“Arkadaşlık vardığımız kalıcı bir durum değildir. Yaptığımız bir şeydir. Sonsuzca değişen benliklerimizle müzakere ettiğimiz bir belirsizlik ve öğrenme sürecidir.” Kadınların birbirlerini hayatta tutma biçimleri, iktidarın nüfuz edemediği özgür bir oda yaratır.

“Korecede woori diye bir kelime var, ‘ben’ değil ‘bizi’ ifade etmek için kullanılır ve iki ya da daha fazla insan arasındaki birliktelik hissini anlatır. Woori sahip olduğunuz bir şey ya da bir karakter özelliği değil. İçine daldığınız bir atmosfer ya da yoktan var olan bir duygu da değil. Sizin inşa ettiğiniz bir şey. Woori karşılıklı bir ilgi ve özen sürecinden ortaya çıkar. Bu süreçte hediyeler ve jestler gibi küçük alışverişler olabildiği gibi ilgili ve düşünceli davranışlar ya da pratik yardımlar olabilir ve tüm bunlar karşılığında devasa bir şeye yol açabilir: Bir çocuğa bakmayı teklif etmek ya da güvenli bir ev sağlamak gibi. Bu eylemler büyür. Karşılıklıdırlar ve onlara karşı özenliyizdir. Ne alıp verdiğimize dikkat etmek bildiğim kadarıyla arkadaşlığın erkekler tarafından yazılmış büyük felsefi tarihinde pek kayda değer değildir. Fakat tyrstı (trust’ı/güveni) kuran tam da budur.”[1]

En sonda söylemek istediğimi ilk sıraya alarak başlıyorum bu yazıya. Çünkü talip olduğum yolun geri kalanında bazı engebeler var ve bu alıntının güven verici, hafif ışığı burada kalsın istiyorum. Arkadaşlık hakkında konuşmak; bir kendine, bir tarihe, bir toplumsal kalıplara dönüp dönüp bakmak çok kolay değil. Bu ilişki biçimine mercek tutmak, doğru bildiklerimizi bozma, en eski anılarımıza bile uzanma kudreti taşıyor ve deneyimler “ama”sı ile eşikte bekliyor. Kötü Arkadaş ise bizden, bu duygulara rağmen bir dikkat ve açık fikirlilik talep ediyor: Öğrendiklerini, tekrarları, suçlulukları ve idealleri biraz kenara bırakıp gerçekten ne olup bittiğine bir bakmak istemez misin?

Duygular Sözlüğü’nden de bildiğimiz Tiffany Watt Smith bu kitapta, kadınların arkadaşlığının ve arkadaşlıklara dolanan duyguların hem mekânsal hem de tarihsel olarak değişen anlamlarına, görünümlerine ve pratiklerine eğiliyor. Metin, yazarınkiler de dahil olmak üzere birçok farklı hikâye (kitabı okumaya başladığında okurunkiler de onlara eklemlenecek) üzerinden ilerliyor. Zamanı ve farklı coğrafyaları kat ederek, kötü ya da iyi arkadaş olduğumuzu hissettiğimiz zamanlardaki duygularımızın sadece bize ait olup olmadığı sorusunu farklı biçimlerde soruyor.

Sorular arasında dolaşırken, arkadaşlıklardaki çatışmalar, ayrılan yollar, suçluluk ve yasla baş etmekte zorlandığımızda çoğunlukla en kolay yere sığındığımızı fark ediyoruz biz de: “sürtüşmenin olmadığı mükemmel bağ fantezisi”ne. Onun gerekliliğine. Bu fantezinin içindeyken “kötü arkadaş” rolüne bürünmek de daha kolay oluyor. Çünkü bu bir kaçış aynı zamanda; işleri becermekten fersah fersah uzak olduğumuza yeterince inanırsak, bizi çaba göstermekten, sorumluluktan ve elimizi kirletmekten koruma vaadi taşıyor. Anlaşmazlıklar, kurulan hayalleri hızlıca alabora ettiğinde böyle bir vaadin cazibesi çekici geliyor tabii; kafamız karışık, ama yine de vakur davranmak, haklılığımıza ya da suçluluğumuza tutunmak, öylece bırakıp gitmek yapılacak tek şey gibi hissediliyor. Susmak, anlaşılmayı beklemek, anlaşılmadığını düşününce biraz daha susmak, darılmak, yine susmak ve kaçınılmaz uzaklıkla apayrı düşmek. Oysa, arkadaşlık da birçok şey gibi, deneme-yanılma ve istikrarlı pratik gerektirir: “Arkadaşlık vardığımız kalıcı bir durum değildir. Yaptığımız bir şeydir. Sonsuzca değişen benliklerimizle müzakere ettiğimiz bir belirsizlik ve öğrenme sürecidir.”

