Öfke, aslında çok tehlikeli bir şey ve ellerinde güç olan büyük adamlar insanların öfkeleriyle oynuyor”


Masalsı bir film İz, bir başka tür fabl, hem şahane (hem rahatsız edici) görüntüleriyle hem sonuyla belki, ama bugün dünyanın birçok farklı bağlamından ortak bir gerçeklik anlatıyor. Bir öfke anlatıyor; bir kadının, toplumun, yerinden kımıldatamadığı, kötücül güç unsurları tarafından üretilen öfkesini. Kadına sonuçta ne olduğu, filmi izleyenlere kalsın.

1990 yapımı Europa Europa’nın yönetmeni Polonyalı Agnieszka Holland’ın son filmi İz, kilise, ekoloji, erkek egemenliği ve devlet konularını merkeze alan, bugünün Polonya toplumuna dair bir hikaye. Holland, siyasi bir film çekmek için yola çıkmadıklarını ancak sonuçta kendilerini kadın hakları ve doğaya saldıran, erkek-otoriter bir yaklaşımı yani daha geniş bir gerçekliği anlatırken bulduklarını söylüyor.[i] Ana karakter Duszejko, film boyunca, kasabadaki bir grup erkeğin kadınlarla ilişkilerine, hayvanlara gösterdikleri şiddete, polisin kayıtsız kalmasına, kilisenin de bir biçimde bu durumu onaylamasına kafa tutuyor.

Emekli mühendis Duszejko, Çek sınırındaki bir Polonya dağ kasabasında yaşayan, astrolojiyle ilgilenen, boş zamanlarında çocuklara İngilizce dersi veren bir kadın. İki köpeği kayboluyor ve bundan kimlerin sorumlu olduğunu araştırmaya başlıyor. Filmin ismi, avlanmış ya da vahşi bir hayvanın izi manasına geliyor. Ardından kasabada avcılar bir bir ölü bulunuyor. Holland’a göre, bundan sonrası “kara komedi öğeleri barındıran bir anarşist, feminist suç öyküsü”. Duszejko, polise defalarca şikayet ediyor, ava gidip erkeklere çatıyor, etrafına söz geçirmeye çalışıyor, pederle tartışıyor ama nafile; kasaba Duszejko’yu tanımıyor. Önce sessiz destekçileri, sonra birlikte hareket ettikleri ise bir yan komşu, bir IT’ci, bir kaçmaya çalışan kadın ve bir böcek araştırmacısı oluyor.

Polonya’da gösterildiği 24 Şubat’ta Polonyalı gazeteciler vakit kaybetmeden filmi “düşman” olarak nitelendirmişler. Bir gazeteci filmi “Anti-Hristiyan ve eko-terörizmi teşvik ediyor” diye tanımlamış. Holland ve senaryoyu birlikte yazdığı Olga Tokarczuk, komünist dönemin hain anlamına gelen terimi, “targowiczanin” ile etiketlenmişler.

Polonya’da iktidardaki Hukuk ve Adalet Partisi, geçen sene kürtajı tamamen engelleme girişiminde bulunmuş ve kadınlar sokağa dökülmüştü. Muhafazakar ve popülist bir çizgiye sahip olan iktidar partisi, Avrupa’nın en kıymetli ormanlarını korumaya yönelik yasaları da esnetti. Bir süredir Polonya, Macaristan ve Türkiye, otoriter ve muhafazakar yönetimleriyle en çok benzetilen üç ülke olma şanını ellerinde tutuyorlar.

Polonya’nın bir dağ kasabasında av üzerinden güç ilişkilerini anlatan yönetmen şöyle diyor: “Av, önemli siyasi kararların alındığı alanlardan biri. Bir tür erkekler kulübü denebilir. Filmin araştırması için birçok kez ava gittim ve belki en fazla bir kadına rast geldim. Erkekler bir arada ve özgürce konuşuyorlar, Donald Trump’ın ahbaplarıyla yaptığı gibi. Canlıları öldürerek doğrudan güç uygulayabiliyorlar. Oğullarını da birlikte götürüyorlar ki bayrağı devrettiklerinden de emin olsunlar”. Filmin baş karakteri Duszejko, kaçak avlanma ve şiddet şikayetiyle yasayı ve sorumlu kurumları zorluyor, erkeklerle karşı karşıya geliyor ve en basitinden deli muamelesi görüyor. Hayvanlara takmış, yalnız, yaşlı, “uçmuş” bir kadın. İzleyicinin de bu noktaya savrulmasına belki ramak kalıyor ki senaryo uzadıkça konular (kilise, devlet, av, para, erkekler) iç içe geçiyor, “delilik” gerekçelerini buluyor. Ramak kalıyor çünkü bir itirazın karşılık bulmadığı ve farklı güç biçimleriyle bastırıldığı bir durumda, rasyonel olanın, deli bir karşı çıkışa yerini bırakmasına kolay kolay razı gelemiyoruz. “Aa canım bu da fazla oldu şimdi” deyiveriyoruz. Ne de olsa, şiddet, usulsüzlük, tanınmama, güçlü olan karşısında dahi, eğer susmuyorsak ve çözüm istiyorsak, hep akılcı olanı bulmaya ve yapmaya, aklı selimi yitirmemeye mecburuz; ölçü en mühim şey.

Filmin baş karakteri, yönetmene göre kendi kırgın neslinin kadınlarını yansıtıyor: “Bu kadınlar rasyoneller, mühendisler, bilimle uğraşmışlar ve yozlaşmış -İsa’yla pek alakası kalmamış- resmi dini reddetmişler. Ama bir zaman gelmiş ki astroloji, yoga veya zen gibi bir bağlanma aracı, ihtiyacı da hissetmişler. Bu 55 yaş üstü kuşak, komünizm sonrası önü açılan gelişme ve özgürlüğe inanmış ve hayatlarını kendi kontrolleri altına alabileceklerini düşünmüş kadınlar ancak şimdi umutlarını yitirmiş haldeler.” Polonya’daki kürtaj eylemlerine bu kuşak kadınların da katıldığını söyleyen Holland, “Kızlarının ve oğullarının özgürlüğünü savunmaları gerektiğini düşünüyorlardı” diyor. Duszejko için de, benzer biçimde, “Sadece kendi ailesini değil ama sessiz geniş dünyayı düşünüyor” diyor. Duszejko’yu, Agnieszka Madat çok iyi oynuyor.

Polonyalı feminist aktivist Sylwia Chutnik, bu sene 8 Mart Dünya Kadınlar Günü konuşmasında “Zaman Duszejko’ların zamanı” diye açıklamış. “Sokaklara çıkarak, cesur, kendi kaderlerimizi tayin etme yolunda”.

Film, bazılarınca dağınık senaryosu ve odaksız olmasıyla eleştirilmiş. Bana kalırsa, senaryonun Duszejko’yu “kendi çözümü”ne götürdüğü an, filmin anlamını da belirliyor. Holland filmi “Öfke hakkında bir masal gibi” diye tanımlıyor. “Öfke, aslında çok tehlikeli bir şey ve ellerinde güç olan büyük adamlar insanların öfkeleriyle oynuyor. Öfke ateş gibidir. Sizi sıcak tutar, yemeğinizi pişirmenizi de sağlar ama aynı ateş, evinizi kül edebilir”.

Filmin fragmanı şöyle:

[i] Yazıda geçen Agniezska Holland’a ait tüm sözler bu yazıdan alındı.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here