Yalnız Yürümeyeceksin sitesinden 2018 yılında yapılan röportajlar aracılığıyla haberdar olduk. Başörtüsünü çıkaran ya da çıkarmak isteyen kadınların anlatılarını gönderdiği bu web sitesinin ardında bir grup kadın var. Yalnız Yürümeyeceksin gönüllülerinden Cemre ile buluşup web sitesinin kuruluşu, aldıkları tepkiler ve örtünmek istemeyen kadınlar hakkında konuştuk.

Zehra Nawab

Cemre: Platformun nasıl bir ihtiyaçtan doğduğunu sorarak başlayalım. Liberal feminizme inandığınızı söylüyorsunuz, bunu da açar mısın?

Biz öncelikle LiberFe (liberal feministler) adında bir küçük grup olarak bir araya geldik. Arkadaş grubumuz 10 kişi kadardı bu işe başladığımızda. Bir araya gelme sebebimiz doğrudan liberal feminizm değildi; hepimiz aynı şekilde düşünmüyoruz, hatta bir kısmımız liberal bile değil. Ama genel olarak nasıl bir feminizme inandığımız açısından bu ortak bir bakış açısının özeti gibi. Farklı feminizm biçimlerini düşününce bize bazen çok uygun gelmeyebiliyor. Çok dışarıdan uyarlama görebiliyoruz bazı meseleleri. Bize göre Türkiye’de çok daha gerçek sorunlar var. Eninde sonunda Orta Doğu’da yaşıyoruz ve kadının doğrudan iradesi ile alakalı hayati sorunlar var. Bunun dışında diğer kadın hareketlerine göre özgürlükler konusuna biraz daha “ama”sız yaklaştığımızı düşünüyorum. Genel olarak bu noktalarda ortaklaşıyoruz diyebilirim. Çok daha kişisel kalabilecek küçük hassasiyetleri sürekli üreten ve genele dayatmaya çalışan bir feminizm bize çok somut gelmiyordu, bu tespitimize dair bir şey yapmak istiyorduk. Sonrasında ise liberal feminizm üzerine, alternatif feminist çalışmalar üzerine aslında çok fazla da çalışamadan Yalnız Yürümeyeceksin ortaya çıktı. Biz de bütün enerjimizi ona verdik.

Cemre: Kaç kişisiniz? Süreç bir web sitesi kurmaya nasıl evrildi?

Maksimum 12 kişiye çıkmıştır sayımız. Twitter’da aynı düşünceler etrafında buluşabildiğimiz kadınlar geliyordu, sonra anlaşamazsak gruptan çıkıyordu. Zaman içinde görüşüp arkadaşlığımız geliştikçe aramızda dört arkadaşımızın önceden başörtülü olduğunu, muhafazakâr ailelerden geldiklerini ve daha sonra başka bir yol tercih ettiklerini öğrendik. Bu konu son 1.5 yıllık süreçte bizim dışımızda da konuşulmaya başlanmıştı. Özellikle Twitter’da çok takip edilen bazı kullanıcıların tweetlerinde kadınların aslında o kadar da isteyerek başörtüsü takmayabildiği, bunun mücadelesini veren kadınların da olduğu olduğunu ben görüyordum. Tek tük de olsa, bu mücadeleyi veren ve paylaşan kadınlar olmuştu. Tabii bunu bu kadar yakınımızda görmek farklı bir deneyim oldu. Benim öyle bir geçmişim yok mesela. Benim bakış açım da bu süreçte çok dönüştü. Biz, yani böyle bir geçmişi olmayanlar da bir şekilde bu mücadeleye destek vermeye başladık. Bu konu üzerine konuşmaya başladık. Sonra aramızdan bir arkadaşımız, ailesiyle çok ciddi sorunlarla karşılaştığı, ağır baskı altında yaşadığı, artık ciddi şiddet gördüğü bir dönemde sinirlenip en umudunu kaybedebileceği bir günde kendi kendine Wix site açma uygulamasına girip basit bir blog hazırlıyor. Oradan da gelen mektupları yayınlamaya başlıyor. Başta 5 mektup falan. Basit Wix uzantılı bir site. O zaman ilk çıktığında bile inanılmaz ilgi gördü. Bir anda, bir iki günde 2 bin takipçimiz o aşamada olmuştu. Sonra site birkaç ay pek aktif olmadı. Başta sadece arkadaşımızın üzerinde gibiydi bu iş sonra hepimiz ayrı bir işin ucundan tutup siteyi tekrar düzenlemeye başladık. Birimiz sitenin yazılım ve domain işlerini halletti, birimiz mektupları düzenledi; birimiz sosyal medya, yine bazılarımız mektupların İngilizce’ye çevrilmesi, röportaj görüşmeleri şeklinde bir iş paylaşımımız oldu. Sonrasında normal domain ile yalnizyurumeyeceksin.com olarak tekrar site açıldı.

