Biliyoruz ki o “görünmez” ellerimiz dursa sofralar kurulmaz, hayatın ritmi kesilir. Çocuk parklarından gece yarısı katlanan çamaşırlara kadar her bir dokunuşumuz 1 Mayıs’ın tam merkezindedir.

1 Mayıs’ın arifesinde, her zamankinden daha çok birbirimizin sesine ve soluğuna ihtiyaç duyuyoruz. Bugünlerde hepimizin omuzlarında benzer bir ağırlık, dilinde ortak bir kelime yankılanıyor: yorgunluk. Ama bu sadece uykusuzlukla geçecek bir hâl değil; evin içinde bitmek bilmeyen, çoğu zaman kimsenin fark etmediği o görünmez emeğin bedenimizde bıraktığı o eski, tanıdık yük.
Bazen birbirimize teorik okuma önerileri sorduğumuzda aslında sadece bir kitap listesi aramıyoruz; o yoğun koşturmacanın içinde nefes alacak küçücük bir alan, birbirimizin deneyiminde teselli bulacak bir durak arıyoruz. Çünkü biliyoruz ki en sahici bilgi sadece steril teorik metinlerde değil; her gün iliklerimize kadar yaşadığımız o hayatın tam kalbinde saklı. Bizler bu meselenin sadece tanığı değil, bizzat öznesiyiz.
Tam da bu konu üzerine düşünürken, beni doğrudan hayatın içine çeken bir olay yaşadım.
Bir cuma akşamı, iş çıkışı otobüs tıklım tıklımdı. İleride, altmışlı yaşlarında bir adam, kucağında dört-beş yaşlarında bir çocukla oturan genç bir kadına bakarak yüksek sesle söyleniyordu: “Şimdiki gençler hemen yoruluyor. Biz öyle miydik? Ben yıllarca koşturdum, otobüse binmek aklıma bile gelmezdi.” Kadın önce sessiz kaldı; sonra yorgun ama bir o kadar da alışkın bir ses tonuyla, “Benim kollarımda sinir sıkışması var amca,” dedi. “Çocuğu taşımaktan, ev işinden, üstüne bir de dışarıdaki işten… Bazen gerçekten gücüm kalmıyor.” Adam ise başını sallayıp aynı kesinlikle kestirip attı: “Sizin nesilde bir halsizlik var. Bizim zamanımızda kimse böyle değildi.”
O noktada aralarındaki bu uçuruma daha fazla sessiz kalamadım ve söze girdim: “Belki de mesele sadece nesil farkı ya da yorulmak değildir,” dedim. “Bir kadının bedeniyle bir erkeğin bedeni aynı yükü aynı biçimde taşımıyor. Üstelik hayatın yükü de hiçbir zaman eşit dağılmadı.” Kadın bana döndü; sanki uzun zamandır ilk kez biri onu gerçekten duymuş gibi, “Ben üç doğum yaptım. Hem çalıştım hem çocuk büyüttüm. İnsan bazen sadece yorulmuyor; tükeniyor,” diye ekledi. Onu o anda çok iyi anladım. Çünkü bu cümle yalnızca ona ait değildi; pek çoğumuzun gündelik hayatına sinmiş ortak bir yorgunluğun ifadesiydi.
Bu tükenmişlik hissi hiç de tesadüf değil. Eğer sürekli hatırlayan, organize eden ve bakım veren taraftaysanız; o yorgunluk bedende çok daha başka bir ağırlıkla taşınıyor. Dinlenmek için ayrılan hafta sonlarının dolap içi düzenlemeyle, hafta içine yemek yetiştirme telaşıyla, bitmek bilmeyen ütülerle ya da mutfak masraflarından kesip ev ekonomisini ayakta tutmaya çalışırken harcadığımız o zihinsel mesaiyle dolup taşması tesadüf değil. Hatta yıllık izne çıktığımızda bile gerçek bir tatil yerine, o “büyük temizliği” araya sıkıştırmazsak kendimizi suçlu hissettiğimiz o ağır yükü en iyi biz biliyoruz.
Evdeki düzen kendiliğinden işliyor sanılsa da biten sabunun takibinden okul takvimine kadar her detay bizim zihinsel ve fiziksel emeğimizle ayakta duruyor. Üstelik hayatı var eden bu devasa mesainin ne bir resmî kaydı ne maddi bir karşılığı ne de bir emekliliği var. Görünmeyen bir bordroyla, karşılığı ödenmemiş bir zamanla dünyayı döndürüyoruz. Bugün hâlâ bir çocuğun üstü başı kirli olduğunda ilk refleks “babası nerede” değil de “annesi bakmıyor mu” oluyorsa, mesele hepimiz için hâlâ çok tanıdık demektir.
İşte bu yüzden 1 Mayıs; fabrikadaki üretimin de, ofisteki ve plazadaki mesainin de mutfaklarda süren o karşılıksız emeğin de günüdür. Gece yarısı bebeğine süt veren arkadaşımla, o saatte bilgisayar başında sabahlayan ben, aslında emeğin farklı varyasyonları üzerinden birbirimize güç veriyoruz. Yorulduğumuzda verdiğimiz o kısa kahve molası ya da “ben buradayım” demek için açtığımız bir görüntülü arama, odaların ve mesafelerin ötesinde bizi birbirimize bağlıyor. Çünkü biliyoruz ki o “görünmez” ellerimiz dursa sofralar kurulmaz, o hayatın ritmi kesilir. Çocuk parklarından gece yarısı katlanan çamaşırlara kadar her bir dokunuşumuz 1 Mayıs’ın tam merkezindedir.
Birimiz yorulduğunda diğerinin “gel biraz otur” demesi, “seni anlıyorum” diye fısıldaması bazen en büyük dayanışma oluyor. Çünkü mücadelemiz de yorgunluğumuz gibi ortak.
Şefkatle, inatla ve dayanışmayla yorgunluğumuza sarılalım kız kardeşim. Çünkü bazen insanı ayakta tutan şey sadece bir çift gözde kendini görmek, yalnız olmadığını bilmektir. Biz birbirimizin dinlenme durağıyız, birbirimizin nefesiyiz. Yorgunluğuna sarılıyorum kız kardeşim.








