Yasak renkler de dahil koridorun hatta cezaevinin iç açıcı, tek canlılık belirtisi tutuklu ve hükümlülerin çeşit çeşit üstbaşları. Zaten onların yüzü suyu hürmetine dikilmedi mi bu duvarlar?

Çocuk devam ediyor sübyan koğuşunda olan biteni anlatmaya, prefabrik hastanenin nezarethanesinde. Diğer çocukların pis ve koğuşun dayanılmaz olduğunu söylüyor. Bulaşıklarını yıkamıyorlar, kirli çamaşırlar yerlerde. Ağlayıp zırlayanı, çekilir yer değil. Dövüyoruz, bağcıkla boğuyoruz olmuyor? Yetişkin kadınlardan “siz büyüklerisiniz, ablalık etseniz olmuyor mu? 13 yaşlarındadır, çocuk onlar daha” sesleri duyuluyor. Öfkeleniyor 17 yaşındaki, “abla bırak ne çocuğu! adam öldürmesini biliyor ama” diyor, “Yok ben şöyle öldürdüm, ben şu suçu işledim. Çocuk mu diyeceğiz şimdi buna?” Hastaneye git-gel süresi boyunca çoğunlukla sessiz kadın, birden “İyi de nereden bileceksin, belki koğuşta ezilmemek için işlemediği bir suç için ben yaptım diyor. Belki çocuk diye, az yatacak diye onun üstüne attılar”. Çocuk, duyuyor bunu da üzerinde durmuyor. Kadın sessiz ama eli bağırıyor. Elinin tam üstünde, ayasının tersinde, umulmadık aşırı bir nizamda, neredeyse times new roman, iri puntolu dövmesiyle. S, A, B, I, R harfleri kalıcı yazılmış. Hangi suçtan olduğunu söylemiyor dövmesi. Lakin hüküm giyilmiş belli, çok senedir de içeride. İğneyle, kantinden alınmış eyelinerların boyasıyla yapılıyormuş dövmeler. Becerir de dövmecilik yaparsanız herhangi bir şey karşılığı, disiplin suçu işliyorsunuz. Ticaretten disiplin cezası yatarsınız, hem de mahpus cezanız üstüne yapacak bir şey yok. Çocuğa da sabır gösterecek, mecbur kadın. Devam ediyor çocuk “ya abla geçen biri de gitmiş, boyama kitabı almış kantinden, dışarda suç işle, burda boya yap”. Çocuk mocuk gocuk da olsanız, evvela suçlusunuz burada. Nedense çocuk, yaşından ve sevdiği hatta geleceğini üzerine düşündüğü suçundan aldığı güç ve gururla anlatıyor; “abla sigarasızlık olacak iş değil. Sübyanız diye satmıyorlar ya bize, yakıp yıkıyoruz koğuşu, geçen yedi sekiz kişi cam yuttuk, çamaşır suyu içtik”, – Bir sigara için değer mi hayatınızı riske atmaya”, – “Yok abla bildiğin gibi değil sigarasızlık, geçen çayı sardık içtik”. Sigarasızlığa çare diye içilen nane satılmıyor kantinde, çaysız da mı kalınacak şimdi? Tutuklunun, hükümlünün diğerinden doğru sahici bu derdi yanı sıra temel dert de soru olarak yankılanıyor duvarlar arasında, kendi içine içine: suça sürüklenen çocuklar dilimize pelesenk oldu da, ya suça doğanlar? Suça doğurtturulmuş çocuklar, ilerinin yetişkinleri, cezaevlerinin muhterem müdavimleri, acil çıkış uyarı ve yönlendirmelerinin olmadığı tek mekan olan bu yerde, bir arada. Her yaştan akranların zorbalığı altında veya rehberliğinde suç öğrenme, suça teşvik vasfında bir numara C.İ.K’ler. Ve fail kim? Ah, o ebeler yok mu?

C.i.K. C.İ.K. Dilekçeler, mektuplar, hep bir ağızdan cikcikliyor. Ceza İnfaz Kurumunun kısaltması. Dilekçelerde tükenmez kalemden tasarruf, mektuplarda yerden. Özgürlük atfediliyor ya uçabilişlerine kuşların, yolları gözleniyor avluda. Bizi de götür seslenişlerine aldırmadan uçan o kuşların uçamayan cinsinin yavru sesi. Meramını anlatabilmenin, iletişim kurmanın önkoşulu ciklemek yazıda, koğuştan maltaya ise ciyaklamak gerek. Malta, cezaevi koridorlarının adı. Avluyla birlikte malta, kafes tavuklarını gezen tavuk yapıyor. Bu gezen tavuklara yumurta haftada bir veya iki kere sadece haşlanmış olarak veriliyor. Çiğ olanı, yumurtayı atılarak kırılma endişesinde bırakıyormuş. Hücre cezası alıp kafeslenmemişse eğer en çok avluda gezebilen tavuklar, ayda bir kere oğlak ve kuzu oluyorlar. Göreceksiniz mecbur. Koğuşun üzerine çok kere kilitlenen demir kapının ardına çıkıyorsunuz şimdi.

