O koltuğu, şilteyi, divanı, kanepeyi ya da sandalyeyi o hale getirene kadar neden oturdu babalarımız başımızda?

Gülçin Aksoy’un  Sevdiğim Aile Mezarlığı’nı  görmek için, Perşembe Pazarı’nın hiç bilmediğim sokaklarını öğreniyorum; erkek merkezli bir toplumun, erkek egemen dükkânları, esnaf lokantaları, semt kıraathâneleri, cami avlusu, kamusal alanın, yazılı olmayan bir sözleşmeyle, -kadınların da buna dahil olduğunu düşünüyorum- kadın bedenini dahil etmek istemedikleri ‘yer’ olmayan ‘yer’ler buralar. İstanbul ölçeğinde bile bunu hissedebiliyorsanız, Anadolu’yu varın siz düşünün. Gençliğimde yaşadığımız evimiz, tam da böyle yaşayan bir yerdeydi. Sevdiğim Aile Mezarlığı çağrışım yapmış olsa gerek, bir sürü hâtıra üşüşüyor zihnime. Seçilen mekan itibâriyle sergi bana; kendi yaşanmışlıklarımla, kendini açmaya başlıyor, elbette farklı dertleri olabilir Aksoy’un… Ufak bir tebessümle sormak gerekirse, bu ülkede kadınların dertleri birbirinden ne kadar farklı olabilir? Ah AAh hakikaten…

Ve sergi mekânındayım. Babayı temsilen konulmuş, muhtemelen aile olabilmek için, yıpranmış koltuğun rahatlığını falan hiç düşünmeden, konumlanmam gereken yeri hemen anlıyorum, geçiyorum siyah şiltenin üstüne. Gerginim, gerildim, biraz vakit geçiyor. Mekânın dışındaki ağaçların, mekânın içinde silüetleri var. Şehir, mekânı sarıp sarmalıyor, mekân kendini şehirden koparıyor ve yettiği kadarını soyutlayarak içine alıyor. Duvardaki resimde trafik lambasını bir tanka benzetiyorum yoksa tankı trafik lambasına mı, neyse evde olduğumuzu hatırlıyorum, güvendeyiz… BAbA’mızın koltuğunun dibinde, üçgen kompozisyonun içinde, ‘A’h nasıl güvendeyiz. O koltuğu, şilteyi, divanı, kanepeyi ya da sandalyeyi o hale getirene kadar neden oturdu babalarımız başımızda? Hep güvende olalım diye. Hep söylerler anlayamayız, babasal kehânetin fazla buyurgan ifadesiyle; bAbA olmak zor! Hele kız babası, hele benim babam gibi; dört güzel kız bAbA’sı… İşte hayatımızı tersinden okunan şu metin gibi anlamaya çalışmasak, pek de bir derdimiz yok, çok şükür… Nazar değmesin diye mi konuldu şu kapının yanındaki nazar boncuğu, vallahi harika fikir… Babanın koltuğunun yanındaki ayakta duran Sema’nın resmi, anne temsili olabilir mi, hadi olsun. Şu anda gözümde tipik anne duruşu olmasa da (bendeki anne postürü şimdilerde bu duruşa daha yakın) ama o vakitler nasıl denir, “el pençe divan” dururdu cânım annem, nedense? Tastamam aileyiz. Bu da bir üçgen kompozisyon. “A” da bir üçgen kompozisyon. Ha bir de, ben tam beş kişinin ablasıyım, bakın şöyle yazmak istiyorum; AAAAAblA’yım yani ben, niye bunu düşündüm şimdi, hadi düşündüm, niye yazdım? Belki sonra konuşuruz…

