Beden olumlama hareketi kadınlardan ne istedi? Kilo vermek neden ihanete benzer bir şey haline geldi? İştahı kapatan bir iğne piyasaya çıktığında kadınlar neden rahatladı?

Masada altı kişiyiz ve biri aylardır görmediğimiz bir arkadaş, içeri girdiği andan itibaren herkesin aynı şeyi gördüğü ama kimsenin bunu ona sormadığı türden bir arkadaş. Yemek gelene kadar konu kendiliğinden oraya varıyor, arkadaşımız gülümseyerek spordan ve düzenli beslenmeden bahsederken masadaki üç kadın anlayışla başlarını sallıyor, biri “çok disiplinlisin” diyor. Herkesin bildiği ama kimsenin dile getirmediği bir bilgi masanın üstünde asılı duruyor, ta ki yemekten sonra tuvalette, elimizi yıkarken, aynı kadınlardan biri bana dönüp fiyatını sorana kadar.
Bu bir yalan değil, bir cephe, üstelik yalnız başına kurulan bir cephe de değil. Gül Özyeğin’in tarif ettiği türden bir düzen işliyor burada, yasak arzu yerine getirilirken kolektif kurgu bozulmadan duruyor, cepheyi de masadaki herkes birlikte tutuyor. O yüzden arkadaşımızı yalancı diye değil, bir semptom diye okumak gerekiyor. Semptomu okumak için de önce hangi hastalığın adını koyduğumuza bakmak lazım.
Sahne masayla da sınırlı değil, çünkü sosyal medyayı açtığımızda aynı manzara orada da karşımıza çıkıyor, köprücük kemikleri, oyulmuş şakaklar, kürek kemikleri, “girl dinner” tabakları ve bukkal yağı alınmış yüzler arka arkaya akıyor. Wicked’ın iki yıldızı aynı anda küçüldü ve internet haftalardır onların bedenini konuşuyor. İkisinden biri buna verdiği cevapta on altısından beri bir deney kabında yaşadığını, her düzelttiği şeyin kısa süre sonra başka bir sebeple yine yanlış bulunduğunu söylemişti, ki bu bütün meselenin sessiz bir özeti gibi duruyor. Podyumlar da kararını çoktan vermiş durumda, çünkü Vogue Business’ın verisine göre bu yılki ilkbahar-yaz defilelerinde mankenlerin yüzde doksan yedisi çok küçük bedenlerdeydi ve artı-beden yüzde biri bile bulmadı. Otuz yıldır sektörde olan bir defile editörü mankenlerin üstlerinde kıyafetlerin duracak yer bırakmayacak kadar zayıf olduklarını anlatıyor; aynı editör karanlık bir defiledeki mankenleri kollarında numara taşıyabilecek kadınlara benzetiyor. Meryl Streep de son defilelerdeki incelikten dehşete düştüğünü söylerken, Anne Hathaway yeni filmlerinin defile sahnelerinde mankenlerin iskelet gibi görünmemesi için yapımcılardan söz almış. Kırmızı halıda artık beslenme yetersizliğinin işaretleri güzellik diye dolaşırken, TikTok bir ara SkinnyTok etiketini yasakladı ama içerik bunu hiç takmadan akmaya devam etti. Birileri bütün buna “Ozempic chic” diyor, doksanların heroin chic’inin bu mevsimdeki adı.
Bu manzaranın ortasında dolaşan bir cümle var: “beden olumlama tutmadı”. Tutmadı, doğru, ama yanlış olan neden tutmadığına dair anlattığımız hikaye, çünkü kadınların aslında hep zayıf olmak istediğini ve ilk fırsatta maskeyi düşürdüğünü söylüyoruz. Bu hikaye kadınları bir kez daha yalancı çıkarıyor, ki zaten yapılan işin adı da bu.
Benim iddiam başka. Beden olumlama tutmadı, çünkü kadınlardan bir hak talep etmelerini değil, bir duyguyu doğru hissetmelerini istedi. Bir talep dışarıya bakar, bir muhatabı vardır, karşılanmadığında birine hesap sorulur. Oysa bir duygu içeriye bakar, muhatabı yoktur, karşılanmadığında yalnızca sen başarısız olursun. Hareket kadınlara bir hak vermek yerine bir ev ödevi verdi. Ben de buna duygu ödevi diyorum.