Lacivert renginde, ortası mazgallı, mazgalın yukarısında yine ağır bir metalin perde gibi örttüğü minik pencereli demir kapı açık veya kapalı görüşler, avukat veya milletvekili görüşleri, ilaç, revir, kargo, segbis, disiplin kurulu, kurs veya etkinliğe katılım, yemek dağıtımı gibi nedenlerle koridorun içine doğru açılıyor. Kapıdan çıktınız; hemen sağınızda duvarda koğuş yatış planı panosu, solunuzda da üstünde atık pillerin içine doldurulduğu bir pet şişe, mavi kapakların biriktirildiği bir pet şişe daha olan yangın dolabı. İki ay önce panoda koğuşun olağan şartlardaki kapasitesi kadar sayıda vesikalık fotoğraf koymalık şeffaf, sert plastik kaplar yan yana diziliyken eylüle hazırlık için pano, şimdi doksan kişilik olmuş. Plastik kaplar içine konan vesikalığınız, cezaevindeki ilk durağınızda, mahkum kabulde, bilgisayar kamerasından çekilmiş fotoğrafınız. Bu fotoğraf size hemen o gün verilen tutuklu/hükümlü kimliğinize de konuyor. Sağınıza, solunuza baktınız. Tam önünüzde ise, o demir kapıya hemen üç adımlık mesafede yine kilitlenen demir parmaklıklı bir kapı daha var. Oradan da geçtiğinizde koridordasınız. Siz etrafa bakarken infaz memuru üstünüzü hızlıca, el çabukluğunda arıyor. Bu elle tarama, koğuşa her giriş ve çıkışınızda kameraların görüş açısında olmak zorunda.

Koridor boylu boyunca uzanıyor, sağında ve solundaki koğuş kapıları, avlu pencereleri gayet simetrik birbirine bakıyor. Koğuşlar sanki bir buçuk kat kadar yüksek tavanlıyken koridorlar basık ve havasız. Klimayı geçin, sanki havalandırma da yetersiz bu yeni inşa edilmiş, eskimemiş kadın kapalıda. Koridor da demir parmaklıklardan nasibini almış, belli aralıklarla tam ortasında dikiliyorlar. Yine belirli aralıklarla, devlet kurumlarından aşina olduğumuz ahşabımsı, önü kapalı tek kişilik çalışma masalarından var. Etrafında birkaç sandalye.

Ve bu sandalyeler neyseki o beyaz plastiklerden değil, devletin o klasik tek kişilik çalışma masalarının ekürisi sandalyelerden, infaz memurları oturabilsin diye. Akşam veya gündüz mesai bitiminde evlerine dönseler de koridorun basık, buz görünümlü cansız koridorlarında, odalarında onlar da hapisteler. Üniformaları mavi. Cezaevine, üniformaları üstünde serviste getiriliyorlarmış. Çorbalarını içmekten vazgeçmiş, Gargamel de yakalayıp Şirinler’i cezaevlerine gardiyan yapmış gibi. Bu mavi bedenlerle birlikte koridorlarda turuncular var bir de. Hükümlüler, cezaevinin işçileri, alt üst turuncu giyiyorlar, amerikan hapishane filmlerinden tanıdık turuncu. Mavi ve turuncu, tutuklularla hükümlülere yasak renklerden. Cezaevi içinde rastlayamazsınız ama haki yeşil de yasak; erkek yeşili çünkü. Jandarmalar üzerinde görünür. Dışarı, yani en dışarı çıktığınız vakit karşılaşırsınız. Koğuşlar içerisi, koridorlar içerinin dışarısı, cezaevinin dışı en dışarısı. Bu yüzden yasak renklerle birlikte koridora gecelik, pijamayla çıkmak yasak. Cezaevinin sokaklarında herkes düsturuplu dolaşmalı, kimse kendine ait olmayan renge karışmamalı. İsminiz, cisminiz yok. Sizi sadece renginiz ele vermeli. Memurun adı yok, tutuklu/hükümlünün adı yok, işçinin adı yok, askerin adı yok. Yasak renkler de dahil koridorun hatta cezaevinin iç açıcı, tek canlılık belirtisi tutuklu ve hükümlülerin çeşit çeşit üstbaşları. Zaten onların yüzü suyu hürmetine dikilmedi mi bu duvarlar?

