Hep sendin bakım veren. Bağımlılığımız hoşuna giderdi. “Göbek bağı hiç kesilmemiş gibi.” Güçsüzlüğümüz seni ayakta tutardı. Şimdi senden daha güçlüyüm ve bana ihtiyacın var. Bu öfkelendiriyor seni.

Louise Bourgeois – Maman

28.03.2026
05:39

Gece 5’te kalktık. Elbette gece 5’te kalkacağız. Kaygıların çukuru o saatte. O saatte bahçemizi dağıttılar ve dallarımızı kırdılar. Tuvalete gideceksin. Sana yardım etmek istiyorum. Beni itiyorsun. Değnekler var. Sağ elini havaya kaldırarak yok olmamı istiyorsun.

28.03.2026
10:37

Değneklerin sesine uyanıyorum.
Geleyim mi.
Hayır.
Kapıyı açayım mı.
Hayır.
Üstünü örteyim mi.
Hayır.

Neye ihtiyacın olduğunu söylemelisin.

Hayır.

28.03.2026
10:39

“They say it is love. We say it is unwaged work!” [1]

28.03.2026
11.00

Seninle konuşuyorum.
Senin yüzünden, kimseden yardım isteyemediğimi anlatıyorum sana.

Anlar gibi bakıyorsun.

29.03.2026
00.15

Roland Barthes, annesinin ölümünün ardından tuttuğu Yas Günlüğü’nde[2] şöyle demişti:

“Evliliğin ilk gecesi. Peki ama yasın ilk gecesi?”

İnsanların düğün, evlilik, doğum günü gibi neşeli başlangıçlara tanıdığı ritüel ve zaman, ne ölüme ne de ölümün getirdiği sarsıcı yas sürecine tanınıyor. Yasın zamansızlığını ve derinliğini sorgulayan iyi bir soru. Ama ya insanın istemediği kadar zamanı varsa?

Evliliğin ilk gecesi.
Yasın ilk gecesi.
    Peki ama bakımın ilk gecesi?

30.03.2026
01:09

Haşlanmış yumurta, kemik suyu, sütten yapılan her şeyin iyi geleceğini söylediler. Alçıların zamanı kısalabilir. Ayrıca sen sokaklarda olmaya bayılırsın. Yatakta kalmak delirtir seni.

-bu sabah tadını beğenmedin diye geri ittin yemeği.

30.03.2026
02:30

“Ev içinde yapılan işlerin belirlenmiş mesai saatleri yoktur. Bu düzende, çalışmayla dinlenmeyi, iş zamanıyla boş zamanı, iş yapmakla sevgi paylaşmayı ayrıştırmak neredeyse olanaksızdır; tersine iç içedir bunlar. Böyle olunca da neyin emek harcama neyin sevgi ve şefkat gösterme, neyin çok sıklıkla şiddet tehdidi karşısında zorunluluktan yerine getirilen görevler, neyin gönülden yaşamı paylaşma olduğu görünmez.”[3]

Gönülden yaşamı paylaşma. Bunu nasıl yapacağız?

01.04.2026
14.00

En küçük kızına söyleme vakti. Onun Shakespeare soneleri ardındaki huzurunu yerle bir etme vakti. Sana bir şey söyleyeceğim ama korkma. Bir şey oldu. Araba çarptı ama iyi. Hemen arıyor ve seni görünce panikle ağlamaya başlıyor. Sen de ağlamaya başlıyorsun.

Midem bulanıyor ağlayabildiğiniz için.

01.04.2026
16.00

Bana hiç süt veremedin. Ben doğduğum gibi komaya girdin. Ebeyi suçlamama da izin vermedin. Ergenken kavga etmiştik bir gün, ben de bunu bildiğim için birkaç kilo Pınar Süt alıp önüne koymuştum. Amacım süt hakkı meselesi üzerinden canını yakmaktı. Çok tuhaf bakmıştın o gün. Öfkeli değil, kırgın değil, canın acımış gibi hiç değil. Bilmediğim bir şeyi bilen biri gibi bakmıştın sadece.

Bergman’ın Güz Sonatı filminde genç kız soruyordu annesine:

“Anne, böyle mi gerçekten? Kızının mutsuzluğu annenin zaferi midir? Benim kederim, senin gizli zevkin midir?”