Ağaçlar dokunuyor insana. Bir de üst kattaki farklı zamanlardan gelen, birbirinden bağımsız cümleler, anlamı veya ânı sabitleme diyen boş çerçeve var, bilemiyorum… İsteyen istediğini çerçevelesin diye vardır belki. Aslında bir sürü uçuşan cümlenin, o evde yaşayanların ortak belleği hâline gelmesi değil midir; aile olmak? Başkalarına çok anlamsız gelse de, tek bir kelime, o ailenin tarihi olabilir. Belli ki Aksoy; mekanla kurduğu ilişkide bunu sorgulamış, burayı sadece bir aile mekânı gibi kurgulamamış, orada bir aile gibi yaşamış, hatta hesaplaşmış, hissedilen çok güçlü bir bağ var burada… Mekânla, aile ile ya da bizzat bağın kendisiyle, yaşanacak ya da yaşanmış olan kopuşlar, yeniden düzenlenecek ilişkiler, belki kurulacak yeni bağlar ya da bağlara vedalar…

Gülçin Aksoy, beni tüm bu kavramlar, sorular, hayaletimsi geliş gidişler ile Zilberman Gallery’e uğurluyor, belli ki mekân, aklımı bir süre işgal edecek.

Ve Zilbarman Gallery’deyim. Karşımda duran “A”ya bakıyorum, nasıl bir “A” ile karşı karşıyayız. Bir kere pek havalı, ışıklar içinde ama gizemli, kendinden emin, güzel demek isterdim ama değil, maalesef yakışıklı, aslında bir fetiş nesnesi denilebilir, çünkü bildiğin erkek egosu nesnede cisimleşmiş sanki… Hemen altında konumlanmış, iki kadın manken eli, neyin temsili olabilir diye düşünmeye başlıyorum. Toplumsal inşâ çalışmasına tâbi tutulmuş, evrensel hikayelerin beden ve hareketlerini anıştırsa da imlediği farklı bir hikâye, hatta hikâyeler olabilir. Bu noktada, P. Bourdieu’yu hatırlıyorum, şöyle diyordu Eril Tahakküm adlı kitabında: “Tarihte neyin ebedi nitelikte ortaya çıktığını göstermek, sadece birbiriyle bağlantılı kurumlarca (Aile, Kilise, Devlet vb. düzeninde) gerçekleştirilen bir ebedileştirme çalışmasının ürünüdür ve tarihe doğalcı ve indirgemeci bakışın onlardan çaldığı ilişkiyi yeniden yerleştirmek, dolayısıyla da tarihsel eylemi eski haline getirmektir.” Bourdieu’ya göre tarih, bazı mekanizmalarla, gayritarihselleştirilebilinir. Tam da bu ve bunun gibi nedenlerle temsiller bütününe bakıp, kadın olarak var olduğumuz yerleri tespit etmek ve kendi hikâyemizi yazmak çok daha umut verici olabilir.

İktidarın baskısı altında ezilmeden, iki elin birbiriyle olası temasını görüyorum. Bu iki el tek bir bedene âit olabilir, insanın kendi ile temasını imleyebilir, zira kendini tanımadan, ötekiyle kurulacak ilişki sorunlu olacaktır veya toplumsal normları diskalifiye ederek, iki bedenin birliğini imliyor olabilir. Sağ tarafa baktığımda Sema’yı görüyorum, kendinden emin kadınları hep sevmişimdir.

Gülçin Aksoy, “A”nın hiyerarşisini bu mekanda Abla ve Aabi üzerinden sorgulamış. Dikey iki simetrik perdeye yatay olarak konumlanmış “Kadriye, Kezban, Nedret, Ayşen, Gülşen, Sema, Dilek, Nermin, Alev, Nalan” ile karşılaşıyorum. Belli ki hayatın koşturmasından kurtulabilmeyi başarmışlar, yan yana gelebilmek az şey değil bu zamanda… – Selam kızlar! Harika görünüyorsunuz, güçlü gözüküyorsunuz. Sanki uzun bir aradan sonra kavuşmuşsunuz, hAyAt’la da, ona şöyle söylüyorsunuz; -Nerede kalmıştık!

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.