Altıncı yılında, Çatlak Zemin ekibi ve dostlarınca hazırlanan “bu yıl neler okuduk” listesi, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi kadınlar olarak bizleri giderek sıkıştıran ekonomik ve politik koşullar içerisinde hem kaçışımız ve sığınağımız, hem dünyayı ve kendimizi anlama ve değiştirme irademizin alanı olan kitaplar üzerine bir kez daha düşünmemize vesile oldu. 2025 listemizde de çeşitliliğimiz bol: Türkçe yazılmış kitaplar ve çeviriler; romanlar, öyküler ve tarihten teoriye kurmaca dışı kitaplar; ödüllü, çok ses getiren kitaplar ve gizli cevherler. Ortak yanlarıysa her birinin feminist zeminimizi güçlendirecek ufuklar açmaları. Bizim radarımızdan kaçanları eklemek için de sizi yorumlara davet ediyoruz. Şimdiden hepimize 2026’da keyifli okumalar.

Gece Yarısı Mavisi – Füruzan
2025’in hemen başında Ocak ayında, tam da yazarın birinci ölüm yıldönümünden önce Füruzan’ın daha önce kitap olarak okurlarla buluşmamış olan erken dönem öyküleri Gece Yarısı Mavisi adı ile Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlandı. Olcay Akyıldız ve Bilge Ulusman’ın titiz bir arşiv çalışması sonucu bir araya getirdikleri 14 öykünün macerası Olcay Akyıldız’ın Çatlak Zemin’e yazmış olduğu iki Füruzan yazısı ile başlıyor. 1950li yılların ikinci yarısı ve 60’lı yıllarda dönemin önde gelen edebiyat dergilerinde yayınlanmış olan bu öykülere Füruzan ne Parasız Yatılı (1971) kitabında yer veriyor ne de daha sonra onlara sahip çıkıyor. Ancak bu reddedişi dönemin sosyalist gerçekçi erkek eleştirisi ile de ilişkilendiren Akyıldız ve Ulusman, Füruzan’ın öykülerinin edebiyat tarihi için ne denli önemli olduğunu ve 1950 kuşağı öykücülüğü ile kurduğu doğrudan bağları gösterdikleri bir inceleme yazısı ile de kuşatıyorlar öyküleri. Bu derlemede yer alan öykülerin yazarın sonraki dönemleri ile nasıl organik bir bağ kurduğunu da bu yazıda gösteriyorlar. Kitaba adını veren “Gece Yarısı Mavisi” ya da “Kısık” gibi öyküler dönemin erkek edebiyatından da toplumsal cinsiyet farkındalığı ile ayrılıyor. Mavi renk gibi, muhallebici zeminlerine saçılan talaşlar gibi, Malta taşlı merdivenler gibi, öyküleri birbirine bağlayan imgeler ile de bir bütünlüğü olan öykülerin bir kısmına dönemin dergilerinde Turhan Selçuk’un çizimleri de eşlik ediyor. Sonraki öykülerine nazaran 50 kuşağı öykücülüğünün daha kapalı anlatımı dolayısı ile okuru bir parça zorlayan bu öyküler yalnızca kendine özgü temaları ve dili ile değil retrospektif olarak edebiyat tarihine yaptıkları müdahale için de okunmaya değer.
Annem Öldü mü – Vigdis Hjorth
Vigdis Hjorth Siren Yayınları’ndan çıkan Türkçedeki ilk romanı olan ve çok ses getiren Miras’tan sonra Annem Öldü mü romanında da gücünü sadeliğinden alan cümlelerle aile içi depremlerin izini sürmeye devam ediyor. Yazar, toplum yapısındaki minik sıva çatlaklarından taşıyıcı kolon kesiklerine, “toplumun en küçük birimi”ni yaran fay hatlarına doğru bakışını derinleştiriyor. Kız çocuklarını yutabilen bu fay hatlarının üzerinde zamanla ressam bir kadın ve onun skandallar, yeni depremler yaratan “anne ve çocuk” tabloları beliriyor.
