Kendimi bir konsolosluk memurunun önünde, annemden yıllarca dinlediğin “kızım oku, kimseye muhtaç olma” nasihatleri kulaklarımda uğuldarken, geçim kaynağı hanesine eşinin adını büyük harflerle yazarken buldum… Toplumsal cinsiyet ve göç üzerine doktora yapmış bir kadın yürüdü kıyametine doğru.

Çizer: Ladin Avşar

“Uluslararası İlişkiler okuyup, iki de dil öğrendin mi tüm dünya ayaklarının altında” diye kandırılan 80’ler ve 90’lar çocukları büyüdüler.

Çok dilli okullarda dirsek çürütüp, Erasmus programlarıyla Avrupa gören, Avrupa Gönüllülük Hizmetleri projelerinde sabahın köründe takım oyunu oynayarak dünyaya açılan Y kuşağı çocukları; aldıkları uluslararası ilişkiler, siyaset etiği, insan hakları gibi derslerin yarattığı ideale yanaşamadıklarından, son yirmi küsur yılda gördüklerine inanamadıklarından, pek de dayanamadıklarından, dünyaya açılmanın yolunu birer birer kaçmakta buldular.

Kaçışın zeminini hazırlamak adına çok uluslu şirketlerde en az beş kelimeden oluşan unvanlarıyla “takım ruhu” adı altında işkence görenler sağa sola savrulurken, yerelden evrensele ulaşmanın yolunu daha insani koşullar sunduğu varsayılan uluslararası sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler ajanslarında arayanlara; yani insana yardım ediyoruz diye gönlünü soğutup, daha az maaşlı, daha katı bir çalışma ikliminde heba olanlara da yol görünüyor.

Çünkü onların evlatları 2010’lar ve 2020’ler çocukları, nam-ı diğer Alfa kuşağı, artık uluslararası ilişkiler okumaya zorlanmayacak- bunun bedeli ebeveynleri tarafından çoktan ödendi-; onun yerine Avrupa’ya, Afrika’ya, Orta Doğu’ya, Amerika’ya ve hatta kutuplara expat[1] olmuş “vizyoner” anne babalarının yanında bir kabin bagajı gibi oradan oraya taşınarak geleceklerini kazanmaya çalışacaklar. Devir değişiyor, kuşak değişiyor, zulüm ise hiç bitmiyor.

Y kuşağı ebeveynleri hasbelkader başvurdukları bir yurtdışı pozisyonu üzerinden pasaportlarına D tipi vizeleri bastırmanın bir yolunu bulup “dünyaya yelken açıyorlar”.

Bir “yüksek nitelikli”, bir kabin bagajı, bunun yanına bir de büyük “bavul” lazım.

Aile üyelerinden biri bu ihtiyacı karşılamaya gönüllü oluyor ve göç hikayesine bir “bavul” olarak eşlik etmeyi kabul ediyor. Arkalarında şen şakrak onları uğurlayan, övünen, kabaran, gururlanan ailelerini bırakıp havalimanına doğru yola çıkıyorlar.

Eşlik etme eylemine bulmuşlar hemen sevimli bir tanımlama: Aşk yolu gibi bir şey. Su testisi su yolunda kırılır derler ya, şirazeler de bu aşk yolunda kayıyor.

Aile olarak göç kararı verildiğinde, bireylerden herhangi birinin kendi ülkesinde ne iş yaptığı, hayata ne değer kattığının bir önemi kalmıyor, yurtdışındaki pozisyonu kapan şahlanıyor, özgeçmişi pırıl pırıl parlıyor, çocuğun -nam-ı diğer kabin bagajının- hayatı kurtuluyor, ona eşlik eden “bavulumuzun” da özgeçmişi, yıllarca kurduğu destek hatları, inşa ettiği kimliği yedek çoraplarla birlikte aşk yolunda gündüz gece yürümek üzere bavulun dibine yerleştiriliyor.