Oysa böyle bir zevk pırıltısı da yakalayamamıştım o alaycı bakışında. Dokuz ay karnında taşımak ve süt vermekle ilgili “kutsal” hiçbir şey yoktu. Selülitler ve çatlaklar vardı. Ya da ne bileyim, hormonlarının aniden bozulması, doğunca nasıl bakacağım diye ödünün kopması, doğduktan sonra ise yaşam serüveninin artık asla tek kişi olarak devam etmeyeceğini fark etmenin kederi vardı. Ve sanırım hiçbir metanın bu zihinsel, duygusal ve bedensel emeğe karşılık gelmeyeceğini bilmenin burukluğu vardı. Tüm bunları benim bilmiyor oluşumun çaresizliği ve indirgemeciliğimin nesnesi olan Pınar Süt kutusu karşısında duyduğun utanç hissi vardı.

Anne olsaydım delirirdim diyorum sana, ilaçlarını verirken, son derece kendimden emin.
Diyorsun ki, annen olduğu için delirmedin zaten.

01.04.2026
16.20

-Yerime mi delirdin?

01.04.2026
22.20

Evimi, birayı, Mis Sokağı, bilgisayarları, metroları, anonimliği, hızı, kenti özledim. Bir masal anlatmıştın çocukken. Suların ortasında bir ada vardı. O adayı çarşaf gibi örten bitkiler vardı. O bitkiler, sürekli yağmur bulutlarını adaya çağırırdı. Bulutlardan damlalarını nazikçe rica ederlerdi. Susuzluklarını giderdiklerinde, bulutlar adadan usulca ayrılırdı.

İşte bu adada yaşayan ve gorillerden kaçarken kesesinden yavrusunu düşürüp kaybeden bir kanguruyu anlatıyordun masalda. Anne kanguru sürekli ağlıyormuş, adeta delirmiş. Oysa yavrusu her şeyden bihaber, düştüğü yerde, damlalara doymuş bitkilerin arasında, eski kesesindeymiş gibi uyumaya devam etmiş.

Masalın sonunu bir türlü hatırlayamıyorum. Bu kadar bitkinin arasından kanguru yavrusunu buldu mu? Bulduysa da nasıl oldu? Ona kızdı mı? Sadece keseden düşüp kaybolan kangurunun, uyandığında bile hiç korkmadığını hatırlıyorum. Uzakta, uykuda ve ince, rüzgarlı otların arasında, yalnızken, kayıpken aslında kesesinde olduğundan daha çok evinde hissediyordu.

02.04.2026
01.00

Gece yine bölündü.
Birinin hayatı devam etsin diye diğerinin zamanının askıya alınması.
Kendi hayatının paranteze alınması.

03.04.2026
08.40

Bir iş bitmeden diğerini buyuruyorsun. Yaptığım işi ya beğenmiyor ya da iyi bulmuyorsun. Sana kızıyorum. Sonra suçluluk geliyor.
Sonra yeniden kızıyorum.

03.04.2026
11.20

Bakım sadece yaptığım şeyler değil. Düşündüğüm şeyler de.
Birinin bedeniyle birlikte yaşamak. Ve yerine düşünmek her şeyi.

03.04.2026
14.10

Şunu fark ediyorum: sen de öfkelisin. Çünkü roller değişti. Hep sendin bakım veren. Bağımlılığımız hoşuna giderdi. “Göbek bağı hiç kesilmemiş gibi.” Güçsüzlüğümüz seni ayakta tutardı. Şimdi senden daha güçlüyüm ve bana ihtiyacın var. Bu öfkelendiriyor seni.

03.04.2026
14.33

Neyse ki öfke kurtulmamız gereken bir şey değil. Bu insanın iskeleti. Bizi ayakta tutuyor. Kadınlar en çok bununla suçlanıyorlar. Öfkeli olmakla. Agresif olmakla. Sinirli olmakla. Gergin olmakla. Ay halinde olmakla. Ya da ay halinde olmayacak olmakla, menopozla. Ben neden sakin kalmam gerektiğini anlayamıyorum.

Tomurcuklar uzun süre yatmaktan sıkılınca yerden bitip ayrışıyorlar. Bunda bir öfke var. Dağların buzları sökülüyor. Tazılar tilkileri ısırıyor. Çöller tabanlara dökülüyor. Annie Hall’da psikoloğa götürülen oğlan “evren genişliyor, biraz daha genişlerse patlayacak” dedikten sonra annesine kaçamak bir bakış atıyor. Hepsinde öfke var.