30 yıldır görüşmediği annesi telefonunu ısrarla açmadığında bir kadın ne düşünür? Ne yapması ya da ne yapmaması mantıklıdır? “Cevapsız çağrı”nın anne-kız ilişkisinde tetikledikleri bir alıntıyla aktarılıyor: “Marguerite Duras bir yerde bütün annelerin çocuklukta deliliği temsil ettiğini yazıyor. İnsanın annesi tanıdığı en tuhaf kişidir ve hep böyle olacaktır.”
Bir çocuğun annesinden ayrılması doğumla başlayıp, ömür boyu süren kaçınılmaz bir doğal afet midir? Ayrılığı insan eliyle zorlaştıran, travma haline getiren koşullar neler? Patriyarkal aileyi her gün yıkan ve her gün yeniden üreten kim? Geçmişimizin çaresiz annesini ne kadar çok seviyoruz? Yazar bütün bu anlama anlamlandırma çabası içinde sağ kalarak, kitaptan ayrılmayı başaran okuyucuya bir anne tesellisi ikram etmeyi unutmuyor: “Sadece kaybettiklerimiz sonsuza kadar bize aittir.”
Dört Ayak Üstünde – Miranda July
Dört Ayak Üstünde, edebiyatta çoğu zaman sessiz bırakılan bir deneyimi merkeze alan güçlü bir roman. Miranda July, kadınların üzerine çok az düşündüğü, hatta çoğu zaman anlamlandırmakta zorlandığı bir bedensel ve duygusal eşiği görünür kılıyor. Anlatıcının bir yolculukla başlayan içsel sorgulaması, kısa sürede evlilik, annelik ve normal kabul edilen yaşam biçimleriyle bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Romanda pre-menopoz döneminde hormonlarda yaşanan değişimlere dair bir grafiğin yer alması özellikle çarpıcı. Romandaki bu detay, modern tıpta bile kadın bedenine dair bilginin ne kadar sınırlı ve parçalı olduğunu hatırlatıyor. July, bu bilgi eksikliğinin yarattığı bedensel yabancılaşmayı ve yalnızlığı gündelik olanla tuhaf olanı iç içe geçirerek anlatıyor. Dört Ayak Üstünde, bastırılan arzulara, bedene ve kadın deneyiminin adlandırılmamış alanlarına dürüst ve sarsıcı bir yerden bakan etkileyici bir roman.
Gezgin Ruhlar – Cecile Pin
Gezgin Ruhlar, göçmenliğin bugün dünyada bu denli yakıcı hâle geldiği, ırkçılığın giderek daha görünür olduğu bir dönemde, tarihsel olarak geriye dönerek konuşan etkileyici bir roman. Vietnam’dan başlayan yolculuk, Singapur’da ara bir dönemde kalınan bir kamp ve Londra’da süren kırılgan entegrasyon süreçleri üzerinden ilerliyor. Roman, göçü tek bir kopuş anı olarak değil, bekleme, tutunma ve kaybın zamana yayılan bir deneyimi olarak ele alıyor. Büyük politik anlatılara yaslanmadan, gündelik hayatın içinden ilerliyor; özellikle kadınların taşıdığı bakım yükünü, sessiz dayanıklılığı ve duygusal emeği görünür kılıyor. Gezgin Ruhlar hafıza, yas ve kardeşlik üzerinden ilerleyen sarsıcı bir roman.
Beyaza Beyaz – Ayşegül Savaş
Beyaza Beyaz, Ayşegül Savaş’ın sanat tarihini yalnızca arka plan olarak değil, anlatının düşünsel zeminine dönüştürdüğü bir roman. Sanat tarihi öğrencisi olan anlatıcının araştırma amacıyla bulunduğu şehirde kurulan hikâye, iki kadının karşılaşması etrafında şekilleniyor. Ancak bu karşılaşma, klasik bir diyalogdan çok, birinin yavaş yavaş kendini açtığı, diğerinin ise bu anlatıyı anlamaya ve yerli yerine koymaya çalıştığı bir sürece dönüşüyor. Roman, geriye dönüşlü konuşmalar aracılığıyla ilerlerken, anlatıcı ile Agnes arasındaki ilişkiyi bir dostluk ya da mentorluk çerçevesine hapsetmeden kuruyor. Daha çok bir dinleme, sezme ve boşlukları tamamlama hâli söz konusu. Beyaza Beyaz, iki kadın arasındaki bu sessiz ama yoğun etkileşim üzerinden hem sanatta hem hayatta görünenle gizlenen arasındaki mesafeyi incelikle açan bir roman.