Arlie Russell Hochschild kırk yıl önce buna benzer bir şeyi duygu kuralları diye adlandırmıştı, yani ne hissetmemiz gerektiğini, ne yoğunlukta ve ne kadar süre hissetmemiz gerektiğini belirleyen normlar. Havayolunda çalışan kadınlardan gülümsemenin ötesinde, gerçekten neşeli olmaları isteniyordu çünkü yüzeysel oyunculuk yetmiyor, derin oyunculuk gerekiyordu. Beden olumlama da bunun beden üstünde oynanan hali. Sana kilonu değil, kilon hakkındaki hislerini değiştirmeni söylüyor. Aynaya bakacak, iç sesini yakalayacak, terbiye edecek, minnettar olacak, kutlayacaksın, üstelik bu iş hiç bitmeyecek, çünkü hiçbir duygunun tamamlanma anı yoktur. Görünmez de kalır, çünkü ortada gösterilecek bir ürün yoktur, dolayısıyla kadınlara verilen şey tanımı gereği ödenmeyen, bitmeyen ve kimsenin görmediği bir mesaidir.
Kendini sev.
Hareketin hep böyle olmadığını hatırlamak gerekiyor, çünkü kuruluş belgeleri ortada. Altmışların sonunda NAAFA, birkaç yıl sonra Los Angeles’ta Fat Underground kurulduğunda talep listesi tamamen maddiydi. İşe alımdaki ayrımcılık, doktorun tartıya bakıp hastayı dinlememesi, mağazada farklı bedende kıyafetlerin bulunmaması, uçak koltuğunun darlığı. Manifestoların öfkesi kadının kendi iç sesine değil, ticari ve cinsiyetçi çıkarlaraydı. Kimse kimseye kendini sevmesini söylemiyor, herkes birilerinden somut bir şey istiyordu.
Doksanların ortasında terimin kendisi el değiştirdi. 1996’da iki kadın The Body Positive adlı bir kuruluş kurdu. Biri yeme bozukluklarıyla çalışan bir terapistti, amaçları kötü beden algısının verdiği zararı azaltmaktı, niyetleri de iyiydi. O gün “beden olumlama” bir hak dilinden bir sağlık diline geçti. 2004’te Dove’un “gerçek güzellik” kampanyası aynı kelimeyi devraldı ve kelime bir sabun markasının malı oldu, ki bir sabun markası senden hiçbir zaman bir şey istemez, sana bir şey satar. Feminizmin sözlüğü vitrine çıkarken mizojini el altından işlemeye devam etti.

Talep bir kez duyguya çevrildiğinde mekanizma da basitleşiyor, çünkü talep karşılanmadığında suçlu kurumken, duygu doğru hissedilmediğinde suçlu doğrudan kadın oluyor.
Hélène Cixous çok önce kadınlara ayrılmış suçların bir listesini çıkarmıştı. Arzu duyduğu için suçlu, duymadığı için de suçlu, soğuk olduğu için suçlu, fazla ateşli olduğu için suçlu, fazla anne olduğu için suçlu, yeterince anne olmadığı için suçlu. Bu yapının en zarif tarafı çıkışının olmaması, ki bu da bir kaza değil, tasarım aslında.
Beden olumlama bu yapıyı yıkmadı, onun yerine üstüne bir kat daha ekledi. Zayıf olmadığın için zaten suçluydun, şimdi zayıf olmak istediğin için de suçlusun, çünkü kilo veren kadın hesap vermek zorunda kalıyor, hareketin bayrağını taşıdığı sanılan bedenler kilo verince ihanetle suçlanıyor. Bunun en açık kanıtı geçen yılki bir iç çamaşırı defilesiydi, çünkü sahne bu kez gerçekten çeşitliydi, hamile bir manken açılış yaptı, artı-beden mankenler yürüdü, kimse kimseyi gizlemedi. Yine de sosyal medyadaki aç kalma şakaları ince mankenlerin altına yağdı, artı-beden mankenlerin altına ise neredeyse hiçbir şey düşmedi. Temsil oradaydı, özlem yerinden kıpırdamadı, çünkü beden olumlama farklı ölçüyü sahneye koyabilse de ideal hiçbir zaman ölçüyle ilgili olmamıştı.