Cemre: Bu anlattıkların ne kadarlık bir sürece tekabül ediyor?

Yalnız Yürümeyeceksin Temmuz 2018’de kuruldu ama bizim arkadaş grubu olarak tanışıklığımızın bunun öncesinde 1-1.5 yılı vardır. Uzaktan birbirini tanıyan insanlardık, bir araya gelmemiz 1 yıl önce diyebilirim. Sitenin Wix sitesi olarak açılması ise geçen sene temmuz. Ondan sonra bir 1 ay kadar çok tek tük mektup geldi. Domain’li site açıldıktan ve Twitter’da duyurulduktan sonra daha çok dikkat çekti. Sonra hepimiz uğraşınca giderek büyümeye başladı. Hatta öyle ki belli dönemlerde bu büyümeyi frenlemek durumunda kaldık. Çünkü ailesiyle çok ciddi sorunlar yaşayan arkadaşlarımız oldu. Ciddi anlamda tehdit edilen arkadaşlarımız oldu. Siteyi teknik olarak hazırlayan arkadaşımızın bilgisayarları hacklendi. Senin ekranda ne yaptığını görüyorum diyerek ekran görüntüsü atıldı ve tehdit edildi. Hikâyelerden birinin sahibi arkadaşımız ailesinden çok büyük sıkıntılar yaşadı. Hep anonimdi ama platformla ilişkisi anlaşıldığı için ailesi peşine düştü, emniyete sordular vb. Başka bir arkadaşımı, ailesinin zorla eve götürmeye çalışmasına karşı savunduğum için evime zorla girildi ve darp edildim. Bunlar sonrasında bir süre bilerek bir frenleme dönemine girdik. Pek ön plana çıkmayalım, mektupları çok yüklenmeden, haftada bir gibi bir sıklıkta yayınlayarak devam edelim dedik. Öyle bir süreç oldu. Ne zaman bir ön plana çıksak hem yoğun ilgi hem de tepkiler her seferinde biraz daha büyüyerek geliyor.

Selime: Gelen tepkileri anlatır mısın?

Biraz takip edebildiyseniz görmüşsünüzdür gelen tepkileri. Birçok gazete ardı ardına haber veya röportaj yapma teklifiyle geldi. Hem internet üzerinde yeni medyada hem de televizyon kanallarında bizden günlerce bahsedildi. BBC ve Deutsche Welle gibi yurtdışından da büyük haber ağları bize ulaşıp röportajlar gerçekleştirdi. Gelen tepkiler her dönemde değişiyordu. İlk çıktığımızdan beri “bunlar proje, gerçek değil” suçlaması hep vardı. “Bunlar yabancı uzantılı proje, fon alıyorlar,” deniyordu. “Zaten bütün mektuplar tek kalemden yazılmış gibi, hepsi saçımda rüzgâr uçuşsun diyor,” gibi sözler edildi. Bunun gibi çok fazla tepki aldık. Bunun dışında ilk paylaşanlar, bizim tweetlerimizi retweetleyenler bizim kendi çevremizden insanlardı. Bazılarımızın arkadaşı olan, Twitter’da da çok tanınan bazı kullanıcılar bizi ilk retweetleyenler olunca platform direkt onlarla bağdaştırılmaya başlandı. Bu arkadaşlar ve onların seslerini duyurdukları takipçi kitlesi genel olarak seküler ve ulusalcı diyebileceğim düşüncelerden erkekler olduğundan onlara mâl edildi. Yani biz değil de sanki yine bu kesimin “erkekleri” el atmış, bu iş onların başının altından çıkmış gibi. Bunun dışında sürekli bir ajanlık, maşalık suçlaması var. Ya da başka bir grup da “Kimin elinin altından çıktığı belli,” “Bunun içinde kadın bile yok,” gibi şeyler bile söyledi. En son Uğur Dündar’dan, Mine Kırıkkanat’tan gelen tepkileri belki görmüşsünüzdür. FETÖ projesi dendi. Kadınlar kendi iradeleri dahilinde bir karar veriyorlar ve bu süreci paylaşmak, seslerini duyurmak istiyorlar; bunu anlamak istemediler. Ülkenin laik yüzü olarak bildiğimiz insanlar iktidarın dili ve söylemlerine sığındı ve bir grup kadını saldırıların ortasına attı. Anlatılan hikâyelerin bireysel mücadeleler olabileceği ya da birçok kadının böyle süreçler yaşayabileceğini nedense herkese anlatamayabiliyoruz.

