Chloé Zhao’nun, Maggie O’Farrell’ın aynı adlı romanını beyaz perdeye taşıdığı film, yalnızca bir aşk ve yas hikâyesi değil; kadın bilgisinin, sezgisinin ve bedeninin yüzyıllar boyunca nasıl denetim altına alınmaya çalışıldığının da görsel bir kaydı.

* Yazı had safhada spoiler içerir

Hamnet, Shakespeare mitini tersyüz eden; edebiyat ve tarih tarafından sessizleştirilmiş bir kadını, Agnes’i, anlatının merkezine yerleştiren güçlü bir feminist film okuması sunuyor. Chloé Zhao’nun, Maggie O’Farrell’ın aynı adlı romanını beyaz perdeye taşıdığı film, yalnızca bir aşk ve yas hikâyesi değil; kadın bilgisinin, sezgisinin ve bedeninin yüzyıllar boyunca nasıl denetim altına alınmaya çalışıldığının da görsel bir kaydı.

The Rider ve Nomadland gibi sıra dışı filmleriyle tanıdığımız Zhao’nun Hamnet’i, geçtiğimiz hafta izleyiciyle buluştu. Filmin gösterime girdiği gün, Goretti Fırtınası’nın en sert hissedildiği anlara denk gelse de İngiliz Film Enstitüsü’nün salonu dolup taşmıştı. Dışarıda doğa tüm haşmetiyle kendini hatırlatırken, içeride izleyiciler, filmin başından sonuna kadar taşıdığı tekinsizliğe rağmen uzun Noel tatilinden taşan bir neşeyle bir aradaydı.

Film, Agnes’in ormanın derinliklerinde, bir ağaç kovuğunda uyumasıyla açılır. Bu sahne, onun doğayla kurduğu ilişkinin yalnızca bir dekor değil, bir bilgi biçimi olduğunun da ilk işaretidir. Kuş uykusundan sanki görünmez bir el tarafından uyandırılan Agnes, annesinden miras kalan deri eldiveniyle ve şahiniyle birlikte evine dönerken, civara yeni gelen genç bir öğretmenin bakışına takılır. Filmin sonuna dek adı neredeyse hiç anılmayan bu “öğretmen”, anlatının merkezinde değil; Agnes’in dünyasına dışarıdan temas eden bir figür olarak konumlanır.

Hamnet, yüzeyde büyük bir aşkın derin bir yasla kesişmesini anlatırken, arka planında çok daha politik bir hikâye taşır: 15. yüzyılda henüz sistematik hâle gelmemiş olsa da temelleri atılan cadılık suçlamaları. Bu suçlamalar, kadınların doğayla kurduğu ilişkinin, şifacılığın ve sezgisel bilginin nasıl bir tehdit olarak algılandığını gözler önüne serer. Agnes’in annesinden devraldığı bilgi, hane halkı tarafından kuşkuyla karşılanır; annesinin doğum sırasında ölmesi ise bu bilginin bedensel ve tarihsel bir travmayla aktarılmasına neden olur.

Annesinin ölümüne tanıklık eden Agnes, kendi hamileliğinde ne zaman, nerede ve nasıl doğum yapacağına kendisi karar verir. Bu karar, bireysel bir tercih olmanın ötesinde, kadın bedeninin dinî ve toplumsal otoriteden geri alınmasına dair politik bir jesttir. Agnes’in, öğretmenin hediye ettiği eldiveni reddedip annesinin eldivenini kullanmakta ısrar etmesi de bu bağlamda okunmalıdır: Bu, romantik bir inat değil; erkek bilgisine karşı kadın hafızasını tercih eden bilinçli bir tutumdur. Agnes ile öğretmen arasındaki ilişki, hiyerarşik bir birliktelikten ziyade, yan yana yürüyen iki yolcunun zaman zaman kesişen hikâyesidir.

