25 Kasım’lara, 8 Mart’lara, o eylemlere ilk kez gelen kadınları düşünüyorum. Bir daha eskisi gibi olmuyor. Çok güçleniyor ve bir daha gözü kulağı o eylemlerin olacağı toplulukları arıyor. O yüzden güç veren şeyin kendisi, başardığımız şeyin kendisi her şeye rağmen bütün bu baskıya, otoriteye, şiddete rağmen birlikte verdiğimiz o fotoğraf.

Bu sene İstanbul’da 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddete Son gününde 25 Kasım Kadın Platformu’nun yapacağı eylem engellenirken, 226 kişi yoğun bir devlet şiddetine maruz kalarak gözaltına alındı. Platformun çağrısıyla #polisşiddetinetanığım etiketiyle yaşatılanlar sosyal medyada paylaşıldı. Polis şiddeti hakkında suç duyurusu yapılması için kadınlara çağrı yapıldı. Kadın Savunması’ndan Fulya Dağlı, Kırkyama Kadın Dayanışması’ndan Tülay Korkutan ve bağımsız feminist Seher Kalkan da gözaltına alınanlar arasındaydı. Türkiye’de on yıllardır yenilenerek devam eden İstanbul 25 Kasım Kadın Platformu’nda da birçok yıl gönüllü olan Fulya, Seher ve Tülay ile 25 Kasım 2022 İstanbul’u ve bu vesileyle kadın hareketinin gündemi, örgütlenmesi üzerine konuştuk:

Öncelikle 25 Kasım Kadın Platformu’nu tanıyalım? Nasıl bir yapısı var? Platform içinde parti, sendika, karma siyasi örgütlenmelerin kadın grupları, kadın örgütlerinin yanı sıra tek tek bağımsız feministler de yer alıyor. Karar alma süreçleri nasıl oluyor?

Tülay: 25 Kasım Kadın Platformu İstanbul’da uzun yıllardır var. Ben aşağı yukarı 10 yıldır aktif görev alıyorum. Gerçekten de yıllar içinde epey bir yol alındı. Feminist mücadelenin ve kadın hareketinin geldiği seviye de orayı etkiler bir noktada duruyor. Genelde karma toplantılarda, ittifak alanlarında, platformlarda; hiyerarşik, rekabetçi, kendi sözünü ve ideolojik hattını ısrarla savunan ve orada yer almasını hedefleyen bir yapı olur maalesef. 25 Kasım Kadın Platformu bunu aşalı çok zaman oldu. Bu tespit sadece 25 Kasım Kadın Platformu için değil, Kadınlar Birlikte Güçlü ve yan yana geldiğimiz çeşitli oluşumlar, zeminler için de geçerli. Bu zeminler, her bir katılan kadının kendisini iyi hissettiği, oradaki sözünün ve önerisinin kıymetli olduğu, birbirimizle çok açık ilişki kurduğumuz, tartışmalarda birbirimizin önünü tıkamadığımız, çeşitli rekabetçi duygular ve kodlarla hareket etmediğimiz zeminler. Tabii ki politika konuşuyor ve tartışıyoruz. Çeşitli ayrımlar olabiliyor ama en nihayetinde 25 Kasım’ı birlikte en iyi şekilde örgütlemek, olabildiğince sözümüzü söylemek, pankartımızı açmak, sloganımızı atmak, bunların yol ve yöntemlerini bulmak önceliğimiz. Önceliğimiz 25 Kasım’ı en iyi şekilde birlikte örgütlemek olduğu için, 25 Kasım Kadın Platformu kadınların kendi sözünü rahatça söylediği, hiyerarşi kurmadığı, rekabetçi kodlarla davranmadığı, kadın dayanışmasının gerçekten hissedilebildiği alanlardan bir tanesi. Benim için öyle, her gittiğim toplantıda yeni bir şey öğreniyorum ve kadın dayanışmasının, feminist dayanışmanın beni çok daha güçlü hissettirdiğini düşünüyorum. Bazen 10 dakikada bir şey örgütleyebiliyoruz, bu da başka bir duygu; ortaklaşmanın hâli. Politik olarak da feminist mücadelenin geldiği seviyenin platformu esastan etkilediğini de tekrar vurgulamak isterim.