Sara Ahmed’in neşe kaçıran (veya oyunbozan) figürü tam da buraya oturuyor, çünkü bir sorunu adlandıran kişi zamanla sorunun kendisi haline geliyor. Zayıflık baskısından şikayet eden kadın, artık baskıyı adlandıran kadın olmaktan çıkıp kendini sevmeyi beceremeyen kadın oluyor. Baskı ortadan kalkmadı, yalnızca ondan bahsetmenin dili elimizden alındı. Güzellik ve incelik, kadından beklenen bir bedel olmaya devam ediyor. Bu bedeli ödemeyeni ya da ona itiraz edeni hizaya sokan bir kolluk kuvveti de hep yerli yerinde. Beden olumlama bu beklentiyi hafifletmedi, talebe hiç dokunmadı, yaptığı tek şey talebe itiraz eden sesi kısmak oldu. Talebi yerinde tutup itirazı susturmak da, o kolluk kuvveti açısından bakıldığında hiç fena olmayan, hatta işine gelen bir sonuç.
Kendini sev, hâlâ.
İğne bu manzaraya işte böyle bir anda girdi. Neden bu kadar hızlı kabul gördüğünü anlamak için kadınların “akılsızlığına” dair hiçbir varsayıma gerek yok. Deniz Kandiyoti’nin ataerkil pazarlık dediği şeyi hatırlamak yeter, çünkü kadının savunma stratejileri içinde bulunduğu sistemin mantığıyla biçimlenir ve dışarıdan uzlaşma gibi görünen şey içeriden bakıldığında gayet rasyonel bir hamleye dönüşür. İğnenin kadına sunduğu da bir kuraldı. Yıllardır kilosundan sorumlu tutulan, azmi ölçülen, tabağı denetlenen, “biraz kendine dikkat etsen” veya “aslında yüzün güzel” cümlesini duyan kadın, birdenbire iradesiyle sınanan biri olmaktan çıkıp tedavi gören biri oluyor. Aynı zamanda ahlaki yük tıbbileşiyor, tıbbileşen her yük de biraz hafifliyor. Kadınların iğneye koşması bir zaaf değil, kırk yıldır sırtlarına yüklenen bir ödevden çıkış yolu.
İşin değişik bir tarafı olarak, reklamların aynı anda bunun tam tersini söylemesi, çünkü iştah kapatan ilaçların reklamı artık her yerde, olimpiyatlarda bile boy gösteriyor ve verdikleri mesaj tek bir satıra sığıyor. Zayıflamak bu kadar kolayken hâlâ kiloluysan bu senin tercihin, senin suçun.
Nefret ettiğim yer de tam burada başlıyor, çünkü çıkış diye sunulan kapı yeni bir odaya açılıyor. Susan Bordo’nun çoktan gösterdiği gibi, çağdaş idealin düşmanı hiçbir zaman kilonun kendisi olmadı. Düşman şişkinlikti, gevşeklikti, taşan her şeydi, ideal beden ise sıkı, kapalı ve denetim altındaki bedendi. Zayıflıkla kaslılık aynı anda ideal olabiliyordu, çünkü ikisi de aynı düşmana, yani iştaha karşı birleşmişti. Hacim aslında serbestti, yeter ki yönetilsin. İdealin mesele ettiği hiçbir zaman ölçü değil, aslında o ölçüyü mümkün kılan denetim oldu.
Beden olumlama ölçüyle kavga etti, farklı ölçüleri kutladı, kampanyalara soktu, ne var ki idealin gücü hiç orada değildi. Federici’nin hatırlattığı gibi kapitalizm bedeni ilk iş makinesi olarak kurmuş, iştahını yönetemeyen kadını da tarih boyunca kendini yönetemeyen kadın saymıştı. Bugün aynı fikrin en cilalı hali dolaşımda, çünkü temiz beslenen, iltihap karşıtı, parayla ya da zamanla pahalıya mal olan ince beden artık bir kanıt sayılıyor, disiplinin, servetin, hatta karakterin kanıtı. Kısacası bir özgeçmiş.
