Çiğdem Sezer tarafından kaleme alınan Hayat Pastanesi bir gençlik hikâyesi anlatıyor. Kırmaya çalıştıkları çemberlerin içinde kadınların seslerini duymamak olanaksız.

Edebiyat dünyasına Kanadı Atlas Kuşlar (1991) adlı şiir kitabıyla giren Çiğdem Sezer, şiir kitaplarının yanı sıra roman, kent monografisi, biyografi türünde yapıtlarıyla da okurunun karşısına çıktı. Çocuk ve gençlik edebiyatı alanında verdiği yapıtlarla yoluna devam etti.

Gençler için kaleme aldığı Hayat Pastanesi erkek kahramanların ağırlıkta olduğu bir roman ancak kırmaya çalıştıkları çemberlerin içinde kadınların seslerini duymamak da olanaksız.

Kitapta kadınlar, üniversite sınavlarında başarılı olamayan ve yeniden sınava hazırlanan 19 yaşında bir gençle, Ozan’la bağlantılı olarak okurun karşısına çıkıyor. Bir erkek çocuğu için “anne” hem kadın kimliği üzerine düşüncelerinin oluşmasında hem de kadınlarla ilişkilerini belirlemesinde oldukça önemli bir rol oynar. Bu yönüyle anne Güler’i değerlendirdiğimizde Ozan, her şeyden önce karşısında mutsuz bir anne görür. “Bir kez bile ağız dolusu güldüğünü görmedim. İnsanın annesinin mutsuz olması berbat bir şey!

Güler’i anlamak için “mutsuz” sözcüğünden içeri girmemiz gerekiyor. O; doğru dürüst sevilmeyen, şefkatle başı okşanmayan bir çocuktur. Babasından şiddet görür ve annesi bu şiddete seyirci kalır. Bu, yüreğinde babasından gördüğü şiddetten daha ağır bir yara açar. Annesi niye onu korumamış, ona kol kanat germemiştir?

O yıllarda yalnızca kaçıp sığınabildiği bir babaannenin varlığı ona güç verir. Babaannesinin bahçesi, kafasında onun sevgisi ve şefkatiyle birleşir.

Öğrencilik yıllarında üniversiteye gitmek istediği için meslek lisesini tercih etmez. Düşü, peyzaj mimarı olmaktır. Aslında istediği belki de babaannesinin sevgisini ve şefkatini koruyabilmektir. Ancak bu, hep düş olarak kalacak bir istektir. Babasının “adam gibi bir bölüm” olarak görmediği peyzaj mimarlığı onun gözünde bahçıvanlıkla eşdeğerdir ve bunun için de üniversiteye gitmeye gerek yoktur. Güler, bu karşı çıkışa boyun eğmezse ona sunulan öbür seçenek “babasının patronunun gerzek oğluyla evlenmek”tir.

Kızının meslek seçimi konusunda kendisine söz düşen kişilerden biri de anne olmalıdır ancak Güler’in annesi, kendi gerçeğinden hareket ettiğinde babasına hak verir: “Baban haklı kızım. Bak benim halime! Babası zengin. Oturursun evinde, hanımlık yaparsın. Benim gibi olmak mı istiyorsun?”

Annesi gibi olmak istemediği gibi yalnızca zengin olduğu için patronun oğluyla da evlenmek istemeyen Güler için önünde tek bir yol kalır: düşünden vazgeçmek. Bu, babasının karşı çıkmayacağı bir bölümü seçmesi demektir. “Bak Mahmutun kızına; hemşirelik lisesinde okudu, hemen başladı işe. Dünya maaş alıyor. O kadar söyledik sana da, gitmedin. Bari şimdi aklını kullan da, git o bölüme gir. Kolunda altın bileziğin olsun.”

Güler’in kolunda taşıdığı altın bileziğine boynunda taşıdığı altın bir tasma eşlik eder. Babası gider, kocası gelir dikilir başına. Kocası tarafından sevildiğini hiç hissetmediği gibi Ozan dışında kızı ve büyük oğlu tarafından da sevildiğini hissetmez. Yine de kendisini köle gibi onlara adar. İşti, evdi, çocuktu… Babasının egemenliğinden kocasının egemenliğine geçtiği bir dünyada, eş ve anne olarak ona yüklenen tüm sorumlulukları pek çok kadının yaptığı gibi sorgulamadan üstlenir. Annesi, kaynanası, arkadaşları ne yaptıysa onu yapar. Teslim olmak, kolaya kaçmaktır. Kolaya kaçar. Kimse Güler kırılmasın diye parmağını kıpırdatmazken o; komşum, kocam, oğlum, kızım… diye dört döner çevrelerinde. Sevilmek ve kendini değerli hissetmek, çocukken tohumları atılan duygulardır. Atılmayan tohumlar yeşermez. Güler; gidecek başka bir yer, yapacak başka bir iş arayacak özgüvene sahip değildir. Geriye yaşlanmak kalır ve yanlış yaptığını kabul etmek. Avuntusu “Annemm!” diye boynuna sarılan “Ben seni hep seveceğim.” diyen oğlu Ozan olur. Ancak oğluyla ilişkisinin de sağlıklı bir ilişki olduğunu söylemek zordur. Yüreği ilk aşkın heyecanlarıyla çarpan oğluna verecek umudu yoktur. Aşkın sonu evliliğe varacaksa… “Evdir, eşyadır, mutfak, banyo, bulaşık… İş gelir, paraya dayanır. O da sende yok. Bitmişsin sen oğlum, bitmişsin! Elin kızının da başını yakma.