Çiçeklenmeler – Melisa Kesmez
Çiçeklenmeler bir kadının çıktığı yolculuğu yalnızca mekânsal bir hareket olarak değil, geçmişle, bastırılmış duygularla ve kadınlık deneyimiyle yüzleşmenin imkânı olarak kuruyor. Yol ilerledikçe anlatı, hatırlamanın ve durup bakmanın yarattığı sarsıntılarla genişliyor. Romanda, söylenmemiş olanlar, ertelenmiş kararlar, bastırılmış öfke ve kırgınlıklar metnin asıl yükünü taşıyor. Bu yönüyle Çiçeklenmeler, büyük dönüşümlerden çok küçük fark edişlerin, ani duraksamaların ve içsel çözülmelerin romanı. Kadınlık ise romanda sabit bir kimlik değil; zamanla kurulan, sorgulanan ve yeniden anlamlandırılan bir deneyim olarak ele alınıyor. Toplumsal beklentiler, bedenle kurulan ilişki ve sessizce taşınan yükler, anlatının arka planında sürekli hissediliyor. Çiçeklenmeler, bir kadının kendi hikâyesini sahiplenme cesaretini, kırılgan ama sahici bir dille anlatan, okurunu yavaşlamaya ve kendi iç sesini dinlemeye davet eden bir roman.

Büyük Hamle – Cynthia Enloe
Güldünya Yayınları tarafından, Deniz Kıryazı çevirisiyle sunulan Büyük Hamle, “Savaş ve Patriyarka: Teşhir ve Meydan Okuma” alt başlığını taşıyor. Yazarı Cynthia Enloe, uluslararası ilişkilerin toplumsal cinsiyet dinamiklerini çözümleyen çok etkili ve öncü bir feminist. Batı’dan Doğu’ya politik coğrafya üzerine bilgisi, yerkürede olan biteni tarihsel kavrayışı hayranlık uyandırıcı. Büyük Hamle’de bizi bir kere daha patriyarka ve militarizm ilişkisi, savaşlar ve barış mücadeleleri üzerine düşünmeye çağırıyor: “Sadece masadaki silahlı adamları tatmin eden bir savaşı sona erdirme formülü üzerinde pazarlık yapmak sürdürülebilir bir barış yaratmayacaktır” diyor Cynthia Enloe.
Dünya Tarihinde Kadınlar – Bonnie G. Smith
Feminist tarihçi Bonnie G. Smith, “1450’den günümüze” dünya kadınlar tarihini tek bir hikâyede sunuyor. Modern dünyanın kronolojik tarihini yeniden yazıyor da denebilir. Hakkında az çok bir şeyler bildiğimiz kraliçeler, sanatçılar, güçlü hareketlerin başını çekmiş eylemciler de var bu kitapta, sanayi devrimine ya da ulus devletlerin oluşumuna katılan isimsiz kadınlar da… Çalışmanın ayırt edici özelliği, bu gibi metinlerde sıkça rastladığımız Batı merkezli bakışın dışına çıkarak Asya ve Afrika’ya da uzanıyor olması. Dört yüz sayfayı aşan hacmine rağmen kolay okunan, akıcı bir kitap.