Yazar, bir yandan arkadaşlığa bakmanın farklı olasılıklarının peşindeyken, bu olasılıkların içindeki kimi kanallarda, özellikle kadınların arkadaşlığını ayrıntılandırmak istiyor. Dolayısıyla metindeki kuvvetli sorulardan biri ataerkil bir toplumun içinde kadınların arkadaşlığının nasıl tarif edildiği oluyor. Genellikle küçümseyici bir mesafeden bakılıyor bu bağlara. Basit, boş ya da fazla duygusal bulunarak içi boşaltılmaya çalışılıyor. Ama bu tariflerin ardında gizlenmiş bir şey var: Kadın arkadaşlığı her şeyden önce “tehlikeli” bulunuyor. Kadınlar birlikte güçlendikçe ve arkadaşlıkları yoluyla özgürleştikçe erkekler için tehlike çanları daha kuvvetli çalıyor. Bu tedirginlik, birlikte yaşayan kadınları cadılıkla suçlanıp yakılabilir kılıyor. Lubunya aşkın olasılığı tüyleri diken diken ediyor. Zira ataerki için “kötü” olan arkadaşlık, aslında bizim için en hayati olanıdır: Sistemin onaylamadığı, kurumsallaşmamış ve denetlenemez bir sevgi biçimi. Kadınların birbirlerini hayatta tutma biçimleri, iktidarın nüfuz edemediği özgür bir oda yaratır.[2]

Leslie Kern Feminist Şehir’de kentlerin kadınların kamusal alanda var olması ve bir araya gelmesine ket vuran biçimlerde planlandığını/yeniden yapılandırıldığını söyler. Kadınları ve kız çocuklarını esas olarak özel alan içinde tasvir eden tüm içerikler ise bu fikirleri dolaşımda tutmaya yarar. Konutlar, heteroseksüel çekirdek aileler düşünülerek inşa edilir, böylece kadınlar istismarcı ilişkilerin içinde sıkışmaya devam eder, gidecek alternatif yerler kolaylıkla bulunamaz. Bu mecburiyet, erkeğin ve sistemin kadının emeğine/sevgisine zahmetsizce el koymasını sağlar. Zor bela kurduğumuz “kendimize ait odalarımız” elimizden alınmak, tepemize yıkılmak istenir. Evet, ataerki kadınların arkadaşlığını ciddiye almaz, umursamaz belki ama çok önemli bir şey daha olur bu arada; ondan korkar. Çünkü, “eğer kadınlar, sevgilerinin, emeklerinin ve duygusal desteklerinin birazcık daha fazlasını arkadaş ağlarına adarlarsa -erkeklerin bildiği tek- sistem yıkılır. Bu üzerinde durulması gereken, hem aileyi hem de devleti ciddi olarak merkezden çıkaran radikal bir olasılıktır.”[3]

Feminist hareket ve pratikleri, arkadaşlık konusunda dolaşımda olan bu ataerkil yargılar ağında tarih boyunca büyük delikler açtılar; arkadaşlıktan beslendiler, onu çeşitlendirdiler, dönüştürdüler. Jacquline Rose, “feminizm belki de tüm politik hareketler içinde benzersiz bir şekilde taraftarlarının sadece karşıtları hakkında değil birbirleri ve kendileri hakkında da ne hissediyor ve düşünüyor olduğuyla sürekli uğraşmak zorunda kaldı.” diye yazar, Watt Smith ise onu şöyle tamamlar: “Bu uğraş bir dikkat dağıtma, kadınları karıştırıp onları yavaşlatmanın bir yolu olarak görülebilir fakat kadınlar birbirleriyle ilişkilenme yollarını açıkça ifade edip savundukça aralarındaki arkadaşlık ve dayanışmanın ne anlama gelebileceğine dair olağanüstü bir düşünce mirası yarattılar”. Bu biraradalık hâli, birbirimizi duyma, söyleme ve onarma ihtiyacımız, ataerkinin bize dayattığı o yalnızlaştırıcı rekabetin bugün hâlâ panzehiridir.