Aşkın sonu evliliğe vardı, evlendi diyelim. “O zaman da altı ay, bilemedin bir yıl sonra baban gibi olacaksan, yine yakma derim kızın başını!Bu durumda ne yapmalıdır Ozan? Annenin buna da çözümü hazırdır. “Kal yanımda, ben bakarım sana.” Erkek, bakılması gereken bir varlıktır. Baba, koca, oğul… Güler’in bildiği başka bir gerçek yoktur. Üstelik o, eğitimli ve ekonomik özgürlüğü olan bir kadındır. Kadın, kurtuluşunun eğitimden ve ekonomik özgürlükten geçmediği bir dünyada zincirleriyle yaşamaya mı mahkumdur? İyi düşünmek, sorgulamak gerekir. Aşılamayan nedir?

Annesinden sonra Ozan’ın hayatında önemli bir yeri olan kişi İlkay’dır. İlk aşkı. İlkay, okurun karşısına hayatın kadınlar için kendisini yineleyip değil, yenileyip durduğu bir dünya umuduyla çıkar. Gastronomi öğrenimi gören genç kız, çevresindekilerin öğrenimini küçümsemelerine aldırmaz. İleride pastacılık üzerine uzmanlaşmak ister. Düşleri, bu doğrultudadır. Toplumda erkekle kadının yerini doğru belirlemekten yanadır. Ozan’la öncelikle bu konuda anlaşmak ister. “Ne sen emanet bürosusun, ne de ben koruman gereken bir paket. Bu konuda anlaşalım.”

İlkay, aşık olup on beş yaşında evden kaçan annesini hiç tanımaz. Annesinin birkaç yıl sonra Adana’da izine rastlanır. Bir pavyonda çalışmaktadır. Babasının kim olduğunu bilmediği bir çocuk dünyaya getirir ve onu yani İlkay’ı birkaç aylıkken yurda bırakır. Bir süre sonra ölüsü bulunur. İntihar olduğu söylenir. Dedesi, İlkay’ı kendi nüfusuna geçirir.

Ozan, bunları İlkay’ın ağzından öğrenir. Öğrendikten sonra aklından geçen düşünceler “Bilmemek daha iyi belki. Düşünmek gerekmez bilmeyince. Kafa yormak, anlamak gerekmez. Üzülmezsin de hem.” olur. Onun bilmek bile istemediği bu gerçeğin İlkay’ın omuzlarında nasıl bir yük olduğunu hesaba katmaz. Oysa söz konusu olan on beş yaşında bir çocuğun bedelini hayatıyla ödediği bir hatadan başka bir şey değildir. Ozan’ın ilk görüşte aşık olduğu güzel peri kızı, sanki buğulu bir aynanın ardındaydı da buğu silinince gördükleri onu başka bir İlkay yapmıştır. Ozan’ın “İyi mi olmuştu bu?” sorusuna verecek “Evet” yanıtı yoktur. Oysa ki o, birilerinin biçip diktiği gömleğin üzerine geçirilmesinden yakınmaktadır. “Birileri gömlekler biçip dikmiş, doğar doğmaz hoop üstümüze geçiriyorlar. Okula git, arkadaşını sev, eşyalarını paylaş, sonra yine okula git, şu saatte yat, şu saatte kalk, şimdi ye, şimdi yıkan, şimdi şimdi şimdi…” Ne yazık ki üzerimize geçirilen o gömlekler, yalnızca eylemlerimizi değil düşüncelerimizi de belirlemektedir. Ozan, kimsenin ona giydiremeyeceğini düşündüğü deli gömleğini aslında çoktan giymiştir. Sevdiği kız hakkında öğrendikleri karşısında “Bunların seninle bir ilgisi yok.” diyememiştir. Pavyona düşmüş bir annenin babası bilinmeyen çocuğu olmak, toplumun değer yargıları çerçevesinde tam da İlkay’la ilgilidir. İlkay’a biçilen gömlek lekelidir. Üstelik İlkay da Ozan’dan kendisini “bu biçimde” kabul etmesini beklemektedir. Yazar, Ozan’ın bu “lütuf”ta bulunup bulunmayacağı sorusunu yanıtsız bırakmıştır.

Çiğdem Sezer’in kaleminde hayat bulan bu hikâyenin ana kahramanı Ozan’dır. Ancak görünen o ki kadın sorunlarının çözülmediği bir dünyada o da eksik, yanlış, az yaşayacaktır. Ne annesinin mutsuzluğuna duyarsız kalabilecek ne sevdiği kızın herkesten saklamaya çalıştığı sırrına yüreklice ortak olabilecektir. Okura yine de kadınları önde ya da arkada değil, kendisiyle yan yana, eşit gördüğü konusunda umut vermektedir. Bu anlayış, onun/erkeklerin sorunlarını da çözebilecek anahtardır.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 × 5 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.