Film, Agnes’in kardeşi Bartholomew’i de benzer bir sessizlik ve direniş hattında konumlandırır. Barth’ın doğayla kurduğu ilişki derin ve sözsüzdür. Kendisine miras kalan çiftliği, tahakküm kurmadan, dönüştürmeye çalışmadan sürdürür. Agnes’in hayatını öğretmenle birleştirme kararından hoşlanmasa da bu karara saygı duyar. Onun varlığı, sinemada nadiren karşılaştığımız bir erkeklik biçimini temsil eder: Alan açan, geri çekilen ve destekleyen. Bu nedenle Hamnet, yalnızca kadınlar için değil, erkekliğin alternatif temsilleri açısından da izlenmeye değer bir film.

Öğretmenin ailesinin evliliğe karşı çıkacağını öngören Agnes, hamileliğin bu direnci kıracağını bilerek hareket eder. Çift, tüm itirazlara rağmen evlenir. Önce Susanna, ardından ikizler Juliet ve Hamnet dünyaya gelir. Agnes, ilk çocuğunun cinsiyetini sezgileriyle bilir; ikinci hamileliğinde ise bu kesinlikten yoksundur. Doğum sırasında biri kız, biri erkek iki bebeği olduğunu fark ettiğinde rahatlar. Hamnet sağlıklı doğar; Juliet ise ölü sanılır. Agnes’in, kilise ritüellerine ve otoriteye rağmen kızının yaşadığına ısrar etmesi, inancın ve bilginin kime ait olduğu sorusunu bir kez daha gündeme getirir.

Bu süreçte, öğretmenin kendi babasından gördüğü şiddet ve denetimle özsaygısını yitirme noktasına geldiğini fark eden Agnes, onu Londra’ya gönderme fikrini ortaya atar. Öğretmenin kariyer yolculuğu, çoğu anlatının aksine, bireysel bir yükseliş hikâyesi olarak değil; Agnes’in yokluğu ve yükü üstlenmesiyle mümkün olan bir hareket olarak resmedilir. Bu noktada film, erkek dehası mitine sessiz ama net bir soru yöneltir: Bu üretimin bedelini kim ödedi?

Agnes, yaşamı boyunca yalnızca iki çocuğu olacağına dair kehaneti hatırladıkça huzursuzlanır. Çocuklarını korkuyla sarmalaması, bireysel bir zaaf değil; salgınların, ölümün ve güvencesizliğin kol gezdiği bir dünyada anneliğin kaçınılmaz sonucudur. Endişeleri genellikle Juliet üzerinde yoğunlaşsa da trajedi, 11 yaşındaki Hamnet’in veba nedeniyle ölümüyle gelir. Filmin geri kalanında, bu kaybın Agnes ve öğretmen arasındaki ilişkiyi nasıl kökten dönüştürdüğüne tanıklık ederiz.

Öğretmen, Londra’da bir tiyatro topluluğu kurar ve yaşadığı yası Hamlet oyununa dönüştürür. Yas, erkek anlatıda sanata evrilirken; Agnes için gündelik hayatın içinde, bedenle ve emekle taşınan bir yüke dönüşür. Çocuğunu kaybeden annenin mutfakta yumurta soyması ya da itaatkâr büyükannenin sistemi ayakta tutan görünmez bir dişliye dönüşmesi, yasın cinsiyetli doğasını gözler önüne serer.

Hamnet, Shakespeare’in çocuklarına şefkatli bir baba olup olmadığını ya da Agnes ile arasındaki ilişkinin ne kadar sevgi dolu olduğunu ne yazık ki kesin olarak bilemeyeceğimizi kabul eder. Ancak kesin olan bir şey vardır: Tarih, Agnes gibi kadınları susturarak yazılmıştır. Film, kayıtlarda Anne Hathaway adıyla silikleşen bu kadını, doğayla, bedenle ve direnişle iç içe geçmiş güçlü bir özne olarak yeniden kurar. Agnes, kendisine ait bir odayla yetinmeyip tüm dünyayı sahiplenen; dinî ve toplumsal otoriteye karşı saçlarını ormanın derinliklerinde savuran bir kadın figürüdür.

Bu nedenle Hamnet, yalnızca bir edebiyat uyarlaması değil; yakılamamış ama yok sayılmış kadınlara adanmış sessiz bir ağıttır. Bu karakteri yaratan Maggie O’Farrell’e ve onu beyaz perdeye feminist bir hassasiyetle taşıyan Chloé Zhao’ya şükranla…

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.