Göç literatüründe eşlikçi bavulumuza verilen ad “bağımlı göçmen”: Kendi kariyerinden ziyade eşinin işi nedeniyle hareket eden, ailenin toplam kazancı uğruna bireysel kaybı göze alan kişi. Araştırmalar, bu kişilerin göçten sonra işe dönmekte; diplomalarını, tecrübelerini ve mesleki ağlarını yeni ülkeye tercüme etmekte zorlandıklarını gösteriyor. Çalışma hakkı, bakım sorumlulukları, yerel dil ve deneyim beklentisi ve eşin görevinin ne kadar süreceği bu süreci belirliyor.[2]

Neden tüm bunlar? Çünkü canımız kuşağımız Y’nin kara yazısı, X kuşağının iyi bir dershane bulmakla yetindiği kurtarma operasyonunu birkaç seviye yukarı taşımak oldu. Biz çocuğun geleceğini kurtarmak uğruna ülke, iş, meslek, aile, arkadaş, sosyal güvence, dil ve kimlik değiştirmeyi makul gördük. Kurtarma operasyonuna katılmayı kim istemez ki? Herkes ister de sorun kimin hangi cephede savaştığı.

Ailece karar verdik

Şimdi elimizi vicdanımıza koyup bir düşünelim: Kim şu anda eşi “daha güvenli ve gelecek vaat eden(!)” bir ülkede iyi bir fırsat yakalamışken, gelişme çağında bir çocuğu da varken, göçe hayır diyebilecek kadar yürek yemiş durumda?

Oldu da demeye niyetlendi diyelim. Bundan yirmi sene sonra gidememenin tek sorumlusu olduğunun yüzüne vurulduğu sahne geldi mi gözler önüne? “Zamanında sen istemediğin için gidemedik!” …

Orada bir dakika bile duramazsınız, gidersiniz. Gitmeyip dimdik ayakta duranlara da selam, sevgi!

İşte ailece karar verme süreci başka türlü davranmanın ahlaki bedeli ödenemeyecek kadar yüksek hâle geldikten sonra oybirliğiyle alınıyor.

Sonra gülümseyin çekiyoruz: Herkesin sırıttığı mutlu bir aile tablosu!

Bundan sonra anlatacaklarım kişisel bir hikâye, ama bir o kadar da göçmenliğe dair. “Yüksek nitelikli” göçün hayaletlerinin hikayesi. Ben bir kadın olduğumdan hikâyeyi kadın gözünden anlatacağım; ancak bu hikâyenin diğer cinsiyetleri teğet geçtiğini düşünmeyin. Bağımlı göçmen olma statüsü de o kadar kolay elde edilen bir şey değil bu arada. Örneğin, queer çiftlerde birinin “bavul” olabilmesi için önce ilişkinin gideceği ülke tarafından da tanınması gerekiyor. Ya da o statüyü elde etsen bile elde tutabilmek için çeşitli dil sınavlarından, entegrasyon kurslarından ve mülakatlardan geçmen gerekiyor. Yani öyle herkese de tanınmayan bir ayrıcalık. Kıymetini bilelim ya da gelin biz bu hikâyeye birazcık patriyarka ekleyelim ve patriyarkanın ve paşa oğlu bürokrasisinin kafasını kesmediği cinsiyet yoktur diyelim.

Geçim kaynağınız: Eşiniz

Evet, bize de geldi o kutlu haber. En başından trajikomik bir sahneyle başladı hem de: COVID-19 pandemisi sebepli tüm dünyanın kendi sınırları içerisine kapandığı ve küreselliğin hak getirdiği bir dönemde, tam da ilk kez COVID’e yakalandığım gün (doğum günüm aynı zamanda) geldi dünyaya açılışımızın müjdesi. Çalıştığımız uluslararası örgütlerden eşimin görev yaptığı birimin Avrupa’da bir ihtiyacı doğdu, talih de bizim ailenin başına pisleyerek “hadi gelin” dedi.

Hem de ben binlerce sınavdan geçerek aldığım terfinin beşinci ayını mutlulukla kutlarken.

Bir anda “hadi yırttınız” naraları doldurdu etrafımızı.