İşçi hükümlüler yerleri siliyor, kirlileri topluyor, yemek dağıtıyorlar. Yaşamı döndüren, aklınıza gelebilecek her türlü yeniden üretim faaliyeti, ücreti mukabilinde yerine getiriliyor. Taşeron bir şirkettir işverenleri, ücretleri emeklerinin karşılığı mı bilmiyorsunuz. Şirket sadece hafta içi yemek ücretlerini karşılıyormuş işçilerin, haftasonu yiyip içtiklerini kendileri ödüyorlar. Koridorda onlar işlerini yaparken, kendilerine gardiyan denmesine kızan infaz memurları, sağa sola götürdükleri tutsaklara birbirleriyle konuşmanın yasak olduğunu hatırlatıyorlar. Tutsak, iyi ve ekonomik bir kelime; hem tutukluyu, hükümlüyü, hüküm özlüyü kapsıyor hem de insanları, insandışılaştırarak insanlardan uzakta hapsedene, özgürlüklerinden alıkoyana işaret ediyor. Hüküm özlü demekse, avukatlara yabancı geliyor, açıklıyorsunuz; mahpushane jargonunda, mahkemece ceza verilmiş ancak üst mahkemeye itiraz edildiği için cezası henüz kesinleşmemiş tutsak kişiler. Yani ne tutuklu ne kesin hükümlü, araftaki konuma bir ad vererek berraklaştırmışlar. Velhasıl, infaz memurlu ve tutsaklı koridorlar akşamları ve hafta sonları hariç hareketli, canlı, olaylı ve bazen kokulu.

Birbirlerini süzüyor tutsaklar koridorlarda. Yeni mi gelmiş, kimmiş, neciymiş sezilmeye çalışılıyor. Protez tırnakları varsa oldukça yeni.

Etkinlik, kurs veya aynı koğuşta bir dönem kalmaktan tanışanlar, memur konuşma, yakınlaşma yasağını hatırlatana kadar hal hatır soruyorlar birbirlerine. Bu mini gezintilerde şahitlikleriniz birikiyor. Neredeyse otuzlu kilolarda, kollarına girmiş memurlarla ancak yürüyen bir kadın görüyorsunuz, memur başka eşliğe yetişecek heralde “sen çık” diyor kadına, üst kata, başka bir memur karşılayana kadar tek başına. Yürümekte zorlanıyor. Bir başka kadın, yaşı çok, tekerlekli sandalyesini memur itiyor, bedeni kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyor artık, belli. Bu kadının burada ne işi var şaşkınlığınız geçtikten sonra kim bakıyor bu yaşlı kadına derseniz cevabı elinize ilk tutuşturulan kitapçıkta bulabilirsiniz. Koğuştaki diğer kadınların bakım emeği, iyi halliliğin tespitinde gelişim değerlendirme sistemi kapsamında haneye “artı puan” yazdırır. Gelişim puanınıza bir katkı diğer tutsaklarla nasıl ilişkilendiğiniz. Keza madde bağımlısı olup da cezaevine konmuşsanız yoksunluk belirtilerinize şahit oluyor koğuş, özellikle oda arkadaşlarınız. İsteseler de istemeseler de siz sizesiniz işte. Gösterdiğiniz hoşgörü, horgörü, iç ve öngörü de sebep olacaklarıyla artı ya da eksi puan hep.

Hepi topu hepsi kadın diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Cezaevinin sokaklarında yeşil giymemiş erkeklerle karşılaşabilirsiniz. Trans erkeklerle. Sokaktan koğuşa dönmüş kadınlar revirde, avukat görüş alanında veya koridorda görmüşlerse “Erkek vardı, baya erkek, saçı, sakalı, bacağındaki kılına kadar. Şok oldum”.  Bu şik şak şok anlarındaysa trans erkekler memura kendi isimlerini söylemesi için diretiyor oluyorlar. Kullanmadığı eskimiş ve hatta onun için ölmüş ismini inatla söylüyor memur. “Hayır, ben bu ismi kullanıyorum, bana Bu deyin.” – “Hayır, sen O değil misin?” – “Değilim, bana Bu deyin” – “Tamam, derim O hanımcım.” Bu konuşmalar sıra sıra akarken Bu’ya koğuş arkadaşları Bu diye sesleniyorlar, memur delleniyor bu tanımaya, savuruyor tehdidini “O’na Bu derseniz, O’na Bu diyene tutanak tutarım.” Bu işe bıkkın, bir tek doğuşta kukusu var diye bu cezaevinde, hormon alımı da sekteye uğramış zaten, canı da sıkkın “Bir kendimi kabul ettiremedim burada” diyor yanlarından geçen tutsaklara. Tutsaklardan biri konuşma yasağını delemiyor; omuz ve ellerini yukarı kaldırıyor, dudaklarını bilmem der gibi düşürüyor, jest ve mimikleriyle anlatıyor diyeceğini “elden ne gelir, böyle bir dünya…” Bu’yu ilk kez görenlere, kendilerinden daha uzun süreli tutuklular “ha, Bu mu? Adı O, kendine Bu dedirtiyor. Bu gibiler yüzünden ne kavgalar çıkıyor koğuşlarda” girizgahıyla koğuşlardan sokaklara taşan kıskançlıkların, huzursuzlukların kemikli, şiddetli ve fobikli dedikodularını yapıyorlar. Demedik komadık anılarla yeni tutsaklar, geçmişi üzerine kendi görgü tanıklıklarında ma’pusdamını öğreniyorlar.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.