Bence bu şarkı, bu yıl Güllü’den bütün kadınlara armağan olsun. Çabalayan, var olmaya çalışan, ayakları üzerinde durmaya çalışan, doğru olanı eksiğiyle gediğiyle yapmaya çalışan cesur kadınlar ölmesin.

Joan Semmel

Sesi metne çevirecek bir program bulamadım. O yüzden mecburen önce ses kaydıyla başlıyorum. Program bulur bulmaz bunları metne çevireceğim. Çünkü kendi sesimi dinlemek benim için gerçekten çok sinir bozucu. Bir telefona konuşuyor olmak da zaten başlı başına yeterince utanç verici.

Aslında mesele yazmak değil; yazmaya üşeniyorum. Ama gerçekten çok üşeniyorum. Çok hızlı ve kalabalık bir düşünce geçişi oluyor; savanada aslan görmüş zebra sürüsü gibi… “Dur, neydi, aa bak şunu gördün mü” diyene kadar çölün öbür ucuna akıp gidiyor zalımlar. 😊

Bu yüzden bir yöntem belirledim: Önce ses kaydı alıyorum, sonra onu metne çeviriyorum, sonra da metin üzerinden çalışıyorum. Bu gereksiz ve biraz da oversharing mahiyetindeki girişten sonra devam ediyorum.

Çok uzun zamandır bir varlık–yokluk imtihanı duygusuyla yaşıyorum. Galiba ebeveynlik de bu imtihanların en büyüğü. Bir kadın olarak var olmanın ötesinde, bir ebeveyn olarak da var olmak çok zor. Coğrafya koşulları çok ağır (bkz: savana örneği). Sürekli bir “elimden gelenin en iyisini yapma” gayreti; üstelik bir politik bilinç, bir ruh da var… Bütün bunları aynı anda taşımaya çalışmak, kendine dönük yargılayıcı iç konuşmalarla ve sürekli tetikte, akamayan, zorlanan bir hayat demek.

Beni buraya getiren şeylerden sonuncusu Güllü cinayeti meselesi oldu. Gerçekten korkunç bir hikâye. Bir anneyle kızın birbirine bu derece düşmanlaşması tam anlamıyla bir trajedi. Zaten alabildiğine arabesk bir mizacımız da var artık; bunu inkâr etmiyoruz. Bu hikâye başladığında istemesem de izlemeye başladım. Çünkü iki kadının bu coğrafyada nasıl var olamadığını, birbirlerini nasıl seyrelttiklerini izliyordum sanki. İki sıkışmış kadın… Birbirini en çok seven iki kadının, nasıl birbirinin sebebi hâline geldiğini anlatan çok acıklı bir hikâye bu. Biliyoruz ki ne Güllü ne de kızı, ne şeytan ne de azize. Onları bu kadar rahatsız edici kılan da tam olarak bu: masumiyet beklentisini boşa çıkarmaları.

İster istemez kendi ebeveynliğimi de gözden geçirmeme yol açtı bu hikâye. Sürekli “en iyisini yapmaya çalışmak” ve bunun yarattığı baskı; bir başkasının varlığından sorumlu olmanın ağırlığı… Üstelik bunun bir de kadın olmanın ağırlığıyla birleşmesi. Bütün bunları çok düşündüm ve kendi ebeveynliğimle ilgili bir yol belirledim: Kendim gibi olmaktan vazgeçmemek. Kendimden vazgeçmemek. Sadece kural koyan değil, bağ kuran bir ebeveyn olmak.

Sanırım bu yolun doğru olduğuna yeniden kanaat getirdim. Çünkü kendinden vazgeçmek, çoğu zaman önce kendi evladımıza yüklenen, onu da hırpalayan, zarar veren bir şey.

Herkes gibi ben de Güllü şarkılarına düştüm. Çok uzun sürmedi bu. Herkesin sevdiği şarkıları dinledim. “Ödüm Kopuyor”u dinledim. Gerçekten kadınlar için bu coğrafyada hayat hep böyle: yargılayan gözler, korkuyla yaşanan bir dünya. “Oyuncak Gibi”yi dinledim. Kadınların sadece ataerkil düzenin açabileceği ölümcül yaralarıyla, bir “Mavi Sakal”dan kabul görmek için kendisini hiçleştirmeye razı olması geleneği…

Sonra Güllü’nün şarkıları, hem onun hayatıyla ilgili hem kendi hayatımla ilgili, arabesk bir tonda olsa da (seviyoruz abi), son derece gerçekçi tespitlere götürdü beni. Ve sonunda bütün kadınlar için gelip dayandığım nokta şu oldu:

Korkmamak. Cesur olmak.

Ama gerçekten cesur olmak. Önce kendine karşı cesur olmak. Kendinle barışık olmak. Yüzleşmekten korkmamak, tabuları yıkmak. Anneliğin kutsal olmadığını bilmek. Bunun, ataerkil sistemin en büyük kazıklarından biri olduğunu düşünüyorum. Hatta insanlık tarihinin en büyük dolandırıcılıklarından biri bile denebilir. (RİP Sülün Osman.) Bu kısmı çok uzun, çok katmanlı.

Ama geldiğim yer şu: Korkmuyorum. Yaşamaktan korkmuyorum. Kendim olmaktan korkmuyorum. Sevmekten de, mutlu olmaktan da, mutsuz olmaktan da korkmuyorum. Kendimi de gözeterek, kendimi tüketmeden, mutlu olmayı unutmadan; evladım için elimden geleni yapmak istiyorum.

Güllü çok trajik bir şekilde öldü. Ama karşıma çıkan ilk şarkılardan biri ironik biçimde “Seni Sevmeyen Ölsün” oldu. Gerçekten çok güzel söylemiş. Ama gerçekten…

Bence bu şarkı, bu yıl Güllü’den bütün kadınlara armağan olsun. Çabalayan, var olmaya çalışan, ayakları üzerinde durmaya çalışan, doğru olanı eksiğiyle gediğiyle yapmaya çalışan cesur kadınlar ölmesin. Kimse ölmesin. Kadınlar her zaman bunu ister; hayatın muhteşem döngüsünün devamlılığını…

Ama ataerki illa kurban isteyecekse, “yok ben kan dökmeden var olamam” diyorsa (ki var olamaz); o zaman ne diyelim? Kadınlar kendilerini sevsinler. Vallahi bizi sevmeyen ölsün.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.