Bu öfkeye içerik kazandıracak olanlar biziz. Ondan sadece bizim olmasını istemeliyiz. Sakin ol, sakin kal diyen endişeli suratların karşısında utanmadan. Kahrolası kontrolümüzü artık kaybederek. Ya da bazen yalnızca “evet öfkeliyim, size de tavsiye ederim” diyerek. Ama en önemlisi, ölülerimizi alnından öpüp dirilerimizi toprağa gömmeyerek.

04.04.2026
18.30

Bunca sene nasıl bakmışsın herkese? Çocuklar, annenler, torunlar, kocan.
Şimdi dinlenmek yerine, nefret ediyorsun olduğun durumdan.

04.04.2026
21.05

İkindi uykusunda metroya bindiğimi gördüm. Çok komik. Haliç durağında pencereye bakıyordum. Öğrenciyken, beni yatağımda uyuyorum zannederken, aslında sana yalan söylüyordum, sokaktaydım. Yurda giremediğim için sabaha kadar Beyoğlu’nda bekler, 06.00 metrosu ile dönerdim. Sana bunu anlatmak isterdim, 06.00 metrosunun ne kadar güzel olduğunu. ‘Yeni uyananlar’ ile ‘şehri uyandıranları’ göz göze getiriyor. Akşamdan yorgun düşüp erkenden işe gidenler ile gece boyu tozup gündüz boyu sızacak olanları. Para kazanmak zorunda olanlarla, belki de elinde kalan son parayı tüketenleri. Baykuşlar ile leylekleri.

Hem sınıfsal hem kültürel hem de mekansal bir karşılaşma sayılır bu. Mezarlıklardaki karşılaşma gibi değil hiç. Orada sadece yaşayanlar ve ölüler karşılaşıyor. Bir makalede söylüyordu, mezarlıkları ölüler ile yaşayanların bağ kurabildiği hafıza mekanları ya da randevu evleri gibi görmek gerektiği. Yani kaybettiklerimizi andığımız değil de onlarla buluştuğumuz, konuştuğumuz bir yer. Bunun her seferinde acı yaratması da gerekmiyordu yazara göre. Çünkü böyle düşündüğümüz zaman, geride kalan değildik. Olmuyorduk.

Neyse ki artık büyüdüm. Geride kalanlar yerine geri dönmek isteyenleri düşünmeye başladım. Geri dönmek isteyen ölüler mi yoksa yaşayanlar mı onların geri dönmesini istiyor? Halkların kadim gelenekleri, daha çok bizim onlara söyleyecek bir şeylerimizin kaldığını anlatıyor. Oysa onların bize söyleyecek şeyleri var bence. 06.00 metrosunda kimsenin kimseye söyleyecek bir şeyi yok. Kalan ya da geri dönmek isteyen kimseyi bulamazsın. Yolculuk çünkü bu, akış, devam ediyor. Ve Hegel’in deyimiyle tinselliğin aksettiricisi olan ayrıcalıklı organ göz; bu akışta kendisine düşen sorumluluğu yerine getiriyor. Yani şehri uyandıranın bakışı, yeni uyananın gözlerinde “istirahat ediyor”.

04.04.2026
23.00

Bütün bunları yazıyor olmam, adlandırmam, parçalamam, anlamaya çalışmam, seni sevmediğim anlamına gelmez.

Seni sevmekle, bunun beni nasıl tükettiğini fark etmek, aynı anda mümkün.

 

Kaynaklar

Roland Barthes, Yas Günlüğü (Journal de deuil)

Silvia Federici, Wages Against Housework, 1975

Aksu Bora, Kadınların Sınıfı: Ücretli Ev Emeği ve Kadın Öznelliğinin İnşası

Gülnur Acar Savran, Beden, Emek, Tarih: Diyalektik Bir Feminizm İçin

Kadının Görünmeyen Emeği (derleme kitap, farklı feminist yazarlar)

Ingmar Bergman, Güz Sonatı (Autumn Sonata), 1978

Woody Allen, Annie Hall, 1977

Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Tinin Fenomenolojisi

[1] Wages Against Housework / Silvia Federici, 1975.

[2] Journal de deuil

[3] Gülnur Acar Savran, Kadının Görünmeyen Emeği, 2008 önsözünden.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.