Kalpten – Margaret Atwood
Başta Damızlık Kızın Öyküsü olmak üzere romanlarına meftun olduğumuz Margaret Atwood, ilerleyen yaşına rağmen yorgunluk belirtisi göstermeden çalışmayı, üretmeyi ve dünyaya göz kulak olmayı sürdürüyor. Nuray Önoğlu çevirisiyle bize ulaşan Kalpten şiirleri 2008-2019 yılları arasında yazılmış. Bütün çeşitliliğiyle hayat var bu şiirlerde… Hayalet kediler, hatıra eşyalar, sümüklüböceklerin seks hayatı, böğürtlenler, İskitli kadın savaşçılar, plastik atıkların öldürdüğü yavru balinalar, örümcekler ve katledilen bir kızkardeşi bekleyenler: “Biliyorum sen bir kuş değilsin / Biliyorum uçup gittin / Çok uzaklara, çok uzaklara ama / Muhtacım bir yerlerde olmana.”
Unutma Bizi Dolması – Gülhan Davarcı
Gülhan Davarcı kitabını ailesindeki kadınlara ithaf ederek “mutfağa olan sevgimi onlara borçluyum” demiş. İncelikle kaleme alınmış öykülerinde yemek ve mutfakla ilgili unsurlar öne çıkıyor. Öykü adları da bu izlenimle uyumlu: “Can Helvası”, “Dünyayı Hazmetmek İçin Kaç Bardak Çay Gerekti?”, “Üzüm Bayramı’nın Hüznü”, “Van Gogh’un Patatesleri” diye devam edip gidiyor olsa da gastronomiden çok daha fazlası var bu öykülerde. Yitip giden bir ritüelin, bir sevgilinin ya da bir hayatın ardından duyulan hüzün, dünyayı güzelleştirme arzusu, bazen nafile olduğunu da bilerek varoluşa bir anlam biçme çabası… Bu yıl dikkatimizi çeken en güzel öykü kitaplarından biri olarak Unutma Bizi Dolması okurlarını bekliyor.
Sağanak Yağmurlar gibi Blues – Benan Dinçtürk
Blues kadınlarının şarkılarında pek çok popüler müzik türünde duymadığımız başka bir ifade biçimi, bir farkındalık, bir sahicilik var. Benan Dinçtürk’e göre, bu farklılığın nedeni blues kadınlarının kendi şarkılarını kendilerinin yazıyor olması. Bu şarkılarda kadınlığa yaklaşımın kaderci olmadığını, patriyarkal baskıya meydan okuduğunu da hatırlatıyor: “Genellikle evlilik boşanma bağlamında, ev işleri ise terk eden sevgilinin ardından bir pişmanlığa bağlı olarak yer alır. Buna karşın, aile içi şiddet 1920’lerin blues şarkılarının temel konularından biridir. Beyaz orta sınıfta bu konunun utanılacak bir şey olmaktan çıkıp tartışılır olması çok daha sonraları gerçekleşir.”
Mothballs – Sole Otero
Öncelikle üzülerek söylemem lazım ki, bu çizgi romanın Türkçe çevirisi yok. Ancak güzelliğini mutlaka anlatmalıyız diye düşünüyorum. Bu öykü 19 yaşındaki Rocio’nun “huysuz” babaannesinin cenazesi ile başlıyor. Yalnız bir cenaze, öyle ki amcası bile gelmiyor. Peki kim bu ‘sevimsiz’ kadın, neden hep huysuz diye biliniyor, dahası Rocio’nun her an bir arkadaşını kaybetme korkusu, bir kediye bağlanma korkusu nereden geliyor, babaannesi Vilma ile benzetilmek onu neden ürkütüyor? Aslında Vilma o kadar tanıdık birisi ki. Aslında İtalyan olan ailesi, babası bir komünist olduğu için, Mussolini yükselirken ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor; Vilma’nın anne ve babası da gemilere atlayıp yeni bir dünyaya yolculuğa çıkarken daha “solcu” buldukları Arjantin’i seçiyorlar. Bu göçle Vilma’nın annesi dilini bilmediği bu ülkede tüm sevdiklerinden uzakta mutsuz birisine dönüşüyor. Vilma ve kardeşi Antonio ise babalarının patriyarkal baskısı ile büyüyor. Vilma, erkek kardeşi okusun diye çalışmak zorunda kalıyor; en sevdiği arkadaşı köpekle yolları babasının baskısıyla travmatik bir şekilde ayrılıyor; Antonio’nun cinsel yönelimi ile ilgili yaşadığı baskılar da hep Vilma’nın kalbinde hayatında yaralar açıyor. Kendisi de bir işçi kadın olarak çalışan Vilma’nın kalbinin ilk attığı erkek, onunla yaşadıkları, yapmak zorunda kaldığı evlilik. Yani hayatta özne olabilmek için verdiği tüm emeği ve buna rağmen patriyarkanın emek beden her türlü sömürüsüne nasıl maruz kaldığı ve onu “çelikleştirdiği”nin öyküsü bu. Hayatımızdaki “huysuz” kadınların öyküleri, bizim öykülerimiz çok tanıdık değil mi? Belki de geçmişle yüzleşip, bir kediyi sevmekle başlıyor her şey.