Cemre: Siteye gelen mektuplar sizin tanımadığınız insanlardan mı geliyor?

Birkaç mektup hariç tamamı tanımadığımız insanlar.

Cemre: Peki onlarla nasıl iletişim kuruyorsunuz?

Öncelikle Twitter’dan yayıldık tabii. Orada görüp siteye girdiklerinde bize mektup yazabilecekleri mail adresini görüyor ve yazabiliyorlar. İlk kez domain alıp siteyi tekrar yayınladığımızda aynı gün içinde 50 tane mektup geldiğini gördüm, çok acayip bir rakam. Onun dışında sitenin açılmasından daha bir hafta sonra “Cesaret edemiyordum, kararsızdım, artık benim gibi başkalarının da olduğunu görünce cesaretlendim, uzun zamandır istediğim gibi başörtümü çıkarmaya karar verdim,” diyen insanlar oldu. Etkisi çok hızlı yayıldı onu söyleyebilirim.

Cemre: Hikâyesini her gönderen aynı şekilde kendini rahat hissetmiyor okuduğumuz kadarıyla. Sorun yaşayan veya tehdit altında olan bir kadınla siz iletişim kuruyor musunuz ya da böyle bir durumda ne yapıyorsunuz?

Yardım isteyen az insan oluyor, isterse tabii iletişim kuruyoruz. Biz kurumsal bir yapıya sahip değiliz. Yalnız Yürümeyeceksin adı altında birilerine yardım etme şansımız yok. Bunların hepsini başta çok konuştuk aslında, yapabilir miyiz diye tartıştık. Kadınların güvencesi büyük ölçüde ekonomik bağımsızlığa bakıyor. Çünkü ailesine karşı kendi kararlarına sahip çıkacak güçte hissetmeyen kadınlar genelde 20 yaş civarı öğrenciler veya ekonomik özgürlüğü olmayan ev kadınları diyebiliriz. Ben mesela kişisel olarak imkânım oldukça yardım edebiliyorum ekonomik bağımsızlığımı elime aldığım için. Tabii arkadaşlık gibi oluyor bu. Gibi de değil aslında bu süreçte arkadaş olduk hepimiz. Bize mesaj atan herkese de dönüyoruz, dayanışma amaçlı bir Whatsapp grubumuz var. Bu şekilde sorunları konuşup destek olabiliyoruz birbirimize. Ama doğrudan Yalnız Yürümeyeceksin altında kurumsal olarak bir desteğimiz yok çünkü bizim bir bütçemiz yok. Bir de tabii mevcut iktidar altında bu tip bir kurumsallaşma riskli olabilir ve hikâyelerin öznelerini tehlikeye atabilir diye düşündük.

Bir de burada söz konusu olan çok katmanlı bir durum. Sadece insanların başörtüsünü çıkartmasından ibaret değil, mücadele ettikçe dipsiz bir kuyu gibi altından çok fazla şey çıkıyor. Farklı hikâyeler var, farklı aile yapıları var ama eninde sonunda kendi özgür tercihleri konusunda çok ciddi bir baskı yaşanıyor. Bazı kadınlar diyor ki, belki bunu aileme karşı ikili bir hayat yürüterek dahi yaşayabilirim; dışarıda başka bir hayat yaşayıp eve dönerken kapanabilirim. Ancak bu mücadelenin arka planında aile içi şiddet, kadının iradesinin yok sayılması gibi durumlar olduğu için sorun da tek boyutlu değil. Bunları yaşayan her kadın da yardıma muhtaç veya zayıf durumda değil. Ama dayanışmaya hepimizin ihtiyacı olabiliyor bu konuda da elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.

Selime: Anlatılar başörtüsü hakkında fakat pek çoğunda aile kurumuna eleştiri olarak da okunabilecek bir yaklaşım öne çıkıyor. Siz aile kurumu ve kadınların özgürleşmesi arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