Fulya: Burada konuşanlar arasında feminist hareket, kadın hareketi içerisinde yer alan en genciniz benim. Bu kısa deneyimde dahi olumlu gözlemlerim oldu. Sanırım 2015-16 yılları arasında platforma henüz üniversitedeyken katılmaya başlamıştım. 2017’de, biz Kadınlar Birlikte Güçlü çalışmasına başladıktan sonra platformun niteliği, içeriği ve birbiriyle ilişki kurma biçimi de olumlu yönde değişti.

Herkesin kendi politikasını ön plana çıkarması yerine gerçekten asgari müştereklerde bir araya gelebildiği bir zemini deneyimleme fırsatım oldu. Birbirini ikna etmeye çalışarak karar alan, aksi durumda yol veren, temel odağı kadınların en geniş şekilde bir araya gelebildiği ve kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerine karşı, şiddet ve cinayetleri pekiştiren politikalara karşı ve bu mücadelenin önüne set çeken her ne varsa ona karşı kadınları biraradalığa çağıran bir örgütlenme zemini.

Seher: 25 Kasım güçlü bir platform çünkü ittifak zeminini hep genişletmeye, geliştirmeye çok açık bir yapılanma oldu. Bu da Kadınlar Birlikte Güçlü ve öncesinde Kürtaj Haktır, Gezi, Kadın Cinayetlerine Acil Önlem gibi platformlardan öğrendiklerimizle ilerlediğimiz, yol aldığımız bir süreç.

Değinildiği üzere karar alma süreçleri de neredeyse bir yatay örgütlenme modelini baz alarak, oy yöntemi ile değil de birbirimizi ikna ederek, mümkün olduğu kadar tartışmaları sonuna kadar tüketmeye çalışarak ya da o anki gündemle kadın hareketinin derdini en iyi anlatacak söz, cümle neyse onu ifade etmenin bir yolunu bulmaya çalışarak oluyor. Birlikte yol alırken bu araçlar her zaman güncellenebiliyor, her katılan yeni insanın başka bir katkısıyla eylemliklerimiz de çeşitlenebiliyor, sözümüz de yenilenebiliyor. Çevre hareketinden LGBTİ+ hareketine kadar, kent hareketinden sol-sosyalist hareketlere kadar çok geniş bir zemin burası. Feminist örgütlenmeler ve bağımsız feministler etkin olarak yer alıyorlar. Yenilenmeye de çok açık, yeni bir hareket olmaya da çok müsait bir alan. O yenilik, tabii hareketin güçlenmesine bağlı olarak her katılan kadını başka bir şekilde güçlendiriyor.

25 Kasım her yıl yenilenen bir platform, açık çağrıyla gruplar da genişliyor. Buna rağmen hâlâ 25 Kasım Kadın Platformu’nda yer almayan, ayrı eylemini örgütleyen gruplar var. Buna ilişkin bir öngörünüz, temenniniz var mı?

Fulya: Biraz üzücü tabii çünkü belli bir aşamadan sonra -ki bence feminist hareket, kadın hareketi o aşamayı çoktan geçti- bu ortaklık zeminlerini birlikte örgütlemek gerekiyor. Kadın düşmanlığı ile, şiddet politikalarıyla, cezasızlık politikalarıyla karşımıza dikilen iktidarlara, rejime, devlete karşı bir araya gelen bu zemini, hareketin ve kadınların çıkarını önceleyerek güçlendirmek gerektiğini düşünüyorum. 25 Kasım Kadın Platformu’nun, asgari müştereklerde buluşma kaygısı duyan ve bu duygu, bu politik yaklaşıma sahip çıkarak gelen kişi ve örgütlere kapısı bence daima açık. Ama aksi yöndekine de bence açık olmasın. Eğer ki hattı, gayesi; kendi küçük-büyük örgütlenmelerinin ya da kişisel politik fikirlerinin öncelenmesi ise o halde zaten iyi ki bu zeminde bir arada değiliz. Onun da bir yararı olmazdı; ayrı ayrı yerlerden muhakkak birbirimizi bir şekilde beslediğimiz anlar da olur, oluyor.