Şahlanıverirken ailemiz, istifa etmek zorunda kalarak kazanacağım “bavul” statümün sırtı da sıvazlanmadı değil: “Olsun, sen halledersin!” …

“Durun bir dakika, ben neyi hallediyorum?”

Çok geçmeden kendimi bir konsolosluk memurunun önünde, annemden yıllarca dinlediğin “kızım oku, kimseye muhtaç olma” nasihatleri kulaklarımda uğuldarken, geçim kaynağı hanesine eşinin adını büyük harflerle yazarken buldum…

Toplumsal cinsiyet ve göç üzerine doktora yapmış bir kadın yürüdü kıyametine doğru.

“Aa, işi mi bırakıyor?”

“Yani bu devirde?”

“İnsan çocuğu için gitmez mi? Gidecek tabii”

Uğuldamalar, fısıltılar…

Kadınların çalışması gerektiği konusunda toplum olarak sonunda anlaşmış gibiyiz. Yalnız kadının işiyle kocasının işi ve çocuğu karşı karşıya geldiğinde hangisinin yerinden sökülebilir olduğu konusunda da sessizce anlaşmışız sanki. Patriyarkanın en kullanışlı özelliği bu: Seçim şansı tanıyor sağolsun, ama sonuçta kadını suçlu ilan etmenin bir yolunu yine buluyor.

On sekiz aylık bir çocukla, akşam son e-postamı gönderip bilgisayarımı kapattım; ertesi gün uçağa bindim.

Yeni bir ülke, kimse yok. “Çocuk okula başlayana kadar böyle idare ederiz. Sonra iş bakılır. Bulunur zaten. Dil var. Deneyim var. Eğitim var. Referans var.” Ne kadar zor olabilir sorusuyla geçen iki sene.

Sayısını artık mizahın alanına bıraktığım depresif çöküşlerin, sinir krizlerinin ve her pazartesi yeniden başlayan “bu hafta hayatımı kuruyorum” planlarının ardından çocuk büyüdü, sıra büyük mücadeleye geldi.

– Bir iş bulayım.

– Yani bul da çalışma iznin eşinin misyon süresi kadar olur. Öyle olunca da kimse iş vermez.

– Ticari bir şeyler yapayım.

– Hâşâ, siz bir misyonu temsil ediyorsunuz.

– Ee, ne yapayım? Doktor çıkamam ya bu yaştan sonra.

– İşte kültürel, entelektüel işler.

Neyse, yine sınırlarımız dâhilinde bulduk bir şeyler. “Bihter Ziyagil Vakfı” kurmaktan son saniye yırttığımız anlar.

Bayağı bayağı “bavul” olduğunuz gerçeğinin yüzünüze çarptığı an.

Nitelikli bir bavul

Burada yıllarca mültecilerle çalışmış bir insan olarak bir ayrım yapmak mutlaka gerekiyor: D tipi vizeyle Avrupa’ya uçmak, savaştan kaçarak sınır geçmek değildir. Uçağın bagaj bandında beklemekle, bir botta hayatta kalmaya çalışmak aynı göç deneyimi olamaz. Benim anlattığım hikâye, zorla yerinden edilmenin ya da düzensiz göçün taşıdığı yaşamsal tehlikelerle eşitlenemez.

Ama ayrıcalığın, bağımlılığı ortadan kaldırmadığı da bir gerçek.

Bağımlı göçmen kategorisinin içinde çok farklı hayatlar bulunuyor: Bir diplomatın ya da uluslararası kuruluş çalışanının eşi, “yüksek nitelikli” çalışanla gelen ziyaretçi statüsündeki partner, doktora öğrencisinin çalışma izni olmayan eşi, diploması gittiği ülkede tanınmayan ve denklik alamayan “bağımlı” bir uzman, çalışma hakkı sınırlı bir öğrencinin partneri… Ancak sonuç skalası çok geniş: Birisi için netice özgeçmişte birkaç yıllık boşlukken, diğeri için ekonomik yoksunluk, sağlık hizmetine erişememe veya şiddet gördüğü eşinden ayrıldığında ülkede kalıp kalamayacağını bilememe veya çocuğunun velayetini alamama olabilir.

Bu bir yana, bağımlı göçmen olmayı erkek cinsiyetiyle deneyen yakınlarım da mevcut. Onların da yenilir, yutulur türden deneyimleri yok değil. Bir fırsat olsa da patriyarkanın değneğinin diğer ucunu da konuşsak.

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women)’nin toplumsal cinsiyete duyarlı göç mevzuatına ilişkin önerileri arasında kadınların oturum statülerinin eşlerinden veya işverenlerinden bağımsızlaştırılması özellikle yer alıyor. Çünkü göç statüsünün başka bir kişiye bağlanması sadece kariyer kaybı yaratmıyor; kişinin ekonomik bağımsızlığını ve kimi durumlarda şiddet içeren bir ilişkiden ayrılabilme imkânını da etkiliyor.[3]

Afili söylemlerin ve önerilerin uygulamalardan Fizan kadar uzakta olduğu gerçeğiyle yüzleşme çok yakında.

Uluslararası kuruluşların önemli bir bölümü evrensel toplumsal cinsiyet metinlerinin altına imza atıyor. Eşitlik stratejileri yazıyor, kadınların ekonomik güçlenmesi için projeler yürütüyor, bağımsızlık ve katılım üzerine konferanslar düzenliyor. Sonra kendi çalışanının eşini protokol masasına bırakılmış bir çiçek gibi görüyor.

Burada sorumluluk yalnızca kurumlarda değil elbette; ev sahibi devletlerin mevzuatı, diplomatik anlaşmalar, ayrıcalık rejimleri de bu yapıyı birlikte kuruyor. Fakat sonuç değişmiyor: Çalışanın ailesi kurum açısından yeterince var ki taşınsın, etkinliklere katılsın, misyonu temsil etsin; ama eş ayrı bir ekonomik özne olacak kadar var değil.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD)’nın aile olarak göç edenlere ilişkin çalışmaları da benzer bir tablo çiziyor. Örneğin Norveç’te incelenen, Avrupa Birliği dışından gelen göçmen çalışanların eşlerinin üçte ikisi üniversite mezunu olmasına rağmen yarısından azı istihdamda. OECD ayrıca çalışma hakkına geç erişimin becerilerin aşınmasına, kayıt dışı çalışmaya ve kişinin eğitimine uygun iş bulma ihtimalinin azalmasına neden olabileceğini belirtiyor.[4]

Yani mesele özgeçmişlerimizin nazlanması değil. Sistem, bir kişinin becerilerini sınırdan geçirirken diğerinin becerilerini gümrükte bırakıyor.

Yüksek niteliklinin mutfaklara musallat olmuş hayaleti

Ana göçmen yeni işine başladığında bağımlı eş yalnızca çocuğa bakmaz. Evi bulur, interneti bağlatır, çocuk doktorunu arar, sağlık sigortasını çözer, okul kaydını yapar, marketi öğrenir, evrakları tercüme ettirir, mobilya kurar, komşularla tanışır, dili ilerletir, memleketle bağları canlı tutar. Ana göçmenin kariyerini sürdürebilmesi için göçün bütün lojistiğini ücretsiz şekilde yönetir. Ücretli emekçinin her sabah işe gidebilmesini mümkün kılan bakım ve ev emeği, göç sırasında genişleyerek bütün hayatı yeniden kurma işine dönüşüyor. Yani, bir ailenin küresel kariyeri, çoğu zaman diğer eşin ücretsiz proje yöneticiliği sayesinde mümkün oluyor.

Özgeçmişe “Bir ailenin göç operasyonunu sıfırdan kurdum ve üç kişiyi hayatta tuttum” yazamıyorsunuz ki. Keşke LinkedIn bunun için bir yetkinlik kutusu açsa.

Tabii bu, dili bilirse. Bilmezse kamusal alandan tamamen dışlanarak mutfaklara hapsolmuş bir hayalete dönüşüyor. Çorba kaynatırken soğanları, sarımsakları ve salçasıyla güzel bir ekip kurup proje yönetebilirler. Hayatla bağlantısı, geride bıraktığı ülkedeki gündemlerdedir, ekranın arkasından o eski hayata tutunur, kalır. Bedenen mutfakta iken, aklı, fikri, kalbi aslında hiç göç etmemiştir.

Bizim büyük mücadelemiz

Hikâyeye dönecek olursak, bağımlılık statüsünün bana çizdiği sınırlar içerisinde yapmaya kalkıştığım “entelektüel”işlerim, aylarca beklenen çok “özel” çalışma izinleri, bu çok özel izni hayatında ilk kez gören kamu kurumları ve sevgili memurları, en az yedi defa kaybolan evraklarla süslenip püsleniyor… Tam bir şeyler yoluna girecek gibi oluyordu: Hoşgeldin Trump!… Eee ben hani entelektüel…

Trump’ın göreve gelişinin ardından son yıllardaki uluslararası yardım kesintileri büyük bir kurumsal küçülmeye dönüştü; uluslararası kurumlarda çalışarak D tipi vizeleri pasaportlarına bastıranların  hüzünlü geri göçü başladı, hem de daha da kırılgan bir halde. İşsiz olarak.[5]

Bir koltuğa iki karpuz sığmaz, hele bu devirde. İki işsiz, çoluk çocuk nasıl olacak?

Yalvarıyorum, çıkarın beni bu mentiondan. Ben bir birey olarak kendi kaderimi tayin hakkına sahip olmak istiyorum. Kendi oturumum, kendi çalışma hakkım, kendi hayatım olsun.

Cevap geliyor: “Efendim, diplomatik vizeler yüksek statüdür. Eşiniz bu statüye devam ettiği sürece siz başka bir vize türüne geçemezsiniz.”

En yüksek statü. Öyle yüksek ki düşeceğim korkusuyla içinde kıpırdayamıyorsun. Öyle ayrıcalıklısın ki kendi adına var olmak istediğinde sistem bunu statü kaybı sayıyor.

Ee sevgili sabrım, senin de sonuna geldik. Geçmiş olsun.

Biz pasaportlarımıza basılan D tipi vizeyi yırtarak döndük; “bavulumuzun” özgeçmişinde kocaman bir “boşluk” da bırakarak.

Bir çocuğu büyütmek, başka bir ülkede ev kurmak, ailenin bütün idari ve duygusal yükünü taşımak, dil öğrenmek, iş aramak, çalışma izni kovalamak, kaybolan evrakları tekrar hazırlamak, yeni kurumlarla ilişki kurmak, eski mesleki ağları kaybetmemeye çalışmak, bir gün aniden geri dönme ihtimaline karşı plan yapmak…

Bunların tamamı boşluktu.

Ücret ödenmeyen emek, kapitalizmin özgeçmişinde de görünmüyor.

Sonra ne mi oldu? Tepeler atınca, şiraze de kayınca bir şeyler oldu. Allem edildi, kallem edildi; projeler yazıldı, yetmiş sekiz farklı evrak toplandı, sıfırdan başlanacak bir ekmek kapısı yaratıldı, üç kocaman dosya ile tekrardan başvuru yapıldı, vize onaylandı yeniden doğmanın öyküsü yazıldı. Doğarken ağladı insan ama bizim alfa’nın kabin bagajı statüsüne bir zeval gelmeden devam edildi yola. “Yüksek niteliklilik” meşalesi devralındı.

Kendi işinin sahipleri

Sakın bunu hemen bir başarı hikâyesine çevirmeyelim. Pek yatkınız böyle şeylere.

“Bak, sana ne güzel fırsatlar doğmuş.”

“Demek ki her şey insanın kendi elinde.”

“İsteyince oluyormuş.”

Hayır.

Kendi işinin sahibi olmak her zaman büyük bir girişimcilik hayalinin gerçekleşmesi değil. Bazen kimsenin sizi işe almaması, çalışma izninizin işverene güven vermemesi, mesleğinizin tanınmaması ya da çocuk bakımının ücretli çalışmaya izin vermemesi nedeniyle geriye kalan tek yol. O kadar yoktan var eden “patroniçeler” gördüm ki. Sarıp sarmalandık birbirimize. Her birimiz mutfaklardan çıkıp ayağımızı toprağa bastık.

Sistem önce insanın mesleki kimliğini elinden alıyor, sonra kendi kendine yeni bir iş yarattığında sırtını sıvazlıyor: “Kadın girişimciliği ne güzel şey.”

Dirençliliği elbette kutlayalım. Fakat insanları bu kadar dirençli olmak zorunda bırakan sistemi  sorgulamadan değil. Ben bunu göç üzerinden anlattım, varsın siz başka hikâyelerle anlatın.

Çünkü “yüksek nitelikli” göçmen diye ülkeye davet ettiğiniz aile, çoğu zaman tek bir “yüksek nitelikli” insandan oluşmamaktadır.

İki yetişkinin mesleki hayatı, bir çocuğun geleceği, bakım ilişkileri, aile bağları ve yıllar boyunca oluşturulmuş sosyal ağlarıyla birlikte hareket eden bir ailedir.

Ailenin sadece bir üyesinin özgeçmişini okuyup diğerlerini “bavul” sayarsanız, sonra havaalanında kaç bavul kaybettiğinize şaşırmayın.

Kendi işimizin patroniçesi ya da patronu olduysak, bazen patron olmayı çok arzuladığımızdan değil, çalışan olarak kapıdan içeri alınmadığımızdandır. Bizi bagaj bandına bırakan sistemin çatlaklarından sızmayı öğreniyoruz.

Ben bu yazıyı neden kaleme aldım? Artık hepimiz gündelik hayatımızda, bir akrabamızı, bir arkadaşımızı, bir komşumuzu bu yola uğurluyoruz. İstatistik vermekten özellikle kaçınıyorum çünkü o istatistikler ne yazık ki “bavulları” kapsamıyor. Yola çıkacak “bavulların”, zaten yolda olanların, yolculuğunu tamamlamış olanların hikâyelerinin yanına bir hikâye daha bırakmak benim için önemli olan. Çünkü yalnız olmadığını bilmek hayat kurtarıyor bu süreçte. Kalana da gidene de zor olan bir dünyada kaybolmaya yakın olan hikâyelerin dile gelmesi önemli.

Peki, ne önerelim? Afili evrensel dokümanlara bakın. “Çok güzel yazmışlar”.

[1] Yurtdışına çalışmak için göç etmiş yüksek nitelikli birey

[2] Stefanie Föbker, “This Is Not a Career Move: Accompanying Partners’ Labour Market Participation after Migration”, Comparative Migration Studies, 2019. Çalışma, yüksek nitelikli göçmenlere Birleşik Krallık’ta eşlik eden 26 kişiyle yapılan nitel görüşmelere dayanıyor; hukuki çalışma koşullarını, bakım sorumluluklarını, kaybolan mesleki ağları ve kültürel sermayenin yeni ülkede yeniden değerlendirilmesini ele alıyor. Ayrıca yakın dönem araştırmaları, aileyle birlikte hareket eden “bağlı göçmenlerin” göç öncesinde çalışıyor olsalar dahi ana göçmene kıyasla daha olumsuz iş gücü piyasası sonuçlarıyla karşılaştığını gösteriyor.

[3] UN Women, “Leaving No One Behind: Access to Social Protection for All Migrant Women and Girls”, 2020. Politika notu, kadınların oturma izinlerinin eşlerden ve işverenlerden bağımsız hâle getirilmesini öneriyor.

[4] OECD, Making Integration Work: Family Migrants, 2017. Rapor, aile göçmenlerinin istihdama erişimi, nitelikli çalışanların eşleri ve erken çalışma hakkının önemi üzerine karşılaştırmalı bulgular içeriyor.

[5] UNHCR, Haziran 2025’te yaklaşık 3.500 pozisyonun kaldırılacağını ve personel maliyetlerinin yaklaşık yüzde 30 azaltılacağını açıkladı. Kurum, bu küçülmenin küresel insani yardım kesintilerinin sonucu olduğunu belirtti.

 

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.