Evet, bunlar tartıştığımız şeyler, bizim de düşüncelerimiz oldukça değişti. Buradaki sorun ilk bakışta din kaynaklı gibi anlaşılabiliyor. Fikrimiz şu yönde değişti: Aslında hiçbir şekilde muhafazakârlıkla ilgisi olmayan ailelerde bile benzer baskıları bambaşka bir konjonktürde yaşayabiliyor kadınlar. Toplumun yapısı ve erkek egemen kültürüyle de çok bağlantılı. Kadınlar babasına her açıdan tâbi olmalı gibi bir düşünce var. Sanki onun malıymışçasına bir namus koruması, sahiplenmesi, hak ve özgürlüklerinin birçok geleneksel maske altında sürekli kısıtlanması. Bunları sonradan fark ettikçe bizim düşüncelerimiz daha iyi şekillendi. Başkent Kadın Platformu’ndan Berrin hanımla (Berrin Sönmez) buluştuk örneğin; Müslüman, feminist ve kusursuz bir özgürlük savunucusu. Ben inanılmaz etkilendim kendisinden. Farklı bir açıdan başörtüsü mücadelelerini dinledik, sadece 28 Şubat döneminde de değil, AKP iktidarı döneminde de sürekli yasakların kalkacağının vaat edildiği ve kadınların haklarının verilmediği 10 yıllık bir süreç var. Konuyu sürekli erkekler tartışıyor. Orada mağdur olan, eğitim veya iş hayatı kesintiye uğrayan, toplumda tamamen ikinci plana atılan kadınların sorunu bu ama sürekli siyaset malzemesi yapanlar, başka konulara alet edip durmadan tartışanlar erkekler. Bir başka örnek olarak da başörtülü her kadın tek bir kalıp içinde kalmak zorundaymış algısı var; başörtülü onu yapamaz, bunu giyemez, böyle düşünemez… Yani özetle konu en temelinde kadın üzerinde ne kadar çok farklı figürün kendini söz sahibi ve hatta doğrudan karar ve irade mercii olarak gördüğü konusu. Bu kadın başörtülü veya başörtüsüz olabilir. Başörtülü olduğunda kendilerine hak gördükleri müdahale alanı daha da artıyor. Sokakta uzaktan bakan biri bile “başında başörtüsü ama şunu bunu yapıyor” diye eleştirebilecek hatta bunu yüzlerine söyleyebilecek hadsizliğe vardırabiliyorlar. Başka bir başörtülü bir kadın tamamen kendini ilgilendiren bir karar verdiğinde yine birçok tepkiye maruz kalıyor.

Cemre: Söyleşinin başında, başka bir tartışma ihtiyacından bu platform ortaya çıktı diye anlattın. Bizim gibi dışarıdan bakan insanlar için, Yalnız Yürümeyeceksin’in odağında başörtüsü meselesi var ve bu konu elbette başka konuları açığa çıkarıyor. Arka planda kocaman bir aile eleştirisi var örneğin. Ancak anlatıların çoğunda, hangi yaşta örtündükleri, kendi iradeleriyle bu kararı alıp almadıkları, kaç yaşında başörtülerini çıkarmak istedikleri var. Bu hikâyelerde neler ön plana çıkıyor sizce, platformun kurulma sebeplerini de düşünerek nasıl değerlendirirsin?

Bir kadın mesela ailesiyle yaşadığı sorunlar, aldığı tepkiler başta olmak üzere, upuzun bir hikâye anlatıyor. O kadar zor süreçlerden bahsediyor ki dinlerken kalbim sıkışmıştı. Üstündeki baskıyı, kararının hiçe sayılmasını, ben buyum demek istediğinde karşılaştığı şiddeti görüyorsun. Babasının yanında olmasını istiyor mesela ve ona gidip “baba ben buyum” diyor. Karşılığında gördüğü şey dayak ve ölüm tehdidi. Bu kadın ne yapıyor, ailesine kabul ettiremediği ikili bir yaşama yöneliyor. İçeriye dindar dışarıya değil. Gün içinde hem kostümü hem kendini ifade biçimi girdiği ortama göre değişiyor. Ne kadar zor bir süreç aslında. Ve hep “keşke annem ve babam benim arkamda dursaydı” diyor içinden. “Bu gerçekten özgür bir tercih mi?” diye soracak olursak; bu seçimin veya dayatmanın (kişiden kişiye değişiyor) 9-13 yaş arası yaşlarda gerçekleştiğini düşünürsek bu kadınların ne ara böyle bir irade sahibi olduğu, farklı ihtimallerin farkında olup olmadığı çok da özgür iradeye işaret etmiyor tabii tam anlamıyla. Az önceki hikâyeyi seçtim aradan ama ana bileşenleri ayrı ayrı başka hikâyelerde de karşımıza çıkabiliyor. Hayat bu kadınlara çok uzak görülen uçlar arasında seçim yapma zorunluluğu dayatıyor. Ya tümüyle geçmiş bağlarından sıfırlanma ya birbirinin zıttı ikili bir hayatı sürdürme ya da inanmadığı bir dinin teamülleriyle 7/24 kafes hayatı yaşama. Aile çok garip bir olgu. Sana her şeyiyle %100 mantıksız gelse bile kolayca arkanı dönemeyebiliyorsun. Çok zor süreçler. Çelik gibi irade ve güç istiyor. Ben bunun her kadında olduğunu düşünüyorum aslında. Eninde sonunda her şeyin üstesinden gelebiliyoruz. Kendimizi sürekli olarak dönüştürmeye çok daha meyilliyiz.

