Yemek yapmak, beslenme ihtiyacını karşılamak gibi görevlerin kadınlara atfedildiği bu alanda ben sadece yazmak ve üretilmiş bu rollere yazarak karşı çıkmak istiyorum.

Kendimi zihinsel olarak özgür hissettiğim nadir an’lardan birindeyim. Zihnim bütün sınırlara rağmen “olağanüstü bir sınırsızlık” içinde derin düşüncelere dalıyor. Sınırsızlık kavramını sorgularken buluyorum kendimi. Derken, Elena Ferrante’nin Napoli Romanları kitap serisinde kaleme aldığı Lila karakterinin, insanların sınırsız olduğu an’lara duyduğu korku geliyor aklıma.

– Sınırların varlığı bazen gerekli midir?

diye soruyorum bu sefer. Bunu sorarken zihne dayatılan soyut sınırların tahammül edilemez doğasını kavrıyorum ve insan zihninin düşünüşünü sınırlandıran soyut sınırlardan nefret ettiğimi bir kez daha hatırlıyorum. Zihnimde derin bir karmaşa yaratan bu sorgulamayı mutfakta, yemek kokusu eşliğinde yaptığım aklıma gelince, mekânın zihnim üzerindeki somut etkisini fark ediyorum. Ve “yemek kokusu eşliğinde yazmak” konusunda yaşadığım çetrefilli yolculuğu sizinle paylaşmak istiyorum!

Ev, odalar ve mutfağın olduğu fiziksel bir mekânın yanı sıra; soyut duygular ve güç ilişkilerinin de yer aldığı, üretilmiş bir mekândır. Ev içi odalarda üretilen domestik normları ve bu normların eylemlerim üzerindeki sınırlayıcı etkisini sorguladığımda, sınırsız olmanın güvenli kalesine sığınırken buluyorum kendimi. Ev içinde sınırları net bir biçimde ayrılmış ve farklı anlamlar atfedilmiş fiziki mekânları düşündüğümde de; sınırları hegemonik bir anlayışla çizilmiş ve normları eril olan tarafından üretilmiş mutfak, zihnimde yaşadığım çatışmada dinlendiğim güvenli bir sığınak oluyor. Bu durum bana oldukça çelişkili geliyor çünkü yemek yapmak, beslenme ihtiyacını karşılamak gibi görevlerin kadınlara atfedildiği bu alanda ben sadece yazmak ve üretilmiş bu rollere yazarak karşı çıkmak istiyorum. Derken; Olcay Akyıldız’ın makalesinde kaleme aldığı bu sözlerle kendimi haklı buluyorum:

“Mutfak ve yemek bir eziyet ya da yük olmanın ötesinde bir nefes alma, bir haz hatta bir karşı çıkış alanı olabilir mi?” (Akyıldız, 2024, s. 82)

Bu soru, mekân ile giriştiğim bu çatışmada hangi tarafta durduğumun cevabını veriyor. Ama öncesinde mutfağın yüzyıllardır kadınların yaşamında ne tür anlamlara karşılık geldiğini sorgulamak istiyorum. Bu sorgulamayı yaparken aklıma Simone de Beauvoir’ın ‘mutfak-kadın-emek’ kavramları arasında kurduğu ilişkisellik geliyor. Nitekim Beauvoir’ya göre mutfak, kadının görünmeyen çabasının en çok yankılandığı odadır; tencerenin buharında kaybolan bir emek, sofraya konur konmaz tükenen bir üretim… Kadın her gün aynı döngünün içinde yeniden doğar, yeniden yorulur ve yeniden silinir. Emeği vardır ama izi yoktur; nefesi vardır ama adı anılmaz. Mutfakta geçen saatler, birer birer kadının dünyadan kopan parçalarına dönüşür—ekonomik özgürlüğünden, düşünsel yolculuğundan, sesinden, sözünden… Sanki mutfak, kadının bileğindeki ince ama keskin bir zincirdir; görünmez ama sürer, hafiftir ama ağırlaştırır. Tam da burada Beauvoir o sert gerçekliği çarpar yüzümüze:

“Kadına mutfak, erkeğe dünya verilmiştir.” (Beauvoir, 1949)

Dünya erkeğin avuçlarında genişlerken, mutfak kadının üzerine kapatılmış bir kapak gibi durur—içeride sıcak, dışarıda soğuk… Romantize edilen her tarif, kadının özgürlüğünden biraz daha eksiltir. Ve böylece mutfak, erkeğin dünyasını besleyen bir sahneye, kadının iç dünyasını susturan bir kapana dönüşür. Beauvoir’in kadın–mutfak–emek üçgeninde kurduğu o görünmez zinciri düşünürken aklıma hep, Elena Ferrante’nin kalabalıklarda bile sessiz kalan o karakteri geliyor: Immacolata Greco. 1950’lerin Napoli’sinde, yoksulluğun dar sokaklarında, evin içinde, özellikle de mutfakta eriyip giden bir kadın. Hayatını, başkalarının doyması için sürekli küçülen bir beden haline getirirken, gerçek adıyla değil, sadece görevleriyle anılan bir anne figürü. Onu düşündüğümde, mutfak buharının içinde kaybolan yüzü, silikleşen kimliği, görünmeyen benliği ve önemsiz gibi görünen sıradan hayatı beliriyor. Kızı Lenu’nun sıkça vurguladığı;

Annem gibi olmak istemiyorum!

sözü ise bu sıradan hayata dair o kadar çok şey anlatıyor ki… Bu cümle beni her seferinde sarsıyor. Çünkü Lenu aslında annesinden değil, ataerkilin kadınlar için çoktan yazdığı o suskun kaderden korkuyor. Mutfakla mühürlenmiş bir ömürden!

Evin meleğini öldürmek zorundaydım. Çünkü o, yazmama engel oluyordu. (Woolf, 1931)

Cinsiyetlendirilmiş bir mekân olarak mutfağın yazma eylemini nasıl daralttığını düşündüğümde, Virginia Woolf’un Professions for Women’da sözünü ettiği “Angel in the House” metaforu beliriyor zihnimde. Ev işlerinde ustalaşmış, her şeyi çekip çeviren, itaatkâr ve kusursuz o “melek”… Patriyarkanın kutsadığı bu imge, aslında kadınların kalemini gölgeleyen görünmez bir el. Woolf’un dediği gibi, yazmak isteyen her kadın önce bu melekle yüzleşir; çünkü özgürce yazmanın ilk şartı, o sessiz gölgeyi öldürmektir. Aksi hâlde, kadınlar sadece evin ritmini yazar; kendi seslerini değil. Woolf, evdeki melek ile giriştiği mücadeleyi şöyle anlatır:

“Mahkemeye çıkarılsam gerekçem meşru müdafaa olurdu. Çünkü ben onu öldürmeseydim o beni öldürecekti. Yazılarımın kalbini söküp alacaktı… Bu yüzden de ne zaman kanadının gölgesini ya da başının halesini sayfamın üzerinde hissetsem hokkayı kaptığım gibi ona fırlatırım.” (Woolf, 2022, s.61)

Yazan tüm kadınları düşündüm ansızın. ‘Evin meleği’ ile giriştikleri mücadelede galip gelmelerine ve yazmanın özgür kalesini kazanmalarına mutlu oldum. Evet, özgürce yazmanın tek koşulu bütün rollerden, sınırlardan, kimliklerden ve normlardan sıyrılmaktı!