Tülay: En nihayetinde 25 Kasım platform olarak her yıl kendisini yeniliyor. Ama bu, her yıl en başından, yeniden başlamak anlamına gelmiyor. Oradaki o kültür, ilkelerimiz; birlikte politika yapma, yol yürüme, iş yapma halimiz gibi konularda da aktarımını tarihten alıyor. Mesela platform eylemlerinde ortaklığımızı öne çıkarıyoruz, grup imzalı döviz taşımıyoruz. Mor rengi öne çıkarıyoruz. Döviz ve pankartlarımızda femina işaretini kullanıyoruz. Bu hukuku yalnızca 25 Kasım, 8 Mart gibi büyük eylemler için değil; Şebnem Korur Fincancı, Aysel Tuğluk için yaptığımız eylemler gibi bütün eylemler için de kurduk. Bunu önemsiyoruz, bu ilkesel hale gelmiş durumda.

Geçen sene platforma katılan bir grup tarafından 25 Kasım eylemine kızıl bayrak ve grup imzalı dövizlerle gelinmesi konusunda bir öneri geldi. Platformdaki farklı gruplardan kadınlar ve feministlerin bu öneriye yaklaşımları şu oldu: Burası artık bu tartışmayı geride bıraktı. Bizden de önce kadın arkadaşlarımız, feminist arkadaşlarımız platformu bu noktaya getirdi.  Bu bizi geriye götürür.

Yine de; bayrakla, imzalı dövizlerle geldiler ama kendini o bütünün, o platformun bir parçası olarak var etmemiş oldular. Orasının tarihsel bir yaklaşımı, ilkesi, ilkesel anlamda mücadeleyi getirdiği bir seviye var. O seviyeyi geriye düşüren bir yaklaşımın kendisi orada olamıyor zaten.

25 Kasım Kadın Platformu feminist bir örgütlenme, feminist bir platform değil ama anti-feminist de değil. Orada kimse anti-feminist propaganda yapamaz.

Seher: 25 Kasım Kadın Platformu çok geniş bir zemin. Her zaman gelecek olan her yapıya kapısı açık fakat yıllardan beri oluşagelmiş birtakım ilkeler, bir hukuk var. Gelebilecek tüm yapıların, kişilerin o hukuku gözeterek, platformun tükettiği tartışmaları yeniden gündeme getirmeden, o zemini geriye çekmeden, mümkün olduğu kadar katkı sunarak gelmesi bütün kadın hareketinin bekası açısından makbul olan.

Bu faşist iktidara karşı ne güzel ki yıllardır emek emek işlediğimiz bir platform var. Kadınlar Birlikte Güçlü var. Hepimiz yeri geliyor birtakım sözlerimizden, feminist ilkelerden, farklı gruplar kendi durdukları yerden birtakım feragatler etmek zorunda kalıyor. Böyle yol alıyoruz zaten, böyle büyüyoruz, böyle canlanıyoruz, böyle yenileniyoruz. Gelecek olan gruplar, cesaret ederek bunu göze alıp gelmek zorundalar. Göze alamadıkları için gelmemeyi tercih ediyorlar. Yoksa 25 Kasım Kadın Platformu’nun da, diğer yapıların da zeminini genişletmek üzere hedefi var, olmalı da.

Gelelim 25 Kasım 2022’ye. Bundan önceki yıllarda Taksim yasağına rağmen kadınlar bir araya gelmeyi başarmışlardı. Ve 25 Kasım’da Taksim İstiklal Caddesi dışında devletin eylem yasağı yoktu. Bu sene devlet güçleri kadınların toplanmaması için ellerinden geleni yaptı. Bu sene ne değişti?

Fulya: Yalnızca 25 Kasım’a saldırı biçiminden değil ama buraya uzanan, iktidarın kadın politikaları ya da kadın düşmanlığı açısından hep beraber gözlemleyebileceğimiz bir seyri var. Daha yakın tarihten baktığımızda İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, açıktan ‘ben kadınları korumayacağım, bu yükümlülüğümü terk ediyorum, benim iktidarımın altında devletin de böyle bir yükümlülüğü yok’ demek. Ve bunu yaparken de LGBTİ+’ları ya da makbul olmayan kadınları hedef göstererek yapıyor.