İştahı kapatan bir ilaç, bu idealin kusursuz nesnesi. Çünkü yalnızca bedeni küçültmüyor, isteğin kendisini yönetilebilir bir şeye çeviriyor. En açık örneği de tuhaf bir alışkanlıkta beliriyor: gurme parfüm satışları patlamış ve iğneye başlayanlar tatlıyı yemek yerine kokluyor, kokladıkları için de suçluluk duymuyorlar. Bordo’nun kırk yıl önce tarif ettiği ideal, sonunda farmakolojik olarak tamamlandı. Bu yüzden beden olumlamanın iğne karşısında söyleyecek sözü kalmadı, çünkü baştan yanlış hedefe nişan almıştı ve hedef yer değiştirince elinde yalnızca bir duygu ödevi kaldı, o da hiçbir şeyi durdurmuyor.
Sırada sınıf var, çünkü bu tartışmanın Türkiye’deki hali sınıfsız anlatılamaz. Bu ilaçlar burada obezite tedavisinde geri ödeme kapsamında değil. Yani bedeli baştan sona hastanın cebinden çıkıyor, bir kutu on binle on üç bin lira arasında, yani net asgari ücretin üçte biriyle yarısı arasında bir yerde duruyor. Tedavi aylarca sürdüğü için yıllık maliyet yüz binlerce liraya çıkıyor, dolayısıyla zayıflık ödenebilir bir şeye dönüşüyor ve ödenebilir hale gelen her şey gibi, ödeyemeyenin bedeninde bir işaret bırakıyor. Kadın artık yalnızca kilolu değil, kilosunu çözememiş kadın olarak anılıyor, ihmal de ahlaki bir kategori olmaktan çıkıp çok daha acımasız bir ekonomik kategoriye dönüşüyor.
Aksu Bora’nın gösterdiği gibi sınıf farkı kadınlar arasında gündelik olarak, elden ele üretilir. Bugün o üretim temizlik ilişkisinin yanına bir de beden ilişkisini ekliyor, çünkü cephe kurmak da para ister, masada spordan rahatça bahsedebilmek için önce eczaneye gidebilmiş olmak gerekir.
Buraya kadar okuyan biri, benim kadınlara iğne yaptırmamalarını söylediğimi sanabilir, oysa ne öyle söylüyorum ne de söyleyenlerden yanayım. En güçlü karşı argümanı olduğu gibi yazayım. Obezite bir hastalık olarak görülür ve on yıllardır bu hastalığın tedavisi diye insanlara, en çok da kadınlara irade dersi verildi, oysa bu ilaçlar milyonlarca insanın gündelik hayatını gerçekten değiştiriyor. Kilolu bir kadına “iğneyi yaptırma, sistemi eleştir” demek, sistemi eleştirmenin bedelini yine ona ödetmek olur, feminizmin de bu konuda hiç parlak olmayan bir sicili var. Kimsenin bedeni bir tartışmanın kanıtı olmak zorunda değil. Argüman doğru, yalnızca benim söylediğimi çürütmüyor, çünkü bir şeyin bireysel olarak kurtarıcı olması, o şeyin kültürel olarak ne yaptığını sormayı gereksiz kılmaz.
Ben de iğneye ve fiyatına baktım. Duygu ödevini en çok içselleştirenlerden biri de benim, çünkü yıllarca kendimi sevmeyi becerememenin utancını, beni bunu becermeye zorlayan şeyin utancından daha ağır taşıdım. Lauren Berlant buna zalim iyimserlik derdi, yani seni yıprattığı halde bir vaade bağlı kalmana, çünkü o bağı koparmak umut etme kapasiteni de koparmak anlamına gelir. On yıl boyunca kendimizi sevmeye çalıştık, vaat aşındı, aşınan yere de bir kalem kondu, hap formu da yolda.
