Eski bir iş arkadaşımın tavırlarından deliye dönüp cinsel taciz davasıyla uğraşmamak için karşıma alıp konuştuğumda, bana asılmasına engel olacak tek şeyin hayatımda başka bir erkeğin varlığı olduğunu fark ettim. “Hayır”ı bir cevap olarak kabul etmiyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Birkaç hafta önce Hale Sargın’ın Güney Amerika günlüklerinde paylaştığı bir gönderi, uzun zamandır üzerine yazmak istediğim bir konuyu zihnimde tetikledi.

Neresinden tutsanız geçmiş zaman ve gündelik can acımızı hatırlatan bir ifşa. Erkeklik ile bir dünyayı paylaşmanın zorluğunun her bir saniyesini, kişisel tarihimizdeki her yarayı sızlatan bir yazı. Hangi kadına sorsanız binlerce hikaye duyabileceğiniz bir konu.

“Asılmak”(*) denen olgu seri şekilde buna maruz kalınca insanı canından bezdiren, karakterden tutuma, kıyafetten kahkahaya her yönünü zorla şekillendiren sinsi bir düşmana dönüşüyor. Ondan sonra sıralanıyor düşünceler: Beden dilimi nasıl kontrol etmeliyim? Kendinize dışarıdan bakmaya başlıyorsunuz ve bu hal, devlet ya da şirketlerin sizi gözetlemesinden bile daha tehlikeli. Çünkü otosansürle birlikte iktidarın en sinsi silahı içimize, o distopyalarda bile teslim olmayan özelimize yerleşmiştir: Artık insanların size davranışlarını yönetmek zorunda hissediyorsunuzdur ve bunu, kendi bedeninizi disipline ederek yaparsınız. Fiziksel mesafeyi korumak, mümkün olduğu kadar az göz temasında bulunmak, omuzları dikleştirmek; her kadının savunma ve savuşturma taktikleri mekana ve zamana göre değişiyor kuşkusuz.

Hale’nin sözünü ettiği “kadınsı” hareketlerden kaçınma ya da “erkeksi”lik ise gezgin kadınların ya da sosyal yaşamın herhangi bir alanında varlık gösteren kadınların -maalesef- edinmek zorunda olduğu bir zırhtır. Hem sizi korur hem de sözünüzü dinletir. Erkeklerin gariplikleriyle uğraşıp vakit kaybetmek zorunda kalmazsınız. Daha somut bir örnek verecek olursak;

Margaret Thatcher gibilerini patriyarkayı içselleştirmiş kadınlar olarak tanımlayabiliriz. Yürüttüğü politikaların savunulacak tek bir yanı olmamakla birlikte “Demir Leydi” filminde, kendi döneminde bir kadın olarak politikaya soyunmanın bedellerini nasıl ödediğinin tek tek ortaya serildiğini görürüz. Parlamentodaki erkek politikacılar kıyafetinden saçına, konuşmasından tutumuna her şeyiyle uğraşıp şekillendirirler. Erkek bir politikacıya asla sergilenmeyecek baskılara Thatcher maruz kalır. Bu dünyada “güçlü” diye nitelenen, yani ekonomik özgürlüğü olan, boşanan, tek başına çocuk bakan; medya, bankacılık, endüstriyel üretim vb. erkek egemen birçok sektörde var olmayı başarabilen kadınlar olmak, ne kadar acı ki biraz “erkekleşme”yi beraberinde getirir. Çünkü erkeklerin aksine, o dünyalarda sözümüzü dinletebilmek için yüksek topuklu giyerken -beklenti budur: hem makyajı tam hem de işi mükemmel olmalıdır çalışan bir kadının- aynı zamanda ses tonumuzu da kalınlaştırırız. Ses tonu, masaya yumruğu vurmakla eşdeğerdir. Toplantı masalarında bedenimizin ağırlığını öne doğru verirken bakışlarımız keskinleşir, kaşlarımız çatılır ve buyurgan bir ses tonuyla konuşuruz. Yani basbayağı fiziksel evrim geçirmek zorunda kalırız.

İşinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın bu sıraladıklarım sizi sözü dinlenen biri yapmaz üstelik. Sadece erkeklerle eşit seviyeye getirir. O da bir toplantılık. Çünkü erkekler “karı-kız götürme” ya da maç muhabbeti üzerinden sizi dışlayıp o gizli erkek dayanışmasını kuracak bir yol illaki bulurlar. Amaçları “masum”dur: Sizi dışlamak değil, böylesine kadınlarla kendi erkekliklerinin tehdit edilmediği, güvende hissettikleri alanlar isterler.

İşte bu sözümona flörtözlük de onların iktidarlarının meşrulaşabildiği son cephelerden biridir. İnsana saygı duymakla kadına saygı duymanın aynı şey olduğunu bilmezler, bilmek istemezler. Beden dilinden ses tonuna, “hayır” diye bağıran bir kadın onlar için “hayır diyen bir insan” değil, erkekliklerini tehdit eden aşağı bir yaratıktan ibarettir. Bu yüzden saygıyı hak etmez. İşin kötüsü, “asılmak” diyerek masumlaştırdıkları tutum o kadar spontane, anlık bir durumdur ki karşıdakine “Ne yaptığını görüyorum ve bunu kesmeni istiyorum” diyemezsiniz çoğunlukla. “O senin hüsnü kuruntun” deyip olayı çirkinleştirme olasılıkları çok yüksektir çünkü. Oysa yirmisini geçmiş hemen her kadın kimin, nerede, nasıl asıldığını bilecek kadar deneyim kazanmıştır hayatta. Nasıl ki toplum baskısı yüzünden küçücük yaşlardan itibaren tatlı yalanlar söyleyerek ailemizden komşulara herkesi idare edecek, kendimize nefes alanı yaratacak beceriyi kazanmak zorunda kalıyorsak, girdiğimiz hemen her ortamda da erkeklerin bir bakışından niyetlerini okuyabiliyoruz. Evet, ürkütücü! Ama haberi olmayanlar varsa bilsinler ki erkek aklında dönen tilkilerin hepsini bir MR cihazı kadar detaylı okuyabiliyoruz.

Birçok erkek, hemcinslerinin arsızlığından haberdardır üstelik. İş söz üretmeye geldi mi mangalda kül bırakmayacak kadar eleştireldirler. Hemcinslerini “kadınları yatağa atmak için her tür hokkabazlığı yapar” diye yerin dibine sokan adamlar, ilk fırsatta aynı tavrı sergilemekte beis görmezler… ya da komple görmezler. Erkeklik insanı kör eden bir ayrıcalıktır çünkü. İşin en trajik ve içinde komediler barındıran yanı budur: Asla komik değildir. Sadece katlanabilmek için güleriz!

Kim bilir kaç kere arkadaş meclisi deyip tüm yalınlığımla, tek başıma odamdayken nasılsam o anda insanlarla birlikteyken de öyle olduğum için bu asılmalara maruz kaldım. Aslında söylemeye gerek yok ama otosansürcü yanım beni rahat bırakmıyor: Hayır, bu dehşete sürekli maruz kalmanın günümüz estetik anlayışına göre “güzel kadın” olmanızla bir ilgisi yok. Biyolojik kadın gibi görünmeniz yeterli!

Eski bir iş arkadaşımın tavırlarından deliye dönüp cinsel taciz davasıyla uğraşmamak için karşıma alıp konuştum ve bana asılmayı, beni bir yerlere davet etmeyi kesmesini söyledim. Konuşmada dakikalarca beni dikkate almadıktan sonra hayatımda biri olduğu yalanını duyunca, “Baştan söylesene, bilsem hiç kalkışmazdım. Ablanla tatile gittiğini duyunca yalnızsın diye düşünmüştüm,” cevabını verip beni dehşete düşürdü. Kiminle tatile gittiğimi takip etmesinin ürkütücülüğü bir yana, benden defalarca aldığı “hayır” cevabına değil de hayatımda biri olmasına saygı duyuyordu. Yani bana asılmasına engel olacak tek şey başka bir erkeğin varlığıydı. Bu mantığı deşifre edecek olursak, bir erkek, hayatında kimse olmayan herhangi bir kadına asılabilirdi. Bu, onun hakkıydı ve “hayır” bir cevap değildi. İşyeri gibi bu tip konuların tabu olduğu bir alanda, bir insan tarafından köşeye çekilip haddinin bildirilmesi bile onu birazcık olsun utandırmamıştı. Karşıdakinin gözünde ne kadar aşağılık bir yaratık olduğunu algılayamayacak kadar erkeklik kibriyle kör etmişti kendini.