Fakat bu panzehir hiçbir zaman bir şişede hazır biçimde sunulmadı. Kadınların ve lubunyaların tarih boyunca birbirlerine verdikleri destek, arkadaşlık içinde yer alan bakım emeğine dair gittikçe sterilleşen anlatının çok ötesindeydi. Kimse orada değilken birbirlerinin yanında oluyor, bedenlerini iyileştiriyor, kanlarını, kusmuklarını görüyor, temizliyorlardı. Kamusal bakımın erişilir olmadığı yerde onlar vardı. AIDS ortaya çıktığında birbirleri için yine oradaydılar. Seçilmiş aileler en büyük destekçileri oldu. Ama buna rağmen, bugün hâlâ bir arkadaşın bakımını üstlenmek sistemin bürokratik duvarlarına çarpıp duruyor. Hastane koridorlarında ya da resmi formlarda bu emek görmezden geliniyor; çünkü arkadaşlık kurumlar tarafından “yeterince güçlü bir bağ” sayılmıyor.

bell hooks All About Love: New Visions from Community metninde bunun sebebini çok güzel anlatıyor ve iyileşmenin kolektif yanını bir kere daha vurguluyor: “Birçoğumuz çocukken, arkadaşlığın aile bağları kadar önemli görülmemesi gerektiğini öğreniriz. Oysa çoğumuz için kurtarıcı sevgiye ve şefkatli bir topluluğa dair ilk deneyim, arkadaşlıklar içinde ortaya çıkar. Arkadaşlıklarda sevmeyi öğrenmek, bizi güçlendirir ve bu sevgiyi aile ilişkilerine ya da romantik bağlara da taşıyabilmemizi mümkün kılar… Topluluk, bireylere -kimi zaman hayatlarında ilk kez- sevginin eylem hâli olan kabulü, bakımı, bilgiyi ve sorumluluğu deneyimleme imkânı sunar. Neredeyse hiçbir zaman, izolasyon içinde iyileşmeyiz. İyileşme bir birlikte olma, bir paydaşlık eylemidir.”[4]

Watt Smith Kötü Arkadaş içinde, arkadaşlığın birbirine bakmak ile sıkıca ilişkilendiği başka bir ihtimalden de bahsediyor; “o büyük evi satın almaktan”, yaşlanınca bir arada olmaktan. Doğrudan aileye atanan yaşlılara bakım verme işi için kuvvetli bir alternatiftir bu. Hatta arkadaşlarla olmanın getirebileceği yakınlıklar, yoldaşlıklar ve sevinç düşünüldüğünde çok daha iyidir belki. Fakat çekirdek aile ve çocuk üzerine kurulmuş planlara çomak sokabilecek bu ihtimal, hem yapısal olarak kösteklenir hem de “birlikte yaşayan yaşlılarla ilgili mutlaka üzücü bir şeyler vardır” gibi fikirler ile değersizleştirilir. Arkadaşlığın yaratacağı olası zorluklar, sanki aile içinde zorluk yokmuşçasına sürekli bir engel olarak öne sürülür. Bu duygu ve yargılar hepimizin benliğinin bir köşesine yerleşsin istenir. Yerleşsin ki düzeni sürdürebilelim.

Metin, arkadaşlığın zorluklarının da imkânlarıyla beraber ortaya saçılmasından hiç korkmuyor, bilakis istiyor bunu. Örneğin, birlikte yaşamanın getirebileceği küçük sinir bozuklukları, istenmeyen duyguların hiç ummadığımız zamanlarda ortaya çıkma ihtimali, bunları bastırmanın getireceği daha büyük patlamalardan bahsediyor. Arkadaşlığın kendiliğinden oluverecek bir şey gibi görülmesi, herkes için benzer şekilde gelişeceği varsayımı ve kimi zaman kolayca hafife alınması “başarısız” deneyimlerimize eğilmemizi, onlardan öğrenmemizi engelliyor belki. Oysa “çabanın ve başarısızlığın, fırsatlar ve hataların, yetersizlik ve alçakgönüllülüğün, deneyimsiz hissetmenin ama yine de denemenin hikayesi bu.”

