Her koşulda hazır ve nazır olmanız yükümlülükmüş gibi, maruz kalabilirsiniz memurun azarına. Hele bir de sabırsızsa memur, başka işleri varsa bağırıp durur: “Hadi ya, nereye hazırlanıyorsun? Beş dakika oldu,” der. Size göreyse bir dakika bile geçmemiştir henüz.

Aslı Aydemir

Kocası ve babasıyla aynı dosyadan tutsak kadına, ismiyle bağırıyor memur: “Beş dakika sonra telefon.” Seviniyor kadın, kırk gün sonra babasıyla görüşecek herhalde. Yerdeki yatağından fırlıyor hemen. Zannediyor ki memur gelip onu alacak, koğuş dışındaki telefon kabinine götürecek ve babası o kabindeki telefondan onu arayacak. Kocasıyla öyle görüşmüştü çünkü. Beş dakikaya çok dakika geçiyor, gelmiyor memur. Çok sonra, kapı ancak başka şeyler için açıldığında soruyor başka memurlar. Diyorlar ki: “Sen arayacaksındır.”. “İyi de nasıl?”. Memur şak kapatıyor demir kapıyı yüzlere. Deneyimli tutsaklara gidiliyor hemen. “Ha, o zaman numara tanımlanmıştır sana, git, sistemden bak.” Adına ACEP dedikleri bir sistem. Koğuştaki kabine koşarak bakıyor. Ve evet, numara orada. Arayabileceği numaralar arasında yeni bir numara kaydedilmiş. Kırk gündür insan içinde ağlamayan yirmilerinde kadın, sarsılarak ağlıyor. Hıçkırıklarına karışıyor veryansınları: “Ya babam çok beklediyse telefon başında, ya bilerek isteyerek aramadığımı düşündüyse?”

Memur hanım ne yaptın? Niye eksik bilgilendirdin? Diyecektin ki sadece “Beş dakika sonra kabinden sen ara.” Bu. Bu kadardı. Biraz sakinleşince o, bir tutsak eşlik ediyor ona: “Memurlara bir diyelim”. Avluya çıkıyorlar. Kapıyı yumruklamak veya açılmasını beklemek yerine, avlunun koridora açılan hem demir parmaklıklı hem de telle kapatılmış yüksek penceresine gidiyorlar. Plastik sandalye üzerine çıkarak erişiyorlar ancak. O, içine içine ağlarken diğeri, cama yükselmiş yalnız gözleri görünen memura: “İlk kez geliyoruz biz, bilmiyorduk.”. Tüh diyor, “üzülme bir dahakine konuşursunuz”. “Kırk gündür ilk kez ama, daha hiç sesini duyamadı babasının.”. “Hallolur sonra”, diyor ve gözleri kayboluyor.

E, ne oldu şimdi? Telefon hakkı yandı, bitti, kül oldu. Kim bilir ne zaman konuşabilecek? Bekleyecek, yine bekleyecek. Dışarıdaki ne bilsin, onların bir gününün burada dakikalara denk düştüğünü. Olması gerekeni şöyleymiş: memur birkaç saat önceden gelip söylermiş görüşmenin kaçta ve nasıl olduğunu. Tutsak ona göre hazırda beklermiş. Kendisi arayacaksa, koğuşuna söylermiş, şu saatte görüşmem var. Onlar da o saatte kabinde olmazlarmış. Memur farkında mı acaba, neye mal olduğunun? Dışarının ve içerinin arasında, arafta, fakat dışarının zamanıyla yaşayan mavi! O tutsak, dışarının zamanıyla o günün üstüne bir ay daha geçirdi, yine de duyamadı babasının sesini. Ah Mavi, keşke kuş olsaydın X olmayanından, cebine konulmuş bir notla tam o koğuşun camına konsaydın. Ama ne olmuş o maviye? Dağa kaçmış.

Akşam oldu. Sekmeyen tek rutinin saati geldi. Sayım vakti. Maviler geldiler, saydılar. Tünemeden önce tavuklar tek tek gıdakladılar. Koğuştan çıkarken maviler, “Allah kurtarsın” diyorlar bazen. Dediler. Odalara dağılırken “Amin” diyen seslere “Sanki Allah tıktı bizi buraya” söylenişleri, “İşimiz Allah’a kaldıysa…” serzenişleri eklendi. Maviler sabah sayımına kadar koğuş içine girmeyecekler, kapıdan görülecek her şey. Gelirlerse eğer, önce isim söyleyip sonra “avkaaaat” diye çığıracak bir tek. Saat ilerliyor. O akşam avukat gelmiyor kimseye ama kapı anlaşılmayan bir bağırtıyla açılıp hızla, gürültü içinde kapatılıyor. Merak ve telaşla odalardan çıkanlara şahit olanlar anlatıyor; “Kızlar gazetelerinizi alın” demek istemiş memur, gazeteleri de koridora fırlatıvermiş. Yere. “Deli mi ne!”, “Hayret bir şey!” deniyor arkasından. Yüzünü görmedi, sesini tanımadı hiç kimse. Deli mi ne mavi belki velidir, erenlere karışmıştır. Belki de Mine.