Erdoğan rejiminin yıllar geçtikçe kadınları şeytanlaştırma ve “terörist”leştirme, makbul dışı ilan etme ve kadınlara yönelik devlet ya da en genel erkek şiddetini de bu yönden meşru göstermeye çalışma siyasetini, politik olarak “kutsal aile” çerçevesinde; gündelik hayatta ve mücadele alanında ise fiziksel saldırı şeklinde gözlemledik. Ve şimdi “Türkiye’nin kader anı” denilerek gidilen bir seçim süreci var. Buraya giderken seçim kartlarının -yalnızca bir seçim olduğu için değil, rejimin devamının garantileneceği ya da bunun artık mümkün olmayacağının gösterileceği bir süreç olduğu için de- hepsini yavaş yavaş oynamaya başladığını düşünüyorum. Daha önce de yaşadığımız gibi İstiklal’de bomba patlatıldı… Ancak bu eylem iktidarın hedef gösterdiği kimseler tarafından sahiplenilmedi. Orada daha kirli kumpaslar döndüğü çok belli. Hemen ardından bir savaş harekâtı başlatıldı Suriye-Irak hattında. Ve bunlarla beraber 25 Kasım sürecine girdik. Güç gösterisine ihtiyacı vardı ve burada biz kadınları ve LGBTİ+’ları seçtiği çok açık.

Platform, her türlü riski ve ihtimali göz önüne alarak bir örgütlenme yaptı. Sadece başarılı bir 25 Kasım geçirmek, her şeye rağmen toplu bir fotoğraf vermek için çalışmadı. Devamında gözaltı, polis şiddetiyle baş etme ve birbirine sahip çıkma konusunda çok iyi örgütlenen bir süreç geçirdik ve geçirmeye devam ediyoruz.

Seher: Gerçekten o tanık olduğumuz şiddet yıkıcı, evet ama ben de gözaltındayken o anda istediğim tek şey bir şekilde o telefona ulaşmak, Twitter’ı açıp -bir pankart sallandırılacaktı- o kalabalığı ve o pankartı görmekti. O pankartı gördüğüm an ne açlık, ne ağrı, ne susuzluk hissettim. Gözaltındayken sadece o anı görmek istedim çünkü ihtiyacım olan tek şey oydu.

Bu arada bütün eylemlerde bir araya gelme halinin bir kere daha çok önemli olduğunu fark ettim. 25 Kasım’lara, 8 Mart’lara, o eylemlere ilk kez gelen kadınları düşünüyorum. Bir daha eskisi gibi olmuyor. Çok güçleniyor ve bir daha gözü kulağı o eylemlerin olacağı toplulukları arıyor. O yüzden güç veren şeyin kendisi, başardığımız şeyin kendisi her şeye rağmen bütün bu baskıya, otoriteye, şiddete rağmen birlikte verdiğimiz o fotoğraf. İçerideyken ‘umarım şu an bir yerlerde o kalabalık dağılmamıştır, umarım bir yerlerden akıyordur o meydana insanlar ve umarım pankart sallandırılmıştır ve o sloganlar atılıyordur’ diye geçirdim içimden. Tek istediğim şey buydu ve ilk telefonu elime alır almaz da açıp görmek istediğim o fotoğrafı gördüğümde çok mutlu olmuştum.

Tülay: Türkiye’deki hem feminist mücadele hem kadın hareketi en önemli dinamiklerden, en önemli muhalefet hattını kuran bir yerde duruyor. Bugün hangi muhalefet bu iktidarı geri adım attıran bir noktada duruyor? Kadın hareketinin, feminist mücadelenin böyle bir farkı var. Biz kadınlarla bağ kurabiliyoruz. Sözümüz birçok yere yayılabiliyor hem dünya çapında hem de Türkiye’de. O yüzden de çok ciddi de bir tehdit aslında iktidar açısından.

Biz bugün Taksim demeseydik bile 25 Kasım yine yasaklanacaktı. Kadıköy’deki eyleme de saldırdı. Şu an bunlar gidecekler demiyorum ama 20 yıllık iktidarları sarsılıyor. O yüzden de topyekün bir saldırıya geçmiş durumdalar. Ben mesela gözaltına alındım, evet ters kelepçe ile de alındım; daha öncekilerde de çeşitli şiddet biçimlerine maruz kaldım. Onları normalleştirmek anlamında söylemiyorum ama bu 25 Kasım’da fark vardı gerçekten. Muhtemelen İçişleri Bakanlığı’nın özel emri ile, direkt sindirmek üzerinden harekete geçti devlet güçleri. Kameraları uzaklaştırdı, karanlık yerlere çekmeye çalıştı, ablukaya aldı, sıkıştırdı, nefes aldırmadı. Özel bir teyakkuzdalardı yani; direkt yıkmak, sindirmek, kırmaktı bir daha kimse sokağa çıkmasın diye. Ama bunlar gerçekten de kalın kafalılar, anlamıyorlar. OHAL’de kadınlar sokağa çıkmış, geçtiğimiz dönem Kobani Savaşı’nda sınıra gitmiş bu kadınlar. Biz barış istiyoruz diyerek oradaki kadınlarla dayanışmak için Cizre’ye gitmiş savaşın en yoğun halinde.

