlılık uğruna yok edilebileceği gibi satış için birçok hayvan korkunç koşullarda daha hızlı üretim adına acılar içinde yaşam sürüyor. Kadınların bin yılların deneyimiyle şifalı bitkilerle, şifalı dokunuşlarla oluşturduğu sağlık bilgileri, endüstriyel, alınıp satılabilen tıp karşısında yok edilebilir. Şimdilerde, tarım politikalarında da endüstriyel tarıma geçiş adıyla küçük çiftçilerin yok sayılması, yıllardan süzüp getirilen tarımsal bilgi ve deneyimin yok edilmesi, yer yer yasaklanması gibi. Hükümetler, ordular, polis gücü, doğa, kadınlar, çocuklar, işçiler, halklar kârlılığın devamına hizmet ettikleri sürece, hizmet ettikleri kadar var olabilirler erkek egemen kapitalist sistemde.

Erkek egemen kapitalist toplumun doğayla kurduğu ilişki kadınla kurduğu ilişkiyle benzerdir. “El değmemiş”, “bakire” doğayı fetheder; doğaya karşı duygusallık barındıran her türlü ilişkiyi kadınsı bulur; küçümser, aşağılar. “Tabiat ana”yı kontrol etmek ister, evcilleştirir, uysallaştırır, vahşi doğayı dize getirme, alt etme üzerinedir ilişkisi. Erkek egemen kapitalist sistem, kendisini doğayla iç içe, onun bir parçası olarak eşit ilişkiler içinde tariflemez; egemendir, sahiptir, aslolandır, tıpkı kadınlarla kurduğu, iş gücü olarak gördüğü insanla kurduğu ilişki gibi.

Yaşam alanlarının tahrip edilmesi, tarım arazilerinin yok edilmesi, iklim değişikliği, kuraklık, bunlara bağlı yaşanan göçler, öncelikle eşitsiz hayat koşullarında temizlik, bakım gibi işlerin sorumluluğu üstüne yıkılmış olan kadınları etkiler. Bu yüzden doğanın korunması ile ilgili eylemlerde kadınları en ön sırada görürüz. Bu yüzden Yırca’da zeytin ağaçlarının kesilmesine karşı tüm sevgisi ve şefkatiyle ağaçlara sarılır kadınlar. Edirne’de bir parkın yıkılmasını engellemek için 75 yaşındaki Kıymet Peker, dozerin önüne koyar sandalyesini oturur.

Yeşil Yol projesine karşı yaylalarını savunan Havva Bekar, dozerin önüne elinde sopasıyla oturur ve valinin doğanın talanına karşı duran eylemcilere “çapulcu” demesine tepki gösterir: ‘’Ne mahkemesi? Mahkeme nedir? Mahkeme biziz. Devlet nedir? Kimdir devlet? Devlet yok halk var. Devlet bizim sayemizde devlettir. Biz buraların hamurunda yoğrulmuşuz, çocukluğumuzdan beri burada yaşıyoruz. Sen kimsin? İş makinelerini alıp gidin buradan’’ sözleriyle kapitalizmin devletle ilişkisini, olması gerekeni o doğal haliyle, doğaya ve kendine henüz yabancılaşmamış cümleleriyle önümüze seriverir.

Geçtiğimiz günlerde Isparta Yalvaç’ta yaşayan Melahat Peker, diktiği ağacın kesilmesi üzerine sofra bezine sardığı ağacı omuzlayıp belediyenin içine kadar taşıdı. Saatlerce bekledi belediye başkanıyla görüşebilmek için ve hesap sordu ‘’Ben bu fidana çocuk gibi baktım. Bir ağacı sığdıramadılar. Kime ne zararı vardı? Neden kestiniz?’’ diyerek. Hepimize yeniden direnme gücü verdi. Doğanın ve bizim haklarımız olduğunu, hesap sorulması gerektiğini gösterdi bir kez daha hepimize. Umutlandırdı bizi birçok isyanı içinde barındırarak ağacının acısını omuzlayan, ağacını sarıp sarmalayan, taşıyan, yaşamına, emeğine sahip çıkan kadın, Melahat Peker.

Kadınların yaşamın yeniden inşa edilmesiyle ilgili her türlü mücadelede olduğu gibi doğanın talanına karşı mücadelede de ön saflarda oluşu tesadüf değil çünkü yaşadıklarımız en çok kadınların yaşamını altüst ediyor, çünkü bir ağacın kesilmesiyle emekçilerin ezilmesi arasında, bir derenin satılmasıyla bir hayvanın katledilmesi, etinin, sütünün satılması arasında, avcılıkla erkeklik arasında doğrudan bir bağlantı var. Hayvanların acılar içinde sürekli üremesini sağlayarak satış kârlılığını artıran erkek egemen kapitalist sistemle kürtajı yasaklayan, kadınlara en az üç çocuk doğuracaksınız diyen, kadınların dönemin ihtiyacına göre gerekirse üremesini engelleyen zihniyet arasında oldukça yakın bir ilişki var. Kadınların canlı cansız tüm varlıklarıyla doğanın talanına karşı duruşları bedenlerine, emeklerine, yaşamlarına da sahip çıkmaları demek. ‘’Mesele üç beş ağaç meselesi değil’’ yani.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here