Peki ne isteyeceğiz o zaman?
Kadınlardan alınan ödevin geri verilmesini isteyeceğiz, çünkü beden olumlamanın kaybettiği yer kadının içiyken, kazanabileceği yer hep kadının dışıydı. Doktorun kilonun ardındaki şikayeti dinlemesi bir talep, işverenin görünüşe bakarak değerlendirme yapmaması bir talep, mağazanın kampanyada gösterdiği bedeni aynı fiyata rafta bulundurması bir talep. Buna raf testi diyelim, çünkü gerçek talebi duygu ödevinden ayıran terazi tam da bu, kutladığın bedeni rafta aynı fiyata tutuyor musun, tutmuyor musun. Bu taleplerin hiçbiri kadından bir his beklemez, hepsi birinden somut bir iş bekler.
Bunun yanında, kimsenin kendi bedeni hakkında olumlu hissetmek zorunda olmadığını da söylemek gerekiyor. Bedenimi sevmek zorunda değilim, bedenim hakkında hiçbir şey hissetmek zorunda değilim, çünkü beden bir proje değil, içinde var olma hakkını sonradan kazanman gereken bir yer de değil, sadece bir ev. Bu cümle, “kendini sev” cümlesinden çok daha fazla alan açıyor, çünkü kimseye ödev yüklemiyor.
Kendini sev.
Masaya dönüyorum. Arkadaşımız hâlâ spordan bahsediyor, kadınlar hâlâ başlarını sallıyor. O tuvaletteki soru hâlâ soruluyor, değişen tek şey artık ne isteyeceğimizi bilmememiz. Kırk yıl önce liste elimizdeydi, sonra listeyi bıraktık ve elimize bir ayna aldık. Aynayı kim verdiyse, faturayı bize kesti.
Bu yazı hiç kimsenin bedeni ya da tercihi hakkında bir hüküm değil. Yeme bozuklukları ruhsal hastalıklar içinde en yüksek ölüm oranlarından birine sahip, son yıllarda genç kızlarda vakalar artıyor. Yeme, kilo ya da beden algısıyla zorlanan biri varsa, bunu bir yazarla değil alanında yetkin biriyle konuşmak her zaman daha iyi bir fikir.
Kaynaklar
Susan Bordo, “Reading the Slender Body” (1990)
Arlie Russell Hochschild, The Managed Heart (1983)
Hélène Cixous, “The Laugh of the Medusa”, Signs, 1976 (Fransızca aslı 1975)
Sara Ahmed, Living a Feminist Life (2017)
Silvia Federici, Caliban and the Witch (2004)
Lauren Berlant, Cruel Optimism (2011)
Deniz Kandiyoti, Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar (Metis)
Gül Özyeğin, New Desires, New Selves (2015)
Aksu Bora, Kadınların Sınıfı
Sarah Banet-Weiser, Empowered: Popular Feminism and Popular Misogyny (2018)
Judy Freespirit ve Sara Aldebaran, “Fat Liberation Manifesto”, Fat Underground, Kasım 1973; Off Our Backs, Nisan 1979
Vogue Business, Size Inclusivity Report, İlkbahar-Yaz 2026
Eva Wiseman, “RIP The Body Positivity Movement”, The Observer, Ekim 2025
Shana Minei Spence, “Again, where did body positivity go?”, The Nutrition Tea, Ekim 2025
Sithara Ranasinghe, “Smelling like dessert in the age of skinny culture”, Aralık 2025
Rikki Schlott, “Hollywood’s new ultra-thin trend is contagious”, New York Post, Aralık 2025
Rebecca Morrison, “The Latest Version Of Celebrity Thinness Isn’t Just Annoying, It’s Dangerous”, HuffPost, Aralık 2025
Valerie Monroe, “Extreme Thinness Is the Opposite of Longevity”, Allure, Mayıs 2026
Joanie Pietracupa, “Skinny Culture Is Back With a Vengeance”, Elle Canada, Temmuz 2026
Emily Hemendinger söyleşisi, CU Anschutz, Ocak 2026