Kendi rejimlerini korumanın yanında faşizmin kendisi kurumsallaştı ve buradan ilerleme hattını seçtiler. Zaten epeydir bunu yapıyorlardı ama çok başarılı olamadıkları noktalar vardı. Şu an 2023 önemli bir seçim; kader yılı, finale doğru gibi bir sürü tarifler var. O anlamda da kadınların sözü ve sokakta olma hali, her şeye rağmen iktidarı sarsan önemli bir hat olarak, önemli bir muhalefet, dinamik olarak duruyor.

Feminist Gece Yürüyüşü’nde bir döviz vardı, üzerine bayağı konuşulmuştu: “Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla”. Hem sözün hem de kalabalığın kendisi gerçekten her bir kadına, -ben kendim için de diyorum, temas ettiğim buradaki bütün kadınların da öyle hissettiğini düşünüyorum- bize iyi geliyor. Bir taraftan kazanımlarımıza saldıran, bir taraftan sokağı sürekli daraltan bu her türlü baskı sadece kadınlara, kadın hareketine dönük de değil gerçekten. Şu anda iktidar birçok alana da saldırıyor: Kürt halkına da saldırıyor, en küçük bir işçi eylemine de saldırıyor. Ama buradaki özel yan, bu seneki 25 Kasım planı kalabalık görüntü verilmesin üzerineydi. Bize her sene Valilik yasak çıkartırdı, yasaklandı derdik ama biz orada toplanırdık; yıllardır öyle en azından. Ve sonra çeşitli davalar açardı, oraya gelenleri tespit ederdi vs. ama biz orada toplanırdık, yine kalabalık olurduk. O kalabalık sadece eyleme gelenleri değil; Türkiye’deki birçok noktada birçok kadına güç veriyor, iyi hissettiriyor. Bence bizim tekrardan bu kalabalık görüntüyü vermemizden, o görüntünün kendisinin de Türkiye’de var olan toplumsal muhalefete ya da AKP karşıtı siyasete güç, umut vermesinden korktular ama yine yapamadılar. Yine bulunduğumuz her yerde, birlikte sözümüzü söyledik.

Nereden, nasıl alındınız? Neler yaşadınız, deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz?

Tülay: Biz aynı yerdeydik. Özel olarak ablukaya alıp sıkıştırdılar ve oradan tek tek kadınları saçlarından çekerek aldılar. Tabii Fulya’nın maruz kaldığı çok ayrı bir şiddetti. Amir ile avukat olduğu için konuşmaya çalışıyordu. Ben avukatım ve böyle yapamazsınız demeye çalışıyordu. Bunu demeye çalıştığında özel olarak hedef alınmış oldu. Onu özel olarak yere yatırıp şiddet uyguladılar, saçlardan tuttular, ters kelepçe yaptılar. Biz Fulya’yı arabada gördüğümüzde kötüydü, ona rağmen ters kelepçeliydi ve saatlerce bekletildi hastaneye kadar.

Fulya: Bizim ekip “Bu haksız bir gözaltı ve şiddetle bize saldırıyorsunuz ve böyle bir gözaltı yapamazsınız, biz birbirimize sahip çıkıyoruz” şeklinde yan yana duruyordu. Polisin kadınları bayağı döve döve alma hali vardı. Bir süre sonra bu muamele çok görünür ve kabul edilemez bir hale gelmeye başladı. Tülay’ın söylediği şeyi de açıklayayım. Ben orada bir kadın olarak, bir feminist olarak eyleme gittim. Ben orada gözlem yapmak üzere bir avukat olarak bulunmuyordum fakat belli hukuksuzluklar başladığı an itibariyle aynı zamanda bir hukukçuyum ve buna da ses çıkarttım. Benden hemen öncesinde bir kadın arkadaşı bayağı saçından tutup sürükleye sürükleye götürdüler. Bir yandan da ben bu yoğun devlet şiddetine şaşırıyorum çünkü o an için bunu “gerektiren” bir şey yok. Kendim dövülürken de “tam olarak neden yaşanıyor bu” diye düşünüyordum. O sırada bir rasyonalite arıyorum. Tabii sonra kendime kızdım; faşizmden ne rasyonalitesi arıyorsun diye. Sonuç olarak bu amire de “avukatım, gözaltına alıyorsun ama işkence ile, kötü muamele ile bunu yapamazsın” dememe kalmadan vurarak savurdu beni, devamını biliyorsunuz zaten.