Ailenin İlgası: Bakım ve Özgürleşme için Bir Manifesto – Sophie Lewis
Bu kitabın çevirisi çokça aileci politikalar ve ev içi emek konuştuğumuz bu senede geldi. Aslında feminist mücadele içerisinde olup, patriyarkal kapitalizmin çekirdek hücresi aile ile derdi olanlarımızın çokça üzerine düştüğü konular için yeni bir şey söylemiyor; ancak belki derli toplu “aile” bugüne kadar nasıl dert edildi, neler düşünüldü ve “aileyi yıkalım” ifadesindeki yıkıcılığa karşı korkuları, soruları olanları birlikte düşünmeye çağıran bir kitap olarak fena iş çıkarmıyor diyebiliriz. Lewis “aile giderse yerine ne gelecek” sorusuna ille de yanıt vermek zorunda olmadığımızı, ailenin tam da bu yerine gelebilecek herhangi bir birimin, bir alternatifin önünde engel olduğunu söylüyor. Ailenin ulus-devletin küçük ölçekli bir versiyonu olduğundan ve devletin de devamını bu birimle sürdürdüğünden bahsediyor. “Ama ben ailemi seviyorum”a, devletin zaten saldırdığı bazı aileler (siyah, göçmen, vs.) için “ailenin ilgası” fikrine karşı çıkan muhalif hareketlere yanıt üretmeye çalışıyor. Argümanlarını da hem feminist, Marksist literatürden, felsefeden referanslarla hem de kolonyalizm öncesi yerli halklar, Sovyetler gibi birtakım deneyimlerle desteklemeye çalışıyor. Aile kavramına önerilen birtakım modifikasyonları (queer aile gibi) da hâlâ bu kavramı meşru kılmaya devam ettiği için reddediyor. Onun da yaptığı bir alıntı ile bitireyim: “Patriyarkal devleti yıkmanın tek kesin yolu aile kurumunun yok edilmesidir”.
Emeğin Kadın Suretleri – Editör: Gülçin Taşkıran
Dokuz kadın akademisyen tarafından 2023’te hazırlanan bu derleme kitap, kadın emeği konusunda Türkiye’deki mevcut sorunları anlama ve politika önerilerinde bulunma hedefiyle hazırlanmış. Kitapta, kadın emeğini toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifiyle ele alan bir genel değerlendirme ve güncel verilere referanslarla bugün en temel sorun alanı olan kadın yoksulluğu ilk iki yazının konularını oluşturuyor. Ayrıca kitapta, kadın yoğun bir meslek olan öğretmenlikte neoliberal politikalar ekseninde kadın emeği, görünmeyen emek söz konusu olduğunda kadınların bilişsel emeği, bir diğer kadın yoğun bir meslek olan sağlıkta kadın emeği, sinemada temsil üzerinden kadın emeği ve yöneticilik düzeyinde kadın emeğini değerlendiren yazılara yer veriliyor.