Feminist arkadaşlığın kat ettiği yollar da benzer biçimde, dümdüz değildi; metinde bu yolun tümsekleri, yani zorlayıcı ama aynı zamanda ötekine dikkatle bakmayı gerekli kılan o kırılmalar da takip ediliyor. 1970’lerde Kadın Kurtuluş Hareketi’nin bilinç yükseltme gruplarına işçi sınıfından bir kadının, sınıfsal ayrımcılığa uğradığına dair itirazına değiniliyor örneğin. Bu bilmediğimiz bir şey değil; kadınlar arasındaki sınıf, ırk, cinsel yönelim gibi farklılıkları göz ardı etme riski taşıyan “kız kardeşliğin naif varsayımı”nı birçok feminist sorunsallaştırmıştır.[5] “Sara Ahmed, ‘biz’in ‘feminist kolektifin umut dolu göstergesi’ olduğunu söyler. Umut dolu ama hep erişilemeyecek kadar uzak olabileceği hissiyle birlikte. ‘Feminist tarihler biz olmanın zorluğunun tarihidir, bir feminist kolektifin parçası olabilmek için savaşmak zorunda kalanların, hatta feminist bir gayenin peşinde feminist bir kolektife karşı savaşmak zorunda kalanların tarihidir.”

Feminist politika tam da burada, bu karmaşanın ortasında; zor duyguları bastırmak zorunda kalmadan, farklılıklarla birlikte yan yana durmanın yollarını aramayı sürdürüyor. Bu arayış yanılmayı ve gerekirse her seferinde yeniden başlamayı göze almak da demek. Bize sunduğu en güçlü şeylerden biri ise şu: Çatışmadan korkma, çünkü o olmadan bir arada kalmanın yollarını bulmak mümkün değil.

Arkadaşlığın, üzerine düşünülecek binbir çeşit hâli var.[6] Arkadaşlık zor ve karmaşık. Arkadaşlık, bize ayna olabilecek birisiyle karşılaşma şansı kadar romantik. Dokunsak yanacağımız ya da bizi mutluluktan uçuracak bir sürü duyguya gebe. Savunmasız kalmak ve hayal kırıklıkları da arkadaşlığın tam içinde.

Ama bizi yine de bir arada tutan şey, inşa ettiğimiz küçük ritüeller, birbirimize verdiğimiz o sessiz güvenceler ve elimizdekileri masaya koymaya cesaret gösteren açıklıklar gibi görünüyor. Günün sonunda mesele, mükemmel bir bağ kurmak değil; kırılganlıkların ortasında birbirine nasıl destek olabileceğin, öteki için elinden neyin geleceği sorusu oluyor. Sadece bu soru bile arkadaşlığa dair sahici bir imkânı açığa çıkarabilir: Dağılmaya bu kadar meyilli bir dünyada birbirine tutunmayı seçmek.

[1] Tiffany Watt Smith, 2025, Kötü Arkadaş: Kadın arkadaşlığının yüzyılı (A. Göçmen, Çev.). Kolektif Kitap. (Özel olarak buradaki alıntı için kitapta verilen referans şu: Sang-Chin Choi ve Gyuseog Han, “Trust Working Interpersonal Relationships: A Comparative Cultural Perspective with a Focus on East Asian Culture”, Comparative Sociology Cilt 10, Sayı: 3, 2011, s. 380-412).

[2] Gültan Kışanak’ın “Umudun Koynunda Demlenen Arkadaşlık” yazısı bu “özgür odaları” somut örnekleriyle, ne güzel anlatır. Zor zamanları birlikte atlatmaya çalışmanın, “insani özelliklerini yitirmemek için” birlikte direnmenin, en kimsesiz anda verilen emeğin kıymetini, “arkadaşlığın koruyucu kalkanını”. (Arkadaşlık Üzerine (2025) içinde)

[3] Leslie Kern, 2020, Feminist şehir: Erkekler için yapılmış dünyada mekânı geri almak. (B. Sumer Aydaş, Çev.) Sel Yayıncılık.

[4] bell hooks, 2000, All about love: New visions. William Morrow.

[5] Bir örnek olarak: Audre Lorde, 2022, Bahisdışı kız kardeş (G. Noir & Y. Demirörs, Çev.). Otonom Yayıncılık. Yakın dönemdeki bir metin içinse: Aksu Bora “Birbirimize Yurt Olmak” yazısında bu tartışmaya değiniyor (Arkadaşlık Üzerine, 2025)

[6] Arkadaşlık; neye dostluk neye arkadaşlık dediğimiz, neoliberalizmin arkadaşlık ilişkilerinde yarattığı tahribatın nerelere uzandığı, kuir dostluğun imkânları ve yoldaş türlerle kurduğumuz ilişkiler gibi birçok farklı eksende tartışılıyor. Feryal Saygılıgil’in derlediği Arkadaşlık Üzerine (2025) kitabında tüm bu meselelere dair ayrıntılı tartışmaları bulmak mümkün.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.