Selime: Sosyal medyada epey ses getiren #TenYearsChallenge da önemli bir görünürlük kazandırdı.

#TenYearsChallenge bizim başlattığımız bir hareket değildi. Bütün dünyadan kullanıcılar bu hashtag’i, 10 yıl önce ne kadar ergendim, şimdi ne kadar güzel bir kız oldum, tarzı içerikler paylaşmak için kullanıyordu. Bir anda patladı ve tamamen bizimle alakasız, bizim siteye hikâye yazmamış hatta belki haberi olmayan bir sürü kadın Twitter’da kendi fotoğraflarını paylaştı, “Başörtülüydüm, çıkardım,” şeklinde. Çok ciddi tepki ve linçlerle karşılaştılar. Birçok insan bu kızlar gerçek değil, uydurma hikâyeler, zaten hepsi çok güzel özellikle seçilmiş gibi şeyler söyledi. Diğer yandan hepsinin de arkasında birer özgürlük, kendi kararına sahip çıkma hikâyesi vardı. Bu yüzden sevip destekleyenler de çok fazla oldu. Şu da çok güzel; normalde önceden başörtülü olup başını açan kadınların eski halinden utanıp sosyal medyada bütün eski fotoğraflarını sildiğini görüyorduk. Ama aslında o dönüşümü, mücadelesi gurur duyup sahiplenebileceği bir şey. Kadınların bu şekilde kendileriyle barışmaları, kendi geçmişlerine sahip çıkmaları çok güzel bir gelişmeydi.

Selime: İstemediği bir şey olduğu için o geçmişten bahsetmek de istemiyor olabilir.

Tabii, nasıl baktığı ile ilgili. Ama mücadele olarak sahiplenilebilecek bir şey.

Cemre: Mektuplarda da, kendimi çok çirkin buluyordum, ait hissetmiyordum, öyle görünmek istemiyordum, gibi ifadeler de çok var. Silmek istediği bu anlamda geçmiş olabilir.

Doğru söylüyorsun, olabilir.

Selime: İnançlı ailelerin çocuklarının ateist ya da agnostik olması, keza başlarını açmaları insanları şaşırtan bir toplumsal durum olarak tartışılıyor. Siz bu algılanış biçimlerine, şaşırmalara dair neler düşünüyorsunuz?

Evet, bu durum epey tartışılıyor. Aslında hem ailesel baskılar hem de yıllar içinde git gide dozu arttırılmış toplumsal baskılar bu insanları radikalleşmeye itmiş bir bakıma. İnsanlar baskı yüzünden dinden vazgeçiyor, ailelerine tepki gösteriyor. Tek sebep baskı olmasa da büyük etkisi olduğunu da görüyoruz. Mesela “ben daha inançlı olabilirdim” diyen bir sürü insan aile baskısı yüzünden uzaklaşabiliyor. İmam Hatip okullarında ciddi anlamda bir dönüşümü tetikleme durumunun olduğunu çok duyuyorum. İmam Hatip’e gönderilmek bu inançsızlaşma ve sorgulama sürecini daha da tetikliyor çünkü inandığın şeyle sürekli tekrar tekrar yüzleşmek, sorgulamak, onunla çatışmak zorunda kalıyorsun. Hayatının kenarında değil sürekli merkezinde olan bir şeye dönüştüğünde, aile baskısı da devreye girdiğinde bu süreç hızlanıyor. Bu açıdan Yalnız Yürümeyeceksin çok doğru bir zamanda gelen bir site oldu. Bu ihtiyaç doruk noktasına çıkmıştı birileri dillendirmek istiyordu. Bir yol açıldı. Ama tabii bir sürecin tek bir sebebi olamaz.

Selime: Benzer sebeplerle mektupları inandırıcı bulmayanlar da var, değil mi?