Osmanlı’da Avare Kadınlar – Gülhan Balsoy
Gülhan Balsoy bu araştırmasında Osmanlı’da 1800’lerde yoksul, kimsesiz, muhtaç ve sokakta yaşayan kadınlara odaklanıyor. Bu kısacık tanımda dahi, kadınların deneyimleri, erkeklerinkinden sıyrılıyor ve Balsoy hikayesi görünür olmayan kadınların fiillerine ve yaşam mücadelelerine ışık tutuyor. Bu feminist tarih çalışması, sınıfsal ayrımları, kır kent farkını, İstanbul’un dönüşümünü, kadın suçluluğunu, cinselliği, toplumsal dönemsel bir konu olarak kocaların terk edişini, sosyal yardım kurumlarını, yazılan arzuhalleri hesaba katıyor. Son bölümde ise yazar, kadınların mücadelelerle tek başlarına hayat kurabileceklerini anlatan Fatma Aliye’nin Refet ve Emine Semiye’nin Gayya Kuyusu romanlarını tartışıyor.
Hapishane-i Umumi Kadınlar Koğuşu – Vartuhi Kalantar
Kitap, ilk kez Ermeni feminist dergi Hay Gin’de 1920’de tefrika edilmiş olan, yazar Vartuhi Kalantar’ın 1915’te vatana ihanet suçlamasıyla Hapishane-i Umumi’de iki buçuk yıl süren hapis hayatından anılarını bizlerle buluşturuyor. Ortadoğu’da bir kadının siyasi suçtan yattığı hapishane deneyimlerine ilişkin bir ilk kitap bu. O dönem “feminist inisiyatif” olarak adlandırılan Kalantaryan Okulu’ndan mezun olan yazar, ailesinin evi basılarak babasıyla birlikte “toprak bütünlüğüne ihanet”ten tutuklanır ve haklarında idam istenir. Hapiste geçirdikleri süre boyunca gündelik hayata odaklanan kitaptaki anılar, Osmanlı’da farklı etnik kimliklerden kadınlara ve ortak yaşamlarına bizi götürüyor.
Eşikler – Marianne Brooker
Anı-inceleme türündeki Eşikler ile Marianne Brooker, yaşlanma, bakım emeği, devlet hizmetleri, neoliberal sağlık sistemi ve kadın olmak kesişimindeki güncel ve yakın gelecekte de yakıcı bir yer kaplayacak bir konuyu feminist bir yaklaşımla ele alıyor. Erken yaşta konan ölümcül hastalık teşhisinin ardından yazarın annesi sağlığa erişemez olunca kendi evinde ölmeye karar verir. Eşikler, Marianne Brooker’ın bu ölüme giden süreçte içinden geçtiği feminist politik muhasebeler ile bir kadın olarak annesiyle kurduğu ilişkiyi harmanlıyor.
İşten Sonra: Evin Tarihi ve Özgür Zamanların Mücadelesi – Helen Hester, Nick Srnicek
İşten Sonra: Evin Tarihi ve Özgür Zamanların Mücadelesi Helen Hester ve Nick Srnicek tarafından 2023’te yazılan bir kitap. Yazarlar girişi, dünyada son yıllarda ortaya atılan, kapitalizmin gittikçe daha çok kişinin zamanı ve varoluşunu ele geçiren bir hale geldiğini, kişinin “emeğinden özgürleşmesi”nin önemini ve bunun için de “çalışma sonrası”na odaklanılmasına gerek olduğunu söyleyen bir tartışma ile açıyorlar. Bu tartışmanın, teknolojiyle birlikte işgücü piyasasının daralacağı ve insana uygun işlerin azalacağı öngörüsüyle pekiştiğini belirtiyorlar. Ancak İşten Sonra, bu tartışmaların ücretli emek eksenli ve erkeklerin kazancı odaklı bir tutuma sahip olduğunu ileri sürüyor ve “çalışma-sonrası yaklaşımların, yeniden üretim emeğinin örgütlenmesine dair söyleyecek hiçbir şeyi yok” argümanını üretiyor. Kitap bize, kadınların ücretsiz emeğinin geçirdiği aşamaları detaylı ve derinlikli ele alırken sosyalist feminist teori ve yaklaşımın yılların ardından hâlâ nasıl dimdik ayakta durduğunu bize hatırlatıyor.