İnsanın aklı almıyor. Bir sürü güzel işler üreten bu adamların kendileriyle, ikiyüzlülükleriyle nasıl yaşayabildiklerini insanın aklı almıyor! Ürettikleri eserlerdeki etik sorunların öznesi olabilen kadınlar gerçek hayatta nesne olmaktan bir türlü kurtulamıyor. Edebiyatın, müziğin, beyaz yakalılığın sözümona en iyisini yapan bu adamlar, hiçbir şekilde kendileriyle ilgilenmeyen, sadece içten ve rahat olmak isteyen kadınlarla saatlerce arkadaşça sohbet ettikten sonra bir anda o talepkar, fırsatçı “erkek canavarı”na dönüşüveriyor. Bu canavarla savaşma tekniklerimiz, Hale’nin sınırlı alanda sıralayabildiklerinden çok daha uzun bir liste. İçinde doğaçlamayı da barındırıyor üstelik. Demem o ki, savunmasız değiliz. Dünyayı başınıza yıkacak kadar güçlüyüz üstelik. Ortamlarda sizi ifşa etmiyorsak, rezil etmiyorsak en çok kendi huzurumuzu kaçırmamak içindir. O öfkeyi biriktirip başka alanlarda -feminist mücadelede mesela- itici ve yaratıcı güç olarak kullanıyoruz. Ama bilin ki suskunluğumuz geçici “asil”liğimizdendir ve elimizi belimize koyup en cırt sesimizle sizi dövmekten beter edecek lafları sıralamamız bir kıvılcıma bakar.

Evet, sana söylüyorum, bir kitap istedim diye, bir kahve içtik diye, iki güzel sohbet ettik diye, neşeli bir gecede dans ettik diye, birlikte şarkı söyledik diye, yazısını beğendiğimi ifade ettim diye, iki espri yaptım diye, yanında içten bir kahkaha attım diye, mini etek giydim diye, birlikte iki bira içtim diye, terk edilince omzunda ağladım diye, hadi sohbet edelim, özledim dedim diye, keyifli bir rakı sofrasında içimi açtım diye bana asılma hakkını kendinde gören hadsiz adam! Koca bir ülkeyi ve hatta gezegeni bize zindan ediyorsunuz. Mücadele ediyoruz ama yoruluyoruz da. Bazen kaçmak istiyoruz, henüz başka bir gezegende erkekliksiz bir yaşam kurulmadığından sığınacak delik bulamıyoruz. Evet, bize sığınacak delik aratacak kadar mide bulandırıcısınız. Erkeklik din, dil, ırk, sınır tanımıyor çünkü. Üstelik tarihte yapılmış en güzel şarkıyı besteleseniz, en kült romanı kaleme alsanız, dünyayı baştan yaratsanız da bu ikiyüzlü pespaye tavırlarınızı gördükten sonra size saygımız kalmıyor. Dünya hâlâ Woody Allen’ı alkışlıyor, Harvey Weinstein’ı hapsetmiyor olabilir ama erkekliğinizi önünüze koyup düşünmeniz gereken günler geldi de geçiyor. Hiçbir şey üzerinizde etkili olmuyorsa, siz her arsızlaştığınızda, her asıldığınızda karşıdaki kadının hamlelerinizi hücrelerine kadar analiz edebildiğini ve sizden tiksinmesine rağmen sırf kendi keyfini kaçırmamak için zaman zaman sustuğunu biliniz. Belki bu ifşa sizi biraz olsun utandırır.

(*) “Asılmak” kelimesi farklı sözlüklerde farklı şekillerde tanımlanmakla birlikte, bu yazıda TDK tanımı ile kullanılmıştır.

  • Asılmak: Karşı cinsin ilgisini çekmek için rahatsız edici davranışlarda bulunmak. (TDK Sözlüğü)
  • Asılmak: Yakın arkadaşlık kurmak için sözle, davranışla isteğini belli etmek, tavlamaya çalışmak. (Ali Püsküllüoğlu Sözlüğü)

Özlem G. tenebrarumia@gmail.com

1 Yorum

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.