Mesela bence siteye girip rasgele 10 tane mektubu okuyan insanın bu konuya dair diyeceği çok da farklı oluyor. O zaman bir empati kurabiliyorlar. Bunların hepsi aynı kalemden çıkmış gibi şeyleri söyleyebileceklerini sanmıyorum o zaman. Gerçekten çok farklı hikâyeler var. Ortaklaştıkları noktalar var çok doğal bir şekilde. Hikâyeler, okuyanların kafalarındaki ön yargıları yıkabilir. Aslında topluma, kadınlara, dine dair birçok düşüncesini de yıkabilir ya da farklı bir noktaya taşıyabilir. Başörtülü kadınlara karşı da pek çok ön yargı aslında çok rahatsız edici. Bütün başörtülü kadınlar aynı fabrikadan çıkmış, hepsi aynı düşünüyormuş, sanki hepsi AKP’liymiş, hepsinin tek amacı evinin hanımı olmakmış gibi kabuller birçok insanın kafasında var. Ama sonra bakıyorsun bu kadınlar ne kadar uzun süre kıvranmış o kimliği taşırken mesela bunu görüyorsun en başta onlara bakış açında bir kırılma oluyor. Stereotip olarak değerlendirmemeye başlıyorsun. Sonra onların bir kısmının hikâyelerine ve dolayısıyla iç dünyalarına tanık oluyorsun.

Cemre: Bir sürecin içinde bir kıvılcım oldu diye düşündüm ben de. Reçel Blog’un bu alanı çok açtığını düşünüyorum. #TenYearsChallenge‘da da benzer bir ihtiyaç görülüyor. İmam Hatip’lerin bu kadar zorunlu hale getirilmesi de bu tartışmayı desteklemişti, bu zorunlu hale getirmenin dini sorgulamak ve dinden uzaklaştırmaya sebep olduğu tartışıldı. Reçel‘in #TenYearsChallenge sonrası yayınladığı yazıyı nasıl değerlendirdiniz?

Bu konunun tekeli bizde değil; biz bir şekilde hikâyesi olan insanlara kanal olduk, onlar da oluyorlar uzun zamandır. Aslında deneyimler de çok çeşitli, bu deneyimleri yaşayan insanların zihinsel süreçleri ve şu anki dünya görüşleri de öyle. Reçel Blog’da bize tepki olarak yazılan yazıda sanki bize gönderilen bireysel hikâyeler, onların birer muhafazakâr kadın olarak hayatta yaşadıkları zorlukları hiçe sayıyormuş, hatta değersizleştiriyormuş gibi bir algıyla yazılmış. Oysaki öyle değil. Başörtüsünü istemeyerek takan bir kadının, yaşadığı süreci bir özgürleşme olarak görmesini de anlayabilmek gerektiğini düşünüyorum. Siz başını açmayı özgürlük mü sanıyorsunuz gibi indirgemeler yanlış ve kırıcı bence.

Cemre: Yazıda başörtüsünü çıkaranları coşkuyla karşılayanların iki yüzlülüğü anlatılmak isteniyor aslında ama başlık ve sadece başörtüsü üzerinden örnekler bu argümanı biraz gölgelemiş. Şimdi böyle alkışlayanlar, kadınların maruz kaldığı baskının bir parçası; buna kanmayın, deniyor. Reçel‘de çıkan yazıların çoğu da bu yöndeki mücadeleyi destekliyor.

Bu şekilde de yazılmış olabilir ki bu tepkilerine hak verebilirim ben de açıkçası. Ama başlıkları dolayısıyla (“Biz Yalnız Yürüdük” gibi bir başlıktı) doğrudan bizi hedef aldıklarını hissetmiştik. Örneğin ben üniversiteye ilk girdiğimde başörtüsü yasağı devam ediyordu ve o zaman da bu yasaklar beni rahatsız ediyordu; bu konuda eylemlere de katıldım. “Sigara içiyor, öpüşüyor ama başörtülü,” gibi laflar, bunlardan da hep rahatsız oldum. Başörtüsünü çıkaran kadınlara gelen tepkiler de sadece muhafazakâr bir yerden gelmiyor. Örneğin başı açık bir kadın kapansa yine toplumun modern görünen yüzü “Dün öyleydin bugün böylesin,” şeklinde yargılara boğabiliyor karşısındakini. Özellikle seküler/ulusalcı kesimden erkeklerin ancak bu açılma konusunda bu kadar destek verirken kadınların başka gündemleri konusunda sessiz kalmalarını düşününce de evet bir iki yüzlülük var o tepkilerde. Bize de “O zaman neden başörtülü kadınların mağduriyetlerini de paylaşmıyorsunuz?” ya da “28 Şubat mağduriyetlerini neden paylaşmıyorsunuz?” dediler. Biz bunu yapmayı düşündük ciddi ciddi, elimizdeki hikâyelerin hepsini de paylaştık aslında ama sonrasında konu itibariyle sınırlı kalmasının da önemli olduğunu düşündük. Bize böyle bir hikâyeyle gelen de olmadı. Siteyi kadınlara dair farklı mağduriyetlere ve hak ihlallerine pek açmadık şimdilik. Ama muhafazakâr feminist bir gruptan eğer bize özgürlük noktasında uzlaşabileceğimiz iş birliği teklifleri gelecek olursa gerçekten seve seve bir şeyler üretmek isteriz.