Bir Nehir Değil – Selva Almada
2025’te Türkçe’de iki kitabı yayımlanan Selva Almada’nın bu kitabı, Arjantin’de küçük bir yerde bir nehrin kıyısında üç erkeğin tuttukları bir vatoz etrafında dönen geçmiş ve bugün muhasebesini anlatıyor. Kitap, yas, suçluluk, erkeklik, seçeneksizlik, yoksunluk, cinsiyetçilik ve olağanlaştırılmış şiddet etrafında bu ülkedeki okuyuculara tanıdık bir hikaye dile getiriyor.
Ölü Kızlar – Selva Almada
İlk defa 2015 yılında İdil Dündar’ın çevirisiyle Verita’dan çıkan Ölü Kızlar bu sene YKY Kültür tarafından yeniden basıldı. Yeri gelmişken söyleyelim, YKY’nin bu sene bastığı diğer Selva Almada kitabı ise 2024 Booker finalisti olan Bir Nehir Değil. Selva Almada hem Arjantin’in hem de bölgenin en etkili feminist yazarlarından biri. Bu kitabında 1983-1988 arasında işlenen ve hiçbir zaman çözülemeyen üç kadın cinayetini anlatıyor. Yazar açık kaynaklardan derlediği bilgilerin yanı sıra kendi hafızasını yoklayarak, kadınların yaşadığı şehirlere giderek, kadınların yakınlarıyla konuşarak cinayetleri onca yıl sonra anlamlandırmaya çalışıyor. Tüm bu yolculuk sırasında bir yandan Arjantin’in demokrasiye geçiş sürecini, demokrasi heyecanının nasıl da kadınları hiç kapsamadığını okuyoruz. Bir yandan da yazarın hakikati ararken erkek şiddetiyle, cezasızlıkla yüzleşmesini ve hesaplaşmasını: “Bir kadını sadece kadın olduğu için öldürebileceklerini bilmiyordum” diyor Selva Almada kitapta geçen ilk kadın cinayetinin haberini aldığı zamanı hatırlarken. Kadın cinayetlerinin giderek daha çok gündem olduğu bugünlerde, hem dilinin hem anlattıklarının çarpıcılığıyla okunmayı hak eden bir kitap.
Hoşnutsuz – Beatriz Serrano
Hoşnutsuz, 1989 doğumlu Beatriz Serrano’nun Türkçeye çevrilen ilk romanı. Romanın ana karakteri Marissa da yazarın kuşağına yakın biri gibi duruyor. Anlam devşirilemeyen işler, ofis politikaları, sonu gelmez e-posta zincirleri, “birlikte daha güçlüyüz” yazan şirket kupaları ve takım ruhu kampları arasında kendi yabancılaşmasıyla baş etmeye çalışan bir kadın Marissa. Nefret ettiği işinden, bitmeyen yorgunluğundan, yalnız hayatından, kuramadığı/ sürdüremediği ilişkilerden ve kopup gidemediği gerçekliğinden çıkamadıkça, YouTube videolarına dalıyor, antidepresanlardan ve bilumum haplardan oluşan kokteyllere geri dönüyor. Bir yanıyla hepimizin bildiği bir hayat. Bir yanıyla da içinde bulunduğumuz durumlardan çıkamazken nasıl da yolumuzu mizahla arıyoruza bir örnek.
Bir Ömrün Emeği: Anne Olmaya Dair – Rachel Cusk
Anı-deneme türündeki bu kitabında Rachel Cusk, hamilelik sürecini ve anneliğinin ilk yılını kaydederken, aynı zamanda kadınlık, anne-çocuk ilişkisi, bakım emeği ve tüm bunlara dair toplumsal öğretileri eleştirel bir gözle ele alıyor. Kendi ifadesiyle “kadından anneye dönüşmenin ne olduğuna cevap bulmak amacıyla” bu incelemeyi yaparken kendi deneyimini ise herhangi bir filtre olmaksızın ortaya koyuyor, özellikle de ilk ayların zorluğunu. Cusk’ın 2002’de yazdığı bu kitap 2025 yılında Türkçe’ye çevrildi. 23 yıl önce yayınlandığında çocuklardan nefret etmek dahil olmak üzere bu açıklığı nedeniyle çeşitli suçlamalara maruz kalmış. Anneliğin doğuştan gelen bir içgüdü ve sevgiyle verilen bakım olduğuna dair miti yıkan fakat bu kutsal annelik mit ve baskısının anlamlarına göz atmayı ihmal etmeyen bir kitap.