Peki evin meleğini yok eden kadın yazarlar, mutfağa yepyeni bir form kazandırabilir miydi? Mutfak bütün kalıplaşmış anlamlarını ters-yüz ederek yazmanın güvenli kalesi olabilir miydi? Ve aynı mutfak, yeni kadınlık biçimleri üretebilir miydi? Yemek kokusu eşliğinde yazan, sorgulayan ve üreten kadınların hikayesinin başladığı yerdi belki de mutfak. İlk hazların yazıldığı, sonra da kimse görmesin diye yemek dolu tencerenin ateşinde yakıldığı yerdi. Belki de ataerkil normlara boyun eğmek istemeyen kadınların gizlice bir araya gelip düşüncelerini paylaştığı bir salondu; kim bilir! Bu yeni mutfak tanımı zihnimde belirirken, 18. ve 19. yüzyıllarda yazma eyleminin kadınlar için nasıl sınırlandırıldığını düşündüm. Belki de Virginia Woolf’un hayal ettiği, Shakespeare’in kurgusal kız kardeşi Judith, ilk satırlarını mutfakta, yemek kokusuna karışan bir özgürlük arzusuyla yazmıştı. Eğer öyleyse, kadınlara kamusal alanı kapatan mutfak, aynı zamanda yeni bir kamusallığın da başlangıç noktası olamaz mıydı? Derken Yıldız Ramazanoğlu’nun öykü kitabında kaleme aldığı kadınların mutfak ile ilgili söyledikleri geldi aklıma.

“Kadınlar karışmasın, mutfağa dönsün diyorlar. Tamam zaten biz mutfakta zencefilli çorba yaparken çatışma çözümünün ilkelerini yazdık, iyileşme planını yaptık, görüşmelere katılacak adayları çay demlerken belirledik.” (Ramazanoğlu, 2025, s. 45)

Zihnim bu yeni mutfak tanımını yaparken; ataerkinin belirlediği domestik normlar ile inşa edilmiş mutfak tanımı bana ürkütücü gelmeye başladı. Sınırların zihni yok ettiği, benliği gölgelediği ve özgürlüğü sınırlandırdığı bir mutfakta özgür ve cesur cümleler zihinden akıp kâğıda nasıl geçerdi ki? Böyle bir mutfakta yemek akşama yetişmediğinde bedene yansıyan telaş, yazmak için özel zamanı nasıl yaratırdı? Böyle bir mutfakta huzurun serinletici gölgesinde yazmaya yer var mıydı? Ve böyle bir mutfakta özgün ve özgür bir kimlik inşa edilebilir miydi? Tüm bunları düşünürken zihnimde yer edinen yeni mutfak tanımı, yaşadığım bu çetrefilli yolculukta elimden tuttu ve sınırsız zihnimin üretkenliğine katkı sundu. Bu mutfak, “Kendime Ait Bir Mutfak” (Akyıldız, 2024) oldu. Ve bu mutfak belki de hiç kimsenin tahmin etmediği kadar geniş bir yerdi. Sınırları değil, sınırları koyanı yakan bir ateşi vardı. Ve ben artık biliyorum: Bir kadın yazmaya başladığında, tencerenin altındaki ateş yalnızca yemeği değil, bütün eski anlamları da eritiyor. Küllerinden yeni bir mutfak doğuyor. Kendime ait, sınırsız bir mutfak…

Kaynakça

Akyıldız, O. (2024). “Kendine Ait Bir Mutfak”ın Anlatısal İşlevi: Nezihe Meriç Öykülerinde Duymak, Düşünmek, Yemek ve Duygular. MSGSÜ Sosyal Bilimler (29), 80–93. https://doi.org/10.56074/msgsusbd.1458294

Beauvoir, S. de. (1949). The Second Sex – Chapter 3: History. In The Second Sex. Retrieved from https://www.marxists.org/reference/subject/ethics/de-beauvoir/2nd-sex/ch03.htm?utm_source

CU English. (2016, 1 Nisan). Professions for Women (A paper read to The Women’s Service League) – Virginia Woolf. https://cuenglias.blogspot.com/2016/04/professions-for-women-paper-read-to.html?utm_source=

Ramazanoğlu, Y. (2025). Geçip Giden Şeyler. İz Yayıncılık.

Woolf, V. (2022). Yaşam bir düştür, uyanmak bizi öldürür (Ö. Şekerci, Yay. haz.; 7. basım). İstanbul.

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.