Selime: Başörtüsü meselesi feministler için de çetrefilli bir konu oldu. Başörtüsü üzerinden kadınlara ayrımcılık yapılması ve siyaset malzemesi yapılmasına karşı çıkma ve kadınların örtünme ve örtünmeme hakları olduğunu söylemekle sınırlı kaldı. Ancak bunun dışında bıraktığı kadınlar da var; sizin sesini duyulur hale getirdiğiniz kadınlar da onlar. Siz bu konu hakkında hiç tartıştınız mı?

Evet haklısın, toplumsal hayata ve iş gücüne katılmak isteyen başörtülü kadınların mağduriyeti çok büyüktü. Hak savunucuları olarak ulusalcı ezberlere sırtını dönüp başörtüsü mücadelesine koşulsuz sahip çıkan birçok insan oldu. Ne zaman ki başörtüsü mağduriyetleri mağduriyet olmaktan büyük ölçüde çıktı ve sürekli dillendirilmekten vazgeçildi; o zaman diğer hikâyeler de duyulmaya başladı. Yine başörtüsünün sadece zoraki takıldığı, sadece gerici bir tutum olduğu, sadece bir partinin flaması olduğu yönündeki ulusalcı savunular da çok gerçeği yansıtmıyordu. Ama ne var ki bir yarımız hâlâ Ortadoğu, bu taraftan gelen eleştirilerin haklı tarafları da olabiliyordu. Türkiye’de sanki sonu hiç gelmeyecekmiş gibi hissettiren bir karanlık var. Kız çocuklarının, kadınların işi bu coğrafyada gerçekten çok zor.

Cemre: Feminist hareket mirası ile ilişkinizi nasıl görüyorsunuz?

Her birimiz kendimizi kadınlara karşı sorumlu hissediyor ve bu konuda sürekli bir şeyler yapabilmek istiyoruz. Bizim LiberFe olarak umudumuz, Batı’dan çeviri yoluyla ithal edilen liberal sol feminizmin bu meseleye ilişkin hatalarının Türkiye’de de tekrar edilmemesi. Başörtüsü ve tesettür konusu etrafında gelişen özgürlük hareketleri feminizmin meselesidir. Tesettürlü bir kadın tesettür mayosuyla girdiği havuzdan zorla çıkarılıyorsa bu da feminizmin meselesi, bir kadın başörtüsünü çıkarmak istediği için ailesinden ve toplumdan şiddet görüyorsa bu da feminizmin meselesidir; ama elbette bu aynı zamanda liberalizmin meselesidir. Çünkü mesele birey hak ve özgürlükleri. Bugün devlet şiddetine karşı olan Beyaz Çarşambalar hareketi Batı’da sağ liberal yapılardan destek alabiliyor. Batı’daki başörtülü kadınların mücadelesi ile aslında hiçbir şekilde çelişmiyor olsa bile liberal sol kanattan çok az destek görüyor. Biz Yalnız Yürümeyeceksin hareketinin kucaklanmasını büyük bir arzuyla talep ediyoruz. Baktığımızda çoğu noktada ortaklaşıyoruz. Feminist kimliğe sahip çıkma konusunda hiçbir çekincemiz yok. Sadece Yalnız Yürümeyeceksin olarak değil LiberFe olarak da birçok feminist örgütle dayanışabilmek isteriz.

Selime: Anlatılara bakınca kimilerinin hayatında bir dönüm noktası var, kimileri ise başından beri istemediği bir hayatın içinde olduğunu ifade ediyor. İmam Hatip’lerin tepkiyi artırması gibi. Başka hangi düşünsel kaynaklar var sence, o hayatları değiştirmeye teşvik eden?