Tülay: Biz zaten ablukadayız, bir de aracın etrafına koridor yaptılar çevikten. Tam bilmiyorum çünkü siviller kafanı kaldırmıyor, eğerek götürüyor, görmüyorsun.

Seher: Bir de araçların gelmesi zaman alıyor ters trafikte olduğu için. O araçları engelliyorlar, orayı kesmeye çalışıyorlar. O arada, o beklediğimiz sürede de dövüyorlar.

Tülay: Sen o polisin yüzüne bakma diye eğerek götürüyor. O koridorun içerisinde beni yere yatırmadılar ama yere diz seviyesine getirdiler, diz seviyesinde alttan bir sürü el yüzüme vurdu o koridordan geçene kadar… Ve sonra Seher’i gördüm, arabaya dayamışlardı.

Seher: Beni kastederek “bunu ayırın götürün” dedikleri zaman endişelendim.

Slogan atmaktan hiç vazgeçmedik.

Senin gözünün önünde sürekli birilerini dövüyorlar, sürekli o dayağı görüyorsun ve gittikçe artan bir şiddet var. Bu çok kötü. Gittikçe dozu artıyor, sana geldiğinde az çok ne yaşayacağını biliyorsun ve dirensen de direnmesen de o dayağı yiyeceksin zaten. Daha sonra dahil olan bir sivil polis geldi o ekibe. “Direndiğiniz için dövüyoruz, direnmezseniz dövülmeyeceksiniz” gibi bir laf etti. Öyle bir şey yok. Direnirim direnmem, beni dövemezsin hiçbir şekilde.

Önümüzde seçimler var ve bu seçimler önemli olacak. Ne yapmak gerekir ve öngörünüz var mı? Genel anlamda feministler olarak ne yapmak gerekir?

Fulya: En genel olarak kadınların -zaten yapadurduğumuz gibi- isyanını, itirazını, itaatsizliğini basit bir sandıkta oy kullanmaya sıkıştırmadan, örgütlemeye, mücadeleyi güçlü tutmaya devam etmesi gerekiyor. Erdoğan gitmeli zaten ama Erdoğan kalsın-kalmasın, her iki durumda da kadınlar açısından hiçbir şeyin garantisi yok. Çünkü siyasetin de giderek sağa kaydığını, kendine sözde muhalefet diyenlerin de aileci politikalarla, sağ politikalarla, Kürt düşmanlığı ile, kadın düşmanlığı ile haşır neşir olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla kadınlar açısından bir parlak gelecek zaten yok ve bunun garantörü zaten kadınların kendisi; kadın hareketi, feminist harekettir. Dolayısı ile bu itirazı, mücadeleyi mümkün olduğunca daha örgütlü bir biçimde ortaya koymak gerekir. Bu seçim sürecini de belki bunun avantajı ve aracına çevirerek.

Keşke feminist hareketin, kadın hareketinin de tereddütsüz şekilde kendisini bir politik özne olarak ifade edebileceği; aynı zamanda tüm toplumsal muhalefet odaklarının aynı asgari müşterek söz ya da çağrının altında, birlikte ortak muhalefeti örgütleyebileceği bir şeye girebilse süreç hızlıca. Birtakım ittifaklar var; ağırlıklı olarak muhalefet parti ve örgütlerinden, sol-sosyalist örgütlerden oluşan. Kadınlar uzun süredir böyle zeminlerde eklektik bir şekilde olmayı tercih etmiyor. Böyle de olamayacağı çok açık. O yüzden kadınların, feminist hareketin de eşit bir politik özne olarak tanındığı bir hareket biçiminin örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Umarım toplumsal muhalefetin de kulağına bir şey kaçar buradan.