Resmigeçit – Rachel Cusk
Hepsi aynı ismi taşıyan (G.) sanatçıların hem birbirinden kopuk hem de birbiri ile konuşan öykülerini anlatan bu kitapta Rachel Cusk yaratıcılık, kadınlık, cinsellik, beden, annelik ve ölüm temalarını alışılmış anlatı kalıplarının dışına çıkarak ele alıyor. Dört ana bölümden oluşan, her bölümde birbirine paralel olarak anlatılan iki öykünün bulunduğu bu kitapta, sanat ve yaşam arasındaki ilişkiyle iç içe bir biçimde kadınlar ve erkekler arasındaki çatışmalı ilişkileri anlatının merkezine yerleştiriyor. Yalnızca patriyarkanın kadınları sıkıştırma ve sınırlandırma biçimlerine değil aynı zamanda kadınların kendi beden ve cinsiyetlerini, dolayısıyla kimliklerini adlandırma ve anlamlandırma biçimlerine dair ufuk açıcı bir anlatı ortaya çıkarıyor.
Feminist Dehşet: Aşırılık Yanlısı Feminizme Kısa Bir Övgü – Irene
Erkeklerin kadınlara sistematik şiddet uyguladığı, emeklerini sömürdüğü, öldürdüğü, işkence ettiği bir dünyada feminizmin yanıtı neden makullük sınırları içinde olmalı? Fransa’da yaşayan ve kadın cinayetlerine karşı kolaj hareketini başlatan feministler arasında yer alan Irene, bu kitabında öncelikle bu makullük beklentisi ve feminizmin her meşru talebini “feminist dehşet” olarak tanımlayan patriyarkayı ifşa ediyor. Ardından ise bir diğer haklı soruyla devam ediyor: Feminizm gerçekten kimseyi öldürmedi mi? Kadınlara kötü davranan, onları öldürmeyi meşru gören bir sistemde şiddete şiddetle karşılık vermeyi meşru ve haklı gereklilik olarak görerek tarihten çeşitli öyküleri bu gözle okumaya davet ediyor. Artemisia Gentileschi’nin öyküsü ile başladığı kitapta, Valerie Solanas, süfrajetler, ölmemek için öldürmek zorunda kalan kadınlar ve Meksika’da fabrikalarda çalışan kadınlara cinsel şiddet uygulayan otobüs şoförlerini öldüren Diana’ya kadar çeşitli örnekler sunuyor. Feminist dehşet fikrini feminist bir bakışla yeniden kuran ve bu fikrin etrafında kadınların maruz kaldıkları şiddete karşı verdiği yanıtları çeşitli örnekler seçerek bir araya getiren bir kitap bu. Özellikle kadınlar olarak şiddetle ilişkimizin nasıl da patriyarka tarafından belirlendiğini açığa çıkarması açısından önemli bir katkı yapıyor.
Dön Bebeğim – Torrey Peters
Umami Kitap’tan çıkan üçüncü kitap olan Dön Bebeğim’de Torrey Peters, trans bir kadın olan Reese, geçiş sürecini tersine çevirerek eski sevgilisi Amy-Ames ve onun yeni sevgilisi Katrina arasında beklenmedik bir hamilelik etrafında şekillenen ilişkiyi anlatıyor. Cinsiyet, cinsellik ve beden üzerine karakterlerin sorgulamalarını odağına alırken ilişki, aşk ve arzulara dair toplumsal tabuları sorguluyor. Özellikle trans deneyimini içeriden, gündelik ve çelişkileriyle birlikte yazıya dökmesi trans topluluklarına bir temsil alanı oluşturması açısından benzeri az bir kitap.