Baskının büyük bir payı var. Mesela başörtülü olmayı tercih eden kadınların arasında, seküler ama geleneksel aileden gelenlerden daha özgür yaşayan kadınlar var. Hikâyelere baktığımda sorunun sadece İslam olmadığını görebiliyorum. Gerçek İslam bu değil anlamında söylemiyorum. Türk aile yapısını sorunun kaynağı olarak görebiliyorum. Kadınlar buna daha soft bir şekilde maruz kaldıklarında bunun üstünü babasının kızı olmakla, sevimli gözüken bir sürü şeyle örtebiliyor. Türk aile yapısının hastalıklı diyebileceğim yanları var. Benim annem Marmaris’te büyümüş, ailesi inançlı değil, durumları müsait olmasına rağmen babası kesinlikle üniversiteye göndermiyor, köye dönsün gözünün önünde olsun, çalışsın istiyor. Asla erkek kardeşe verdiği sevgiyi ona vermiyor, önemsemiyor. Kadın ailenin eşyası gibi, istediğin yere koyacaksın orada çalışacak, bir işin varsa onu görecek, erkek gibi boş boş oturmayacak, bir ev işini yapacak hep. Eninde sonunda evlenecek. O güne kadar da 30 yaşına da gelse babanın kuralları neyse ona uyacak. Bu algı sadece muhafazakâr ailelerde yok. Ama yeni nesilde muhafazakâr kadınlar dahi yıkıyor artık çizilen bu sınırları.

Selime: İkili yaşam mevzunu konuşalım. Aileye açık olmak – olmamak. Biz cinsel yönelim için açık olma konuşurken.

Biz de bu konudaki benzerlikler üzerine bir şey yapmak istedik. Bu konuda mini belgeseller çekmek istiyoruz. Başörtüsü konusunda ikili bir hayat yaşayan bir kadının, cinsel yönelimini ailesinden gizleyen başka bir bireyin günlük hayatından kesitleri aynı projede gösterebileceğimiz kısa filmler gibi. Günlük hayatın akışında eve dönüşü ele alabilir örneğin.

Selime: Neyi ikili yaşadığın bir yana iki tarafa dair de bir sürü önlem almayı da gerektirecek bir süreç, destek nasıl alınabiliyor?

Çok da destek almıyorlar, yalnız mücadele ediyorlar. Hikâyeleri ilk okuduğumda beni çok cesaretlendiriyordu. Hepsi gözümde birer süper kahramandı. Hâlâ öyle. Çok zor çünkü. “Arkadaşlarımlayken açığım eve gidince başörtüsü takıyorum”dan ibaret olmuyor. Koskoca mahallen, bütün çevren, ilkokuldan itibaren etrafındaki arkadaşların, İmam Hatip’e gittiysen bir okul dolusu daha bu çevreden insan var hayatında. Sonra birden başka bir hayat yaşamaya başlıyorsun ve öteki tarafta alıştığın şeyler, sohbetler, esprilerinde bile dini referanslar vb. Diğer hayatında başka bir kişilik yaratıyorsun, başka kalıplarla rahat etmeye ya da başka bir jargon kullanmaya başlıyorsun. Bir sosyal medya hesabı muhafazakâr karakterde diğer hesabı tamamen bambaşka olan bir arkadaşım var. Mesela başka bir arkadaşım Whatsapp’a başı açık fotoğrafını koymak istiyor ama ailesi görsün istemiyor. Tüm sülalenin numaralarını ezberliyor ve kaydetmiyor onları çünkü sadece kayıtlı olan kişiler görüyor Whatsapp’ta fotoğrafını.

Selime: Sana anlatarak senden dayanışma alıyor. Sana, arkadaşlarına anlatmak da kolay değil.

Her zaman arkadaşlar da o kadar cesaretlendirici davranmayabiliyor; yadırgayabiliyorlar. O kadar destek olamayabiliyorlar. Bu süreci destek almadan yaşayan çok insan var. Bu hikâyeler o yüzden çok önemli. Hakikaten yalnız bırakmayan bir yanı var hikâyelerin.

Selime: Sizin açınızdan en önemli kazanım ne oldu?

Çok büyük bir manevi tatmin! Kendi gücümüzü fark ettik, çok küçük şeylerle değişim yaratabiliyoruz onu fark ettik. Biraz daha çabalasak çok daha fazlası olabilir. Tetikleyici oldu, kadın hareketi zaten böyle büyüyen bir şey. Hikâyeler üzerinden açılıyor bilinçler, yalnız olmadığını görüyorsun. Sadece hikâye okuyarak demek istemedim, bir acıyı paylaşıyorsun örneğin, bu sözlü olarak oluyor çoğunlukla; kadın olmaya dair tecrübelerini paylaşıyorsun. Kendi tekdüze, normal sandığın hayatında aslında birçok ihlale maruz kaldığını fark ediyorsun. Paylaştıkça somutlaşıyor ve bunlar üzerinden düşünceyi, mücadeleyi yaratıyorsun. Çok feminist bir eylem Yalnız Yürümeyeceksin hareketi. Her feministin de sahip çıkmasını bekliyoruz bu yüzden.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.