Sokağa çıkmanıza bir vesile avukatlar. Bir vesile de çoğunlukla avukatsız görülen online mahkemeleriniz. Memur gelip avkaat diye bağırdığında ismini duyan, önünde kapının açılmasını bekliyor. Kapı açıksa koşması gerek. Avukatlar her saatte gelebilirler, gece ve gündüz. Koğuş halinizle avluda, ortak alanda, odada, yatağınızda, duşta veya tuvalette olabilirsiniz. Namaz kılıyor olabilirsiniz. Her koşulda hazır ve nazır olmanız yükümlülükmüş gibi, maruz kalabilirsiniz memurun azarına. Hele bir de sabırsızsa memur, başka işleri varsa bağırıp durur: “Hadi ya, nereye hazırlanıyorsun? Beş dakika oldu,” der. Size göreyse bir dakika bile geçmemiştir henüz. Bir şekilde çıktınız kapıdan. Hızlıca aramanız yapılır. Varsa defter, dosya gözler dolaştırılır üstlerinde. Dışarıyla sınırlı ve gözetimli iletişiminizi aşacak bir şey çarparsa gözlere, o sayfalar koğuşa geri koydurulur. Ve oh, nihayet sokaktasınız.

Yürüyorsunuz birlikte. Yanı başında avukat görüş yazan her zamanki doygun lacivertten bir kapı önüne geldiniz. Memur çokcası içinde anahtarın doğrusunu buluyor, hep kilitli kapıyı açıyor. Ve siz, yarısı cam yarısı metalik gri plastikimsi maddeyle tabandan tavana çevrelenmiş kutucuk şeklindeki bölmeleri tarıyorsunuz. Her bölme içine, bölmeyi ikiye bölecek şekilde masa konmuş. Tutsak ve tutmasak arasındaki farkın göstereni. Tam ortadan boydan boya bölüyor. Uzun iki kenar tarafında beyaz plastik sandalyeler var. Tutsak için bir sandalye; avukat ya da avukatlar için birden çok sandalye. Bölmelerden dolu olanı var, boş olanı, bekleyen tutsaklısı, bekleyen avukatlısı var. Memur avkaat dedi yalnızca, hangisi size gelmiş? Tanıdık bir yüz de olabilir avukat, yabancı da. Hatta bazen avukatınız daha yokken oradasınız, e kim bu gelen? Sürpriz.

Bekleyen avukat yoksa boş bölmelerden birine sokuluyorsunuz, sonra sizden yana olan kapı kilitleniyor. Her bölmenin iki kapısı var, biri kilitlenmiyor hiç. O kapı, tutmasakların kapısı. Bekleyen birden fazla yabancı avukat varsa ya diğer yakadaki erkek memur sizi yönlendirecek ya da avukat, sorarcasına isminizi söyleyecek. Doğru bölmedesiniz artık, tamam. Sizin kapı kilitli mecburen. Avukat gelene veya avukat gidip de memur sizi almaya gelene kadar o bölmede kilitlisiniz. Hele avukat gittikten sonra, bir de hafta sonuysa, memurun yolunu gözlersiniz. Gelsin alsın beni; avukat görüşünün çıkışında arasın üstümü, koğuş girişinde de arasın; beni koğuşa götürsün, dersiniz. Avukatın kapısının açık ya da kapalı olmasıysa size kalmış. Avukatın hareket alanı, rica ederseniz size bölme dışından su getirecek kadar ancak. Sizin girdiğiniz kapının, bölmeleri aşan karşı çaprazında demir parmaklıklar var. Bölmelerin sokakla sınırı bu parmaklıklar. Avukatların üstüne kilitleniyor. Girişte avukatın üstü başı aranmış, telefonu elinden alınmış. Yine de mahpushanede olduğunu kimse unutmamalı. Burası cezaevi! Bir an neşeye kapıldığınızda, kadınlarla arkadaşlığınızda, o mekândan bir uzaklaştıysanız, başka bir tutsak sizle birlikte unutamaz da hatırlatıverir size “Burası cezaevi!”

Avukat da unutamıyor. Bölmelerde kamera yok; fakat görüş odasının tümünü gören kamera tavanda, köşelerden birinde. Bölmelerin yarısı cam, kameranın kadrajındasınız hep. Tek mahremiyetiniz bölmenin her iki kapısını kapattığınızdaki küçük harfleriniz.

Evet, şimdi görüş başlasın.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.