Kadınlar eğitim alanında yalnızca güvencesizlikle değil, ev içinde olduğu gibi görünmeyen emek yüküyle de karşı karşıyadır. Öğrenci ve veli ilişkileri, projeler, sosyal faaliyetler, evrak yükleri, organizasyonlar, duygusal destek, sorun çözme, bakım ve düzenleme gibi yoğun bir iş yükü oluşturan ücretsiz işler çoğunlukla kadın çalışanların üzerine yıkılır.

Dünyaya bir kadının eli değse Zeyna!
Şöyle ağır bir halı gibi çırpılsa,
Tozlar havalansa.
Didem Madak
Kapitalizm, kadınların emeği üzerine kurulu bir düzendir. Bu yalnızca düşük ücretli, güvencesiz işlerde kadınların yoğunlaşmasıyla ilgili değil; çok daha derin, çok daha yapısal bir ilişkidir. Kadınların ücretsiz, görünmeyen, doğal kabul edilen emeği olmasaydı kapitalizm emekçileri ne bu kadar düşük ücretlere ne de bu kadar uzun çalışma saatlerine razı edebilirdi. Patriyarka tam da burada devreye girerek kapitalizmin ihtiyaç duyduğu eşitsizlikleri üretir, meşrulaştırır ve süreklileştirir. Sermayeye, böylesine düşük ücretler ve güvencesiz işlerle; evden çalışma, esnek çalışma, yarı zamanlı çalışma gibi uygulamalarla kadınlar üzerinden bütün bir çalışma alanını inşa edebilme fırsatı sunar. Kadınların “asli işleri” olan çocuk bakımı ve ev işleri gibi sorumluluklardan vazgeçmeden gelir elde edecekleri söylemiyle de pazarlanır bu uygulamalar.
Aile yılı ilanı, evliliğe teşvikler, “en az üç çocuk” söylemi, kürtajın fiilen yasaklanması, boşanmaların zorlaştırılması, LGBTİ+ nefretinin körüklenmesi, emekliliğin neredeyse imkânsız hâle getirilmesi, nafaka ve miras hakkı tartışmaları, annelik kutsamaları ve Diyanet’in cuma hutbeleriyle kadınlar baskılanırken; sermayenin muhafazakârlık ve patriyarkayla iş birliği pekişir.
Aile bu düzenin merkezindedir. Kadınların bakım emeği, ev içi işleri ve duygusal emekleri “sevgi”, “annelik”, “fedakârlık” gibi kavramlarla kutsanır ve karşılıksız bırakılır. Erkekler bu emek sayesinde iş gücü olarak yeniden üretilir; sermaye bu emek sayesinde maliyetlerinden kurtulur. Aile, kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülebilmesi için vazgeçilmez bir kurum ve ideolojik bir üretim alanıdır. Çocuklar aile içinde cinsiyetçi, hiyerarşik ve itaatkâr kodlarla büyür. Kız çocuklarına bakım, uyum ve fedakârlık; oğlan çocuklarına otorite, söz hakkı ve güç öğretilir. Bu kodlar okullarda yeniden üretilir. Eğitim sistemi yalnızca bilgi aktaran değil; cinsiyetçi, ırkçı, homofobik, militarist ve itaatkâr bireyler yetiştiren bir ideolojik aygıt olarak işler. Aileden okula uzanan bu hat, sistemin ihtiyaç duyduğu insan tipini üretir. Bu ideolojik üretim yalnızca nasıl bireyler yetiştirileceğini değil, kadınların emek süreçlerine nasıl dahil edileceğinin de zeminini oluşturur.
Kadın emeğinin sömürüsünde yalnızca çalışma koşulları değil; beden, cinsellik, aile, şiddet, itaat ve eşitsizlik iç içe geçmiştir. Erkek şiddetinin cezasızlığı, muhafazakârlık, din, heteroseksizm, ırkçılık, savaş politikaları; eğitim, medya ve yargı mekanizmaları bu sömürü düzeninin tamamlayıcı parçalarıdır. Bu ideolojik ve siyasal kuşatma, eğitim alanında ve kadın emeğinin örgütlenme biçimlerinde somut karşılıklar bulur. Eğitim alanı, kadınların istihdamda sayısal olarak en görünür olduğu alanlardan biridir. Ancak bu görünürlük eşitlik anlamına gelmez. Kadınlar yönetici pozisyonlarda hâlâ istisnadır; rektörlerden okul yöneticilerine kadar karar mekanizmaları büyük ölçüde erkeklerin elindedir.
Kadınların iş yerlerinde taciz, mobbing ve ayrımcılığa maruz kalması, şiddete uğraması, çalışma koşulları açısından ciddi bir dezavantaj yaratmaktadır. Eğitim Sen’in “Eğitim ve Bilim Alanında Kadına Yönelik Şiddet Araştırması”na göre, ankete katılan kadınların yüzde 63’ü psikolojik şiddete, yüzde 61’i mobbinge, yüzde 27’si ekonomik şiddete, yüzde 36’sı dijital şiddete, yüzde 49’u fiziksel şiddete ve yüzde 28’i cinsel şiddete maruz kalmıştır.[1]
Kadın eğitim emekçileri güvencesiz istihdam biçimlerinde yoğunlaşmaktadır. Ücretli öğretmenlik, sözleşmeli öğretmenlik, geçici akademik kadrolar, proje bazlı işler kadınlar için neredeyse kalıcı bir statüye dönüşmüştür. AKP’nin eğitim politikalarıyla yaygınlaştırılan bu istihdam biçimleri –ücretli öğretmenlik uygulaması, sözleşmeli istihdam, İUP (İş Gücü Uyum Programı), TYP (Toplum Yararına Program)– aynı işi yapan emekçiler arasında ücret, hak ve gelecek açısından derin uçurumlar yaratmaktadır. Bu programlarda çalışanların büyük çoğunluğu kadın olup; düşük ücretle, eksik sigortayla, hiçbir iş güvencesi olmadan çalıştırılmaktadır. Uzman öğretmenlik, başöğretmenlik gibi düzenlemeler yeni eşitsizlikler yaratmaya devam etmektedir. İŞKUR üzerinden alınan yardımcı personeller çoğunlukla kadınlardan oluşmakta, oldukça düşük ücretlere ve neredeyse hiçbir hakkı olmadan, sigortası bile tam yatırılmadan çalıştırılmaktadır. Yoksullar, kalifiye olmayan, daha güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda bırakılmakta ve bu yoksulların büyük bir çoğunluğu kadınlardır. Bu istihdam biçimlerinin yarattığı düşük gelir düzeyi, kadınların aileye, kocaya bağımlılığını artırmakta; bakım emeğinden, ev işlerinden zaman kalsa bile sosyal ortamlara dahil olmasını, mesleki bilgi ve donanımını arttırmasını, güçlenecek bağlar oluşturmasını da engellemektedir. İşyerindeki bu güvencesizlik, ev içindeki görünmeyen emekle birleşerek kadınların toplam emek yükünü katmerler.
Kadınlar eğitim alanında yalnızca güvencesizlikle değil, ev içinde olduğu gibi görünmeyen emek yüküyle de karşı karşıyadır. Öğrenci ve veli ilişkileri, projeler, sosyal faaliyetler, evrak yükleri, organizasyonlar, duygusal destek, sorun çözme, bakım ve düzenleme gibi görünmeyen, kalifiye olmayan ama yoğun bir iş yükü oluşturan ücretsiz işler çoğunlukla kadın çalışanların üzerine yıkılır.
Okul öncesi öğretmenleri birkaç istisna dışında kadındır ve molasız, teneffüs hakkı olmaksızın hem eğitim hem bakım emeği sunmaktadır. Bu çalışma biçimi yalnızca bedensel tükenmeye değil; çalışma arkadaşlarını tanıyamama, onlarla bağ kuramama ve dolayısıyla kolektif ilişkilerin ve örgütlenme imkânlarının zayıflamasına da yol açmaktadır.
Ataması yapılmayan öğretmenler, okullarda öğretmen açığı bulunmasına rağmen istihdam edilmezken; bu açık, asgari ücretin dahi altında ücretlerle, güvencesiz koşullarda çalıştırılan ve büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğu ücretli öğretmenlerle kapatılmaya çalışılmaktadır.
Özel sektörde çalışan kadın eğitim emekçileri için tablo daha ağırdır. Mesleğin çalışanlar ve öğrenciler açısından insanca ve onurlu bir şekilde yapılmasının, sermayenin alabildiğine örgütlü olmasına karşın çalışanların örgütlenmesinin önündeki en büyük engel güvencesizliktir. Eğitim kurumundan çok kâr odaklı ticarethanelere dönmüş özel okullarda ve vakıf üniversitelerinde sözleşme yenileme baskısı, düşük ücretler, ücret eşitsizliği, angaryalar, iş tanımında yeri olmayan fazla iş yükleri, sendikal faaliyetin cezalandırılması, yaşam tarzına müdahaleler sıradanlaşmıştır. Kadınların kazancı “eve katkı” olarak görülürken, erkekler “asıl geçindiren” kabul edilmekte; bu yaklaşım ücret farklarını ve cinsiyetçi dili normalleştirmektedir.
Bu güvencesizlik ve denetim rejimi, dijitalleşme ve teknolojik dönüşümle yeni baskı mekanizmaları yaratmıştır. Dijitalleşme ve teknolojik dönüşümle birlikte mesai kavramı ve iş yeri kavramı fiilen ortadan kalkmış; emekçilere yüklenen angaryalarla, online işler ve toplantılarla ev, ücretli emeğin de mekânı haline gelmiştir. Çalışanlar, veli, öğrenci ve idare için 7/24 erişilebilir kılınarak mesai saati kavramı yok edilmiştir. Teknolojik donanım ve internet erişimi gibi konularda yaşanan farklılıklar kadınlar aleyhine eşitsizlik yaratır. Sürekli beceri yenileme zorunluluğu, teknolojik donanım ve erişim maliyetlerinin yüksek olması; yoksulluğun yaygın olduğu, düşük ücretlerle, kısmi zamanlı, güvencesiz çalışan, ev işleri ve bakım emeği yükü altındaki kadınlar için teknolojik hıza yetişmeyi neredeyse olanaksız hale getirerek yeni bir dışlanma alanı yaratır. Dijital pedagojiyi takip edemeyenler mesleki olarak geriye itilirken, ders içeriklerini dijitalleştirme, çeşitli uygulamalar üzerinden öğrenci takibi ve raporlamalar, sürekli iletişimde olmayı gerektiren kanallarla iş yükü önemli ölçüde artmıştır; dijital araçlar performans izleme ve denetim mekanizmalarına dönüşmüştür.
Eğitim alanında kadın emeğinin bu denli kuşatıldığı bir tabloda, emek mücadelesinin nasıl kurulacağı temel bir sorudur. Emek örgütleri ve sendikalar, kadın emeğinin kapitalizmdeki rolünü ve patriyarkal ilişkiler ağını görmeden gerçek bir emek mücadelesi yürütemez. Kadınların yaşadığı eşitsizlikler “ikincil” meseleler değil, emek politikalarının merkezindedir. Ailenin rolünü, kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin iktidarların emek politikalarını nasıl belirlediğini görünür kılmak zorundayız.
Aileden okula, iş yerinden mahkemeye, evden sınıfa uzanan; kadınların ücretsiz emeğine el koyan, eşitsizliklerden beslenen bu sistem ancak bütünlüklü bir karşı koyuşla sarsılabilir ve karşısına çıkan direnişlerle zaten çatlamaktadır. Bu çatlak, en çok kadınların her alanda verdiği mücadele ile derinleşecektir.
[1] https://egitimsen.org.tr/egitim-ve-bilim-alaninda-kadina-yonelik-siddet-arastirmasi-sonuclari/