Seher: Yani istesek de istemesek de seçimi konuşacağız. Çünkü bir araya gelmeye, nefes almaya ihtiyacımız var. Bu seçimin aslında öyle bir işlevi var. Feministlerin hedefe koyduğu şey patriyarka ve 20 yıldır da kadın düşmanı, cinsiyetçi, homofobik, transfobik olan AKP iktidarının artık gitmesi gerekiyor ki biraz nefes alalım. Yoksa 6’lı masa bizim için bir umut değil, 6’lı masa tarz ve ton farklılıkları ile AKP’nin başka bir versiyonu. Bizim için nefes alma dönemi olabilir çünkü bizim için baki olan şey patriyarka. Hangisi neoliberal değil, neoliberal dalga içerisinde kadın emeğini iç etmeyecek hangi oluşum var orada, hangisi cinsiyetçi değil, hangisi militarist – milliyetçi değil, hangisi homofobik değil, hangisi savaş karşıtı? Bunları düşününce seçim sonrasında da bizleri nelerin beklediğini az çok biliyoruz, yani mücadele devam edecek; o dönemde de ama belki demokrasinin birtakım nüveleri ortaya çıkabilir, belki hukukta biraz temel ilkeleri hatırlarız, belki bu kadar dayak yemeyiz, olumlu bir dönem olabilir. Biz de nefes alıp yolumuza devam ederiz. 25 Kasım derken polis şiddetini değil de gerçekten erkek şiddetini konuşabilir hale gelebiliriz; 1 Mayıs’larda gerçekten kadın emeğinin yok sayılmasını, ucuz emek olarak değerlendirilmesini konuşabiliriz; 8 Mart’ta bütün kazanımlarımızın, haklarımızın nasıl hedef gösterildiğini, nasıl güçleneceğimizi konuşuruz. Ama bizim bir süredir konuştuğumuz şey; şiddet, dayak, gözaltı vs. Bugünleri de, kendi hattımızı da tarihi bir yol haline getirdi bu AKP rejimine karşı kendimizi güçlü tutmaya çalışırken. Dolayısıyla bizim gerçekten bağımsız bir hatta örgütlenmemiz, bağımsız feminist bir söz kurmamız gerekiyor. Yani politik olarak özne olarak kabul edilelim ya da edilmeyelim; iktidar tarafından da, üzgünüm ama muhalefet tarafından da.

Bu illa feminist bir aday üzerinden olmak zorunda değil. Biz daha önce yapmıştık, Seçim İçin Feministler Kampanyası’nda: Nasıl bir aday? Aday gösteremeyecek bile olabiliriz ama nasıl bir dünya tahayyül ediyoruz? Kadınlar yararına nasıl sosyal politikalar üretecek bir yönetim istiyoruz? Bizim taleplerimiz değişmedi, değişemiyor maalesef. İyileşmedi ki değiştirelim. Bu talepleri gerçekten yeniden gün yüzüne çıkarıp konuşulabilir hale getirmemiz lazım. Çünkü bir süredir gerçekten kendi sözümüzü söyleyemez haldeyiz, taleplerimizi ortaya koyamaz haldeyiz. Bunlar çok kenarda köşede kalmaya başladı. Bunu vesile bilip kendimize yakın durabilecek bir yeri destekleyerek belki, bilmiyorum ama bu taleplerimizi, şiddetsiz bir dünyayı nasıl kuracağımızı vs. gündeme getirecek söz kurmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bağımsız feminist bir söz, hat üzerinden ama. Dediğim gibi mücadele baki çünkü çok derinlere işlemiş bir sistemden bahsediyoruz, patriyarkadan bahsediyoruz. Dolayısıyla bugünden yarına bu iktidar gitti, yarın onun bir ton açığı ya da bir ton koyusu gelen bir iktidarla bitecek bir mücadele değil, bir dönem değil. Daha da güçlenmeye, daha da bir arada durmaya, yol almaya ihtiyaç var.

Tülay: Bugün, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın da 6’lı masanın da kadın hareketini görmeyen bir yerden hareket etmemesi lazım. Keşke Emek ve Özgürlük İttifakı bu zamana kadar feministlere, kadın hareketine çağrı yapsaydı. Oradaki varlığını, orada bir masada söz alma, aday gösterme anlamında değil; orayı gören ve bu zamana kadar ürettikleri değerleri, politikasını, hattını, nasıl bir ülke, nasıl bir yaşam istediğini gören bir politik hatta durabilirdi. Bunu yapmadı, yapmaya çalışırlar mı bundan sonra, bilmiyorum. Ama her koşulda kadın hareketinin ilkelerini, politikasını görmezden gelemezler. Çünkü kadınlar da hiçbir zaman “neyse bunlar gitsinler de, herkese tamamız” olmamıştır. Belki toplumsal olarak bir nefes alacağız ama her şeye de tamam diyemeyiz, dememeliyiz. Emek ve Özgürlük İttifakı patriyarkayı belki de delecek şeyler yapmayacak ama buna dair feminist sözü destekleyen nasıl bir politikanız var ya da adaylarınız kim, ilkeleriniz ne diye sormalıyız. Zaten Millet İttifakı’nın kendisi bizim politik olarak da yan yana gelemeyeceğimiz bir yer. Orası da ses çıkarttığı bir noktada durmuyor şu an. Bu seyirci kalma pozisyonundan çıkmamız lazım artık, bir şeyleri bekleme halinden çıkılması lazım. Burada da kadınların politik hattı, sözü yol gösterici olacaktır. Her şeye rağmen, ablukaya rağmen orada olma haline baksınlar.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Tülay: Şu an 25 Kasım geçti. Platform, suç duyurularını ve şiddet gören kadınların davalarını takip edecek. 25 Kasım bitti ama mücadelemiz devam ediyor.

Kadınlar Birlikte Güçlü olarak Büyük İstanbul Buluşması’na hazırlanıyoruz. “Önümüzdeki süreçte politikada kadınların, feministlerin sözü ne olacak, şu anki politik atmosfere biz nasıl bir cevap üreteceğiz, yolumuz ne olacak” gibi başlıklarda politik hattımızı kuracağımız bir buluşma olacak. Bunun hazırlıkları var.

Fulya: Kadınlar Birlikte Güçlü’de en son bir araya geldiğimiz toplantıda devlet şiddetini, erkek şiddetini, yoksulluğu, ekonomik krizi, vs. hepsini konuşup “aslında bunların hepsinin ortasında aile politikaları var” demiştik. Hem feministler olarak hem de feministlerin içerisinde yer aldığı kadın hareketinin her türlü zemininde, seçime giden süreçte ve sonrasında, ibreyi sağa doğru kaydırmış ve aile politikaları üzerinden kadınları yok sayan siyaset yapma biçimine karşı set çekmek üzere mücadele etmeye devam edeceğiz. “Aile değil kadınız!”, “Boşanmaları değil, cinayetleri engelleyin!”, “Varsa içerisinde şiddet, cinayet, tecavüz, batsın o aileleriniz, biz başka türlü dayanışma ağları kurarız!” gibi sözlerimizle mücadele etmeye devam edeceğiz.

Seher: Aileyi konuşmak zorundayız. Mecbur da bırakılıyoruz konuşmaya çünkü aile içinde yönetiliyoruz, aile içinde yok ediliyoruz, aile içinde yok sayılıyoruz. Kadın hareketi de bunu konuşuyor, son yapılan Sığınaklar Kurultayı’nda da gündemdi. AKP yıllardır yaptığı gibi aileyi inşa ediyor. Özellikle son yasal düzenlemelerle kadını iyice aile içinde tanımlayıp, oraya hapsetmeye ve hayatlarımızı yok saymaya devam ediyor. Ama biz her fırsatta “Biz, aile değil kadınız” diyoruz. İsyanımız da bu kadınlık hallerimizden geliyor, buralardan birbirimize güç veriyoruz. 8 Mart’ta da yine tabii ki bu hat üzerinden gideceğiz. Aileye isyanımızı, patriyarkaya isyanımızı söyleyeceğiz. Bu baskıcı şiddeti her türlü alet olarak kullanan iktidara karşı da feminist isyanımızı yükselteceğiz. Bunun yanı sıra yanı başımızda otoriterleşmiş Molla rejimine karşı bir İran isyanı var. Cesaret bulaşıcıdır; biz bu topraklarda cesaretimizi her geçen gün yenilemek, tazelemek zorunda kalıyoruz birbirimizden güç alarak. Abluka altına alınmış koca bir ülkeden kadınlar seslerini bizlere ulaştırmaya çalışıyor. Pek çok yerde dünyanın bütün otoriter rejimlerine karşı kadınlar ayaktayken, Türkiye’de de benzer bir süreç var. Buralardan da güç alıyoruz